Büyümenin Ötesinde: Doğayla Ortaklık, Adil Finans ve Yeni Ekonomiler
Gelecek Ekonomileri ve Sosyal Girişimcilik'te Yunus Erduran ve Uygar Özesmi, Bahreynli sosyal girişimci Tariq al-Olaimy ile büyüme sonrası ekonomiyi, doğayla ortaklık anlayışını, İslami finansın iklim mücadelesindeki potansiyelini ve COP31 öncesinde adil, sürdürülebilir ve insan odaklı bir ekonomik düzenin imkânlarını konuşuyorlar.
Yunus Erduran: Herkese merhaba. Apaçık Radyo'da Gelecek Ekonomiler ve Sosyal Girişimcilik programına hoş geldiniz. Ben Yunus Erduran.
Uygar Özesmi: Ben de Uygar Özesmi.
Y.E.: Önceki programlarımızda da konuştuk. Dünyada giderek daha fazla insan basit ama önemli bir soru soruyor: Ekonomi aslında ne için var? Well-being yani refah ekonomisinden commons’lara ortak varlıklara, degrowth ‘dan yani küçülme akımlarından, büyüme sonrası ekonomiden doğayı onaran -regenerative- modellere kadar pek çok hareket bu soruya yalnızca sözle değil, uygulamayla da yanıt arıyor. Son zamanlarda insanlar, ekonominin ne kadar büyüdüğünden çok, hayatı gerçekten iyileştirip iyileştirmediğini sorgulamaya başladı.
Biz de her hafta bu hareketlerden birini, onu hayata geçiren kişilerle birlikte konuşuyoruz. Bugünkü konumuz tam da bu arayışın merkezinde: Sürekli büyümeden yaşamak mümkün mü, doğayı kaynak değil mümkün mü, ortak olarak görmek mümkün mü? Bunları araştıran çok özel bir konuğumuz var.
U.Ö.: Evet, konuğumuz Bahreynli sosyal girişimci Tariq al-Olaimy. 90'dan fazla ülkede çalışmalar yürütüyor. O kadar çok girişim kurmuş ki, ona seri girişimci değil, aynı anda birçok iş yapan bir sosyal girişimci demek daha doğru olabilir. Bunlardan biri, insan ve gezegen odaklı strateji danışmanlığı veren TBL Associates. Public Planet Partnerships, Recipes for Wellbeing ve Future Faith de diğer girişimleri arasında. Future Faith ile 3-6 Nisan 2027'de düzenlenecek Next Economies Forumu'nun (Gelecek ekonomileri forumunun) da ortaklarından biri. Kendisi, BM Ekosistem Restorasyonu On Yılı'ndan Greenpeace MENA'ya (Orta Doğu ve Kuzey Afrika) kadar pek çok küresel kuruluşa danışmanlık yapıyor. Çalışmaları ise tek bir sohbette nadir bir arada duyduğumuz üç temayı birleştiriyor: büyüme sonrası-post growth-ekonomisi, doğayla ortaklık ve iklim eylemine yönelik İslami finans (yani "İnanç" temelli yaklaşım). Tariq, programa hoşgeldin.
Tariq al-Olaimy: Beni davet ettiğiniz ve o nazik takdiminiz için çok teşekkür ederim; bu sohbet için gerçekten heyecanlıyım.
Y.E.: Tariq, beni düşündüren bir sözünle başlayalım. 2022'de Dünya Ekonomik Forumu'na verdiğin röportajda, 'Ekonomik büyüme var, bir de fayda yerine zarar getiren büyüme var' demiştin. Yani daha çok okul, daha çok hastane istiyoruz; ama iki kez giyip attığımız daha fazla tişörte gerçekten ihtiyacımız var mı? Fransa'dan bu konuda güzel bir haber geldi. Haziranda çıkarılan yasayla aşırı hızlı moda platformlarına para cezası getirildi ve reklamları yasaklandı. Peki ekonominin bazı alanları için 'Artık büyümemeli' demek neden bu kadar zor? Yani bir alandaki büyümenin artık bize bir yararı olmadığını neden kolayca söyleyemiyoruz?
T.O.: Öncelikle ekonomik büyüme, çoğu zaman daha fazla mal ve hizmet üretmek demek. Biz de bunun hayatımızı iyileştireceğini düşünüyoruz. Sağlık, eğitim ve güvenli bir ev sağlıyorsa elbette iyileştirir. Ama daha fazla üretim; daha fazla atık, kirlilik ve doğa üzerinde daha fazla baskı da yaratabilir. Demek ki büyümenin niteliği önemli. Hangi büyüme bize yarıyor, hangisi zarar veriyor? Ürettiğimiz şey gerçek bir ihtiyacı karşılıyor mu? Karşılıyorsa bile bunun bedeli ne?
Bunu hep şöyle düşünürüm. Mahallenizde simit aldığınız bir fırın var diyelim. Güzel ekmek yapıyor, çalışanlarına hakkını veriyor. Belki bir iki kişi çalışıyor ve aile işletmesi. İkinci şubeyi açma hedefleri de yok. Biz bu fırına başarılı deriz. Çünkü sahibine, ailesine ve mahalleye katkısı var. Çayımızı da orada içeriz. Mahalledekiler birbirini tanır; insanlar orada buluşur. Kısacası o dükkân sadece ürün satmaz, komşuluk ilişkilerini de güçlendirir. Ama bir yatırımcı baktığında 'Hiç büyümemiş' diye hayal kırıklığı yaşayabilir. İşte yaşam için iyi olanla sermayeyi çeken şey, her zaman aynı değil. Bu ikisi arasındaki farkı kabul etmek zor geliyor. Bir de büyümeyi güven duygusuyla bağlıyoruz. Çalışana 'Daha az üretmeliyiz' dediğinizde, işini kaybetmekten korkuyor. Devlet de 'Peki hastanelerin parasını nasıl bulacağız?' diye düşünüyor.
Bu yüzden ayrıntılar önemli. Fransa'daki hızlı moda örneğini düşünelim. Aslında yeterince kıyafetimiz var. Oxfam'a göre bugün üretimi tamamen durdursak bile gelecek altı kuşağı giydirecek kadar giysi bulunuyor. O zaman soru şu: Daha fazla kıyafet üretmek gerçekten gerekli mi? Hayır. Asıl sorun bunların adil dağıtılmaması. Bazı insanların dolabı taşarken bazılarının temel ihtiyaçlarını karşılayamaması, daha fazla üretmenin tek başına çözüm olmadığını gösteriyor. Üstelik bu hızlı moda düzeni mahalledeki terziyi, ayakkabıcıyı da zorluyor. Yani konu sadece ekonomik değil, psikolojik de. Ekonomide bir yol ayrımındayız: Neye daha çok yatırım yapacağız? Ucuz tişörtlere, silahlara ve kirlilik yaratan işlere mi? Yoksa mahalle fırınına, eczaneye, sağlığa ve eğitime mi? Seçim yapmamız gerekiyor. Ama bugünkü ekonomi, bu seçimleri kolay yapabileceğimiz şekilde kurulmamış.
U.Ö.: Üstelik o hızlı moda tişörtlerinin çoğu sentetik, yani plastik içeren kumaşlardan yapılıyor. Doğaya karışıp çevreyi kirletiyorlar; sonra mikroplastik olarak bize geri dönüyorlar. Böylece kullanıp attığımız bir ürün, eninde sonunda kendi sağlığımızı da etkiliyor. Sen de '(Public-Planet Partnerships) Kamu-Gezegen Ortaklıkları' adında bir yaklaşım öneriyorsun. Ülkeler birbiriyle sürekli ticaret anlaşması yapıyor. Peki bir ülke doğayla anlaşma yapsa bu nasıl olurdu? Böyle bir anlaşmayı nasıl kurarız? Doğayla ortaklık gerçekten nasıl hayata geçer?
T.O.: Plastik örneği çok yerinde. Çünkü ekonomimiz, yaşayan sistemlerle ilişkimize bağlı. Ben hep şunu söylerim: Ekonomimizin tamamı, yiyeceğimizi yetiştiren toprağa, bitkilerin çoğalmasını sağlayan tozlayıcı canlılara ve su veren nehirlere dayanıyor. Ama inşaat yaparken, ticaret yaparken, anlaşmalar hazırlarken bu canlıları ve sistemleri çoğu zaman görmezden geliyoruz. Sanki ekonomi sadece insanların yaptığı işlerden oluşuyormuş gibi davranıyoruz. Oysa doğanın katkısı olmadan günlük hayatımız bile sürdürülemez. (Public-Planet) Kamu-Gezegen Ortaklıkları fikri de buradan doğdu. Her gün doğayla birlikte nasıl düşünebilir, nasıl yeni çözümler geliştirebiliriz? Bunu yapan çok güzel şirketler var.
Mesela Biodiversity adlı bir şirket, çevrenin sağlığını izlemek için arılarla çalışıyor. Şu sayı çok hoşuma gidiyor: Tek bir arı kolonisi, yılda yaklaşık 700 hektarlık alanda dört milyar çiçeği ziyaret edebiliyor. Düşünsenize, tek koloniden dört milyar veri noktası! Bu sayede biyolojik çeşitlilik ve kirlilik hakkında çok değerli bilgiler edinilebiliyor. Arılar, zaten her gün yaptıkları iş sayesinde çevrede neler olup bittiğini anlamamıza yardım ediyor. Üstelik ekosisteme zarar verebilecek bazı ölçüm yöntemlerine ya da dronlara başvurmadan. Başka örnekler de var. Sanırım Melbourne'deki Kurbağa Sayımı programı, kurbağaların seslerinden ve görünümlerinden su kalitesindeki değişimleri anlıyor. İtalya'da araştırmacılar, keçilerin hareketlerini izleyerek volkan patlamalarını tahmin etmeye çalışıyor. Peru'da ise yasa dışı çöp alanlarını bulmak için akbabalara GPS cihazı takılıyor.
Bunlar hem eğlenceli hem de yaratıcı örnekler. Asıl gösterdikleri şu: Doğayı bir ürün ya da yenilik geliştirirken ortağımız olarak görürsek sürdürülebilirlik konusunda çok daha geniş düşünebiliriz. Ben bir de bunun kurumların yönetimine nasıl yansıyacağıyla ilgileniyorum. Çünkü doğayla ortaklık sadece güzel bir teknoloji fikri olarak kalmamalı. Kurumların kararlarını da değiştirebilmeli. Nature on Board adlı bir kuruluşumuz var. Şu soruyu soruyoruz: 'Doğa şirketinizin yönetim kurulunda yer alsa ne olurdu?' Mesela bir fabrikanın yanındaki nehre ihtiyacı varsa, o nehrin çıkarlarını yönetim kurulunda kim temsil edecek? Fabrika, o ekosistemi de söz sahibi kabul ederek nasıl yönetilecek?
Bu, yönetime bambaşka bir açıdan bakmak demek. Genellikle toplantı masasında sadece yöneticilerin, çalışanların ya da yatırımcıların çıkarları konuşulur. Biz o masada doğanın da temsil edilmesini istiyoruz. Bir şirket olarak çevremizdeki ekosistemlere nasıl bağlıyız? Oradaki canlıların ihtiyaçlarını kararlarımıza nasıl katabiliriz? Bunu yıl sonunda doğa için bağış yaparak değil, şirketi her gün yönetirken düşünmeliyiz. Kamu-Gezegen Ortaklıkları da doğadan sadece bir şeyler alma anlayışını değiştirmeye çalışıyor. Her gün yanından geçtiğimiz ama pek düşünmediğimiz canlılarla nasıl iş birliği yapabiliriz? Asıl soru bu.
Y.E.: Sıradaki sorumuz İslami finansla ilgili. İlk bakışta dar bir alan gibi görülebilir. Ama Türkiye'de faizsiz çalışan katılım bankaları, bildiğin gibi, bankacılık sektörünün yüzde dokuz-onuna yaklaşıyor. Bu oldukça büyük bir kaynak. Körfez ülkelerinde rakamlar daha da yüksek. İslami finansın paraya bakışı farklı: Faiz yok. Sırf borç para vererek para kazanılmamalı diyor. Bunun yerine finansmanı sağlayanla alan kişi, iş ortağı gibi riski paylaşmalı üzerine kurulmuş. Sen de bunu İslam geleneğindeki iki fikirle bağlıyorsun. İlki mizan, yani denge: Doğanın bir dengesi var ve biz onu bozmamalıyız. İkincisi halifelik, yani emanetçilik: Dünya bizim malımız değil; ve onu korumakla sorumluyuz.
Bunlar büyüme sonrası ekonomi savunucularının da söylediği şeylere çok benziyor. Üstelik farklı dinlerde ve manevi geleneklerde de benzer ilkeler var. Peki bu fikirler zaten geleneğimizde varsa, İslami finans neden gerçek bir büyüme sonrası ekonomi seçeneğine dönüşmüyor? Kâğıt üzerindeki bu ilkeleri günlük finans işleyişinde neden daha açık göremiyoruz?
T.O.: Bu soruyu çok sevdim. Birkaç açıdan yanıtlamaya çalışayım. Ben İslami finansı, dünyadaki en büyük ahlaki ekonomi hareketi olarak görüyorum. Bugün yaklaşık yedi trilyon dolarlık bir sistem. 2032'de on üç trilyon dolara ulaşması bekleniyor.
Ben büyüme sonrası ekonomi ve küçülme üzerine yüksek lisans yaptım. Uluslararası küçülme ağlarının kuruluş çalışmalarında yer aldım. Bu alanda çok insan tanıdım. Ama karşılaştığım kişilerin belki binde ikisi İslami finansı duymuş ya da gerçekten anlamıştı. Bu beni şaşırtıyor. Çünkü küçülme ekonomisini ilk öğrendiğimde 'Bu, İslami finansa çok benziyor' demiştim. Bakın, İslami finansın temelinde servetin belli ellerde toplanmasını önleyip zorunlu yollarla yeniden dağıtmak var. Bu, küçülme ekonomisinin de temel ilkesi. Spekülasyona, insanları zor durumda bırakan borçlandırmaya ve çevreye zarar veren sektörlere yatırımı engellemeyi amaçlıyor. Bu da refah ekonomisinin ilkesi. Yani amaç yalnızca para kazanmak değil, bu paranın topluma ve çevreye nasıl etki ettiğine de bakmak. Finansmanın gerçek bir varlığa ve somut ekonomik faaliyete dayanmasını istiyor. Böylece insanlara zarar veren, yalnızca başkalarının emeğinden beslenen işlemleri dışlamaya çalışıyor. Yeni ekonomi hareketinin de savunduğu bu. Bir de risk paylaşımıyla yaşamı, insan onurunu ve kuşaklar arası adaleti korumayı merkeze alıyor. Bu da sosyal adalet ekonomisinin özü.
İslami finans, elli yılı aşkın süredir bu ilkeleri bir sistem olarak uygulamaya çalışıyor. Benim için bu yüzden gelecek ekonomiye ve büyüme sonrası düşünceye dair gerçek bir deneyim alanı. Soyut olarak tartıştığımız birçok ilke, orada yıllardır gerçek kurumlar ve gerçek müşteriler üzerinden sınanıyor. Özellikle Türkiye ve Avrupa Birliği, büyümenin ötesinde modeller ararken buradan çok şey öğrenebilir. Çünkü İslami finans bazı yöntemleri denedi, bazılarında başarısız oldu, sonra değiştirdi. Bence büyüme sonrası ekonomi hareketi bu deneyimden yararlanmalı. Öte yandan İslami finans da kendi değerlerini henüz tam karşılamıyor. Bu nedenle Greenpeace Orta Doğu ve Kuzey Afrika gibi kuruluşlarla çalışıyoruz. Sadece neyin helal ve "Şeriat temelli" anlayıştan, daha çok iyiliği ve yararı gözeten, 'Tayyib' anlayışına dayalı bir finans sistemine nasıl geçebiliriz, bunu araştırıyoruz.
Şu anda Greenpeace'le Tayyib'den ilham alan finansal sistemler adlı bir çerçeve üzerinde çalışıyoruz. İslami finans, kömürden yenilenebilir enerjiye geçişe nasıl daha güvenilir biçimde destek verebilir? Çünkü hâlâ kömüre yatırım yapıyor. Bu da kendi savunduğu doğayı koruma ilkeleriyle çelişen bir durum. Eğer değişim istiyorsak, para akışının yönü de değişmeli. Yerel toplulukların su altyapısına neden daha çok yatırım yapmasın? Bildiğim kadarıyla ilk mavi sukuk, yani deniz ve su projelerine yönelik İslami finansman aracı, bu yaz Malezya ve Endonezya'da çıkarıldı. Demek ki büyük bir potansiyel var. Yine de büyüme sonrası ekonomi açısından bakınca İslami finansın bu fikirlerin çoğunu yıllar önce denediğini, bazen başarısız olup ders çıkardığını ve kurallarını geliştirdiğini görüyoruz. Dışarıdan bakanlar bunun pek farkında değil.
U.Ö.: Tariq, Türkiye'de insanlar İslami bankacılığa oldukça şüpheyle yaklaşıyor. Katılım bankalarının normal bankalardan aslında hiç farklı olmadığını düşünüyorlar. Sonuçta aynı finans dünyasında çalıştıkları için onların da sistemin parçası olduğunu, hatta bozulduğunu söylüyorlar. 'Sonuçta aynı şartlarla çalışıyorlar, o hâlde aradaki fark nerede?' diye soruyorlar. Bu eleştiriye ne dersin?
T.O.: Ben 'bozuldu' demezdim. Önce İslami finansın öncülerinin hakkını teslim etmek gerek. Biz onların açtığı yoldayız. Batı'nın sömürgecilikle şekillenen ekonomik düzeni içinde alternatif bir finans sistemi kurmak çok zordu. Ama eleştirileri de anlıyorum. Bir müşteri olarak bankaya gidip ev ya da araba almak istediğinizde, yaşadığınız deneyime bakarsınız. En sonunda cebinizden ne kadar para çıktığı sizin için önemlidir. Bu, İslami finansın hâlâ çözmeye çalıştığı tartışmalı konulardan biri. Kendi ilkelerine nasıl daha çok yaklaşabilir? Temelde riskin kimde olduğu, tüketicinin nasıl korunduğu ve adaletin nasıl sağlandığı gibi sorular var. Bunların hepsi müşteri için önemli. Ne yazık ki bazen bu koruma nedeniyle müşterinin daha fazla ödemesi de gerekebiliyor. İnsanlar da doğal olarak bunu istemiyor.
İkinci nokta şu: Eleştirilerin çoğu benim 'İslami Finans 1.0' dediğim döneme yöneliyor. Doksanlarda ve iki binlerin başında ürünlerin nasıl kurulduğuna bakarsanız bu eleştirilere büyük ölçüde katılırım. Sektör, gerekli kuralları ve süreçleri oluşturarak bugünkü noktaya gelmeye çalışıyordu. Bu süreçte birçok ürün, var olan bankacılık düzenine benzer biçimde tasarlandı. O yüzden dışarıdan bakınca farkı görmek her zaman kolay olmuyor. Şimdi desteklememiz gereken şeyse 'İslami Finans 2.0'. Bu da gelecek ekonomilerin sorduğu daha geniş sorulara odaklanmalı.
U.Ö.: Şimdi daha acil bir konuya gelelim. Bir aydan kısa süre sonra Antalya'da COP31 başlayacak. Bu, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Taraflar Konferansı ve Türkiye'de yapılacak ilk iklim COP'u. Sen, deniz seviyesinin yükselmesi ve aşırı sıcaklardan etkilenen küçük bir ada ülkesi olan Bahreyn'densin. Greenpeace Orta Doğu ve Kuzey Afrika ve Küresel Etik Finans Girişimi ile çalışıyorsun. Bildiğimiz kadarıyla İslami finans varlıklarının yalnızca yüzde beşi yenilenebilir enerjiye gidiyor. Bu oran çok daha yüksek olabilir. Çünkü sektörün büyüklüğünü ve elindeki imkânları düşünürsek iklim için çok daha güçlü bir katkı sunabilir. Peki para neden gereken yere gitmiyor? Bölgeden neden daha güçlü sesler çıkmıyor? İklim görüşmelerini neden daha fazla etkileyemiyorlar?
T.O.: Teşekkür ederim. Öncelikle Türkiye'deki başkanlığa da saygılarımı iletmek isterim. Bu alanda çalışan herkesle birlikte, hayatlarının belki de en yoğun ayına hazırlanıyorlar.
Aslında söylediğiniz yüzde beş, ulaşmayı umduğumuz oran. Henüz o kadar bile değil. Bir önceki soruyla bağlantılı olarak, İslami finansın doğa ve iklimle ilgili ilkeleri olsa da varlıklarının yüzde birinden azı yenilenebilir enerji gibi alanlara gidiyor. Oysa yalnızca yüzde beşe ulaşsak, 2030'a kadar yaklaşık dört yüz milyar dolar harekete geçirebiliriz. Bu, bugün Kayıp ve Zarar Fonu'ndan herhangi bir Müslüman ülkenin aldığı ya da alması beklenen kaynaktan daha büyük. Bu yüzden İslami finans sektörüne 'Artık harekete geçme zamanı' diyoruz. Çünkü küresel iklim finansmanı, ihtiyacı olan Müslüman nüfuslu ülkelere yeterince ulaşmıyor. Bu açığı kapatmak bizim de sorumluluğumuz. İhtiyaç açıkça ortadayken başka kurumların harekete geçmesini bekleyemeyiz. Bu kaynağı kullanabilecek araçlar zaten elimizde. Hem kurumların hem de inancımızın getirdiği bir sorumluluk. Fonların iklimden en ağır etkilenen topluluklara ulaşması gerekiyor. Kömürden yenilenebilir enerjiye geçiş için finansman sağlanmalı. Güneydoğu Asya gibi bölgelerde iklim koşullarına uyum sağlayacak altyapı kurulmalı.
Bir de diğer COP toplantılarıyla güçlü bir bağ var. Ağustosta Moğolistan'da Birleşmiş Milletlerin Çölleşmeyle Mücadele COP toplantısındaydım. Birkaç hafta sonra Ermenistan'daki Biyoçeşitlilik COP'una katılacağım. Bunların hepsi birbiriyle bağlantılı ve Antalya'ya uzanıyor. Toprak, su, canlı çeşitliliği ve iklim birbirinden bağımsız konular değil. Bir alanda aldığımız karar, ötekini de etkiliyor. Aynı nehir ya da aynı finansman için ayrı ayrı toplantılarda, sanki farklı konularmış gibi pazarlık yapamayız. Çölleşme zirvesinde İslami finans sektörü oldukça güçlü biçimde yer aldı. Örneğin İslam Kalkınma Bankası büyük finansman taahhütlerinden birini orada verdi. Ama benzer bir kararlılığı biyoçeşitlilik ve iklim zirvelerinde her zaman göremiyoruz. Bunun siyasi nedenleri var; bu başlıklar daha tartışmalı. Yine de görüşmelerde ne olacağına, hangi anlaşmanın çıkacağına takılıp kalmamalıyız.
Çünkü Antalya'da hangi karar alınırsa alınsın, İslami finans kuruluşlarının bugün zaten var olan ürünler ve finansman araçları üzerinden harekete geçmesini engelleyen bir şey yok. Bunun için yeni bir anlaşma beklemek gerekmiyor. Gereken şey, sektörün daha büyük hedefler koyması ve doğru olanı yapacak cesareti göstermesi.
Y.E.: Son sorumuz, iyi olma halinin reçeteleri olarak Türkçe’ye çevirebileceğimiz, Recipes for Wellbeing girişimiyle ilgili. Dünyadan çok fazla kötü haber geliyor. Özellikle gençler kendini umutsuz hissediyor ve hayatlarında, özellikle iş yaşamında, daha fazla anlam arıyor. Bu yüzden insanın iyi olmasını merkeze alan ekonomi anlayışı önem kazanıyor. Peki bunca olumsuz haberin arasında, insanlara bu yolla nasıl umut verebiliriz? Özellikle geleceği konusunda kaygılanan gençlere nasıl daha iyi bir yol gösterebiliriz?
T.O.: Dünyanın geldiği hâli ve insanların yaşadığı acıları görmek gerçekten yürek burkuyor. Kurucuları arasında olduğum Recipes for Wellbeing, değişim yaratmaya çalışan insanlara, iklim aktivistlerine ve yeni ekonomi için ön safta çalışanlara destek olmak için kuruldu. Onların iyi oluşunu önemsiyoruz. Aslında bu girişimin fikri Türkiye'de ortaya çıktı. Bolu yakınlarında bir sosyal girişimcilik buluşmasına katılmıştık. İklim aktivistleriyle çok güzel bir yerdeydik. Ama biliyorsunuz, en çok tükenen insanlardan bazıları onlar. Bir yandan yaşanan sorunları her gün görüyorlar, bir yandan da bunları değiştirebilmek için sürekli çaba gösteriyorlar. Genç iklim aktivistlerinin yüzde elli dokuzunun bir ölçüde tükenmişlik yaşadığını biliyoruz. Değişim için çalışanlardan şunu öğrendik: Umut, biraz da sizin ortaya koyduğunuz emekten doğuyor. Sadece dışarıya bakarsanız, iklim müzakerelerinin gidişine ya da COP31 sonunda çıkacak kararlara odaklanırsanız üzülmek kaçınılmaz. Anlaşma ne kadar iddialı olursa olsun, dünyanın durumu insana ağır geliyor. Bence umut, büyüme sonrası ekonomi fikrinin de merkezindeki şeylerde saklı: topluluk olmakta, birbirimize özen göstermekte, insanlarla birlikte diğer canlıların da güvende olduğu bir yaşam kurmakta. Ekonomik kararlarımız buna hizmet etmeli. Bu değerleri günlük hayatımıza taşımazsak içimizin gerçekten rahatlayacağını sanmıyorum.
Bunu Future Faith kapsamında çalıştığımız farklı inanç önderlerinden de öğrendim. Bence insanın hayatında, biçimi ne olursa olsun, manevi bir uğraşın yeri olmalı. Savunduğunuz ekonomi anlayışı da böyle bir uğraş olabilir. Gelecek ekonomiler zirvesini düzenlemek de olabilir. Bunlar küçük ama anlamlı manevi pratikler. Sadece düşünmekle kalmayıp değer verdiğiniz şey için bir adım atmak, insana hem yön hem de güç verebiliyor. Enerjinizi, üzüntünüzü, öfkenizi, kaygınızı ve yeteneklerinizi bir işe katarsınız. Böylece kendiniz ve başkaları için biraz daha umutlu bir dünya kurmaya katkıda bulunursunuz. Teşekkür ederim.
Y.E.: Apaçık Radyo'da Gelecek Ekonomiler ve Sosyal Girişimcilik programını dinlediniz.
U.Ö.: Bu hafta konuğumuz Tariq al-Olaimy'ydi. Fayda sağlamayan büyümeyi, doğayla ortaklığı, İslami finansı, COP31'i ve değişim yaratmayı konuştuk.
Y.E.: Tariq, bize katıldığın için çok teşekkür ederiz. Seni ağırlamak çok güzeldi.
U.Ö.: Bu bölümü ve önceki tüm bölümlerimizi Apaçık Radyo uygulamasından ve internet sitelerimizden dinleyebilirsiniz. Bütün ekibimize içtenlikle teşekkür ederiz.
Y.E.: Gelecek hafta, gelecek ekonomi hareketlerinden bir başkasını başka bir konukla birlikte konuşacağız. Kendinize iyi bakın. Bir sonraki programda görüşmek üzere.
Benzer İçerikler
“Büyümek otomatik olarak iyi midir?”
Uygar Özesmi, Yunus Erduran, Bengi Akbulut
Gelecek Ekonomileri: Başka Bir Ekonomi Mümkün mü?
Uygar Özesmi, Yunus Erduran, Ömer Madra, Özdeş Özbay
"İklim değişikliğinin ekonominin her tarafını tahrip etmesini bekliyoruz"
Kaan Basdil
Piyasalar neden kendi kendilerini düzeltemezler?
George Soros