Apaçık Radyo
Read in English

Yeşil Dönüşüm: Gerçek Bir Değişim mi, Yeşil Aklama mı?

4 Kasım 2026

Gelecek Ekonomileri ve Sosyal Girişimcilik'te Erdem Cansızoğlu, Yeşil Düşünce Derneği Yeşil Ekonomi Proje Koordinatörü Özge Doruk ile COP31 öncesinde yeşil aklama ile gerçek dönüşüm arasındaki farkı, Türkiye’nin iklim politikalarını, kömürden adil geçişi ve gençlerin iklim mücadelesine katılımını konuşuyor.

Erdem Cansızoğlu: Merhaba sevgili Açık Radyo dinleyicileri. Açık Gazete içerisinde Gelecek Ekonomileri ve Sosyal Girişimcilik programındayız. Ben Erdem Cansızoğlu. Bugün tek sunucu olacağım. Normalde Zeynep Erduran ile birlikte olacaktık ancak kendisi biraz hasta. Buradan ona geçmiş olsun dileklerimizi iletelim.

Bu hafta programımızda Yeşil Düşünce Derneği'nde Yeşil Ekonomi Proje Koordinatörü olarak çalışan Özge Doruk var. COP31'e günler kala Özge ile yeşil kelimesinin ardında ne olduğunu, yeşil ekonominin neler vaat ettiğini ve nerelerde yetersiz kaldığını konuşacağız. Hoşgeldin Özge.

Özge Doruk: Merhabalar, hoşbuldum.

Image
""

E.C.: Ben direkt en çok merak ettiğim soruyla başlamak istiyorum. Son yıllarda her yerde her şeyin üzerinde yeşil yazısını görüyoruz. Yeşil kredi, yeşil tahvil, yeşil dönüşüm gibi… Siz 14. Yeşil Ekonomi Konferansı'nda buna benzer bir soru sordunuz. Yeşil dönüşüm gerçekten bir fırsat mı yoksa sadece söylemlerimizde mi kalıyor diye. Alet çantasında da yeşil ekonominin ne olmadığından biraz bahsettiniz. Bu yeşil aklama değil, köprü yakıt masalı değildir gibi... 

Birkaç gün sonra Antalya'da Dünya Liderleri COP31 için bir araya gelecekler ve yeşil kelimesini yüzlerce belki binlerce kez kullanacaklar. Sence sıradan bir dinleyici gerçekten yeşil olanla yeşile boyanmış olanı neden bu kadar zor ayırt ediyor diye sorayım. Nereye bakmalı?

Ö.D.: Evet, bence insanların gerçekten yeşil olanla yeşile boyanmış olanı ayırt etmekte zorlanması tesadüf değil. Çünkü bugün yeşili hem bir dönüşüm talebinin hem de bir pazarlama stratejisinin dili olarak kullanıyoruz aslında. Aynı kelimeyi bir yandan fosil yakıtlardan çıkış isteyen toplumsal hareketler kullanıyor, diğer yandan faaliyetlerinin çok küçük bir bölümünü değiştiren bir şirket de kullanabiliyor.

Sorun yalnızca dinleyicinin yeterince teknik bilgiye sahip olmaması değil; çevresel iddiaların çoğu zaman faaliyetlerin bütününü değil, seçilmiş bir başarı hikâyesini göstermesi.

Biz 14. Yeşil Ekonomi Konferansı'nda bu nedenle Türkiye'deki yeşil dönüşüm söylemini ve bunun politikalara nasıl yansıdığını tartışmıştık. Alet Çantası'nda da aynı şekilde yeşil ekonominin ne olmadığını anlatmayı bilinçli olarak tercih ettik. Yeşil aklama değildir, dedik. Fosil yakıt sektörünün, örneğin doğal gazı kalıcı biçimde sistemde tutan "köprü yakıt" anlatısını sorguladık. Plansız yenilenebilir enerji yatırımlarının da otomatik olarak ekolojik bir sonuç üretmeyeceğini vurguladık. Yani bu süreçte yalnızca hangi teknolojinin kullanıldığına değil, yatırımın bütün sonuçlarına bakmak gerekiyor.

Benzer bir örnek düşünelim: Bir banka yeşil tahvil çıkarmış olabilir. Bu, kaynağın hangi projelere gittiğini, projelerin gerçekten ne kadar emisyon azaltımı sağladığını ve bankanın diğer yatırımlarında ne yaptığını sormamıza engel değil aslında. Benzer biçimde, bir şirketin fabrikasına güneş paneli yerleştirmesi olumlu bir adım olabilir, evet. Fakat şirket aynı anda fosil yakıt yatırımlarını büyütüyorsa ve toplam etkiyi görmezden geliyorsa burada aslında bir yeşil dönüşümden bahsedemiyoruz.

Bunu ayırt etmek için üç soru önerebilirim. Birincisi, iddia ölçülebiliyor mu? Yalnızca 2050'de net sıfır hedefinden mi söz ediliyor, yoksa yakın dönemli hedefler, yıllık veriler ve bağımsız denetim de var mı? İkincisi, toplam faaliyet değişiyor mu? Tek bir ürün veya proje değil, kurumun bütünü ve finansman akışı da önemli burada. Son olarak, bunun ekolojik ve toplumsal maliyetini kim üstleniyor? Yerel halkı karar süreçlerinin dışında bırakan bir projeyi de sorgulamak gerekiyor.

COP31 öncesinde de aynı ölçütleri kullanabiliriz. Liderlerin açıklamalarının ne kadar iddialı olduğundan ziyade uygulama takvimini, fosil yakıtlara yönelik kararları, finansman kaynaklarını ve hesap verebilirliği incelememiz gerekiyor. Yeşil olmanın kanıtı, kullanılan sözcükler değil, sonuçların kamuoyuna açık ve doğrulanabilir olması aslında. Bu şekilde özetleyebilirim.

E.C.: Çok güzel bir mekanizma sundun aslında dinleyiciler için. Biraz da yeşil ekonominin tanımına gitmek istiyorum. Birleşmiş Milletler nasıl tanımlıyor diye baktım ve şöyle bir tanımla karşılaştım: “Çevreye verilen zararı azaltırken insanların refahını ve eşitliğini artıran ekonomi.” Siz Alet Çantası'nda bu tanımı yetersiz buluyorsunuz. Yalnızca insanların değil, bütün canlıların yaşam hakkını gözeten, gezegenin sınırlarına da saygı duyan bir ekonomi istediğinizi söylüyorsunuz.

Biz bu programda, Next Economies çatısı altında simit ekonomisinden küçülmeye, dayanışma ekonomisinden iyi oluş ekonomisine kadar pek çok farklı yaklaşımı konuşuyoruz. Peki, yeşil ekonomi bu ailenin neresinde konumlanıyor? Ayrı bir akım mı, yoksa bütün bu yaklaşımları kapsayan bir çerçeve mi? Bir de Birleşmiş Milletler'in tanımı size neden yeterli gelmedi? Bunu senin ağzından duymak isteriz.

Ö.D.: Bence yeşil ekonomi, diğer yaklaşımlardan yalıtılmış bir ekol değil. Ama hepsini kapsadığını iddia eden bir üst başlık olarak da görmüyorum. Daha çok, farklı ekonomi tartışmalarıyla karşılıklı olarak beslenen bir alan olarak değerlendiriyorum diyebilirim. Zaten Yeşil Ekonomi Alet Çantası'nı hazırlarken ekipçe yalnızca yenilenebilir enerjiye geçişe veya kaynak verimliliğine odaklanmadık. Onunla bağlantılı olan küçülme, senin de bahsettiğin simit ekonomisi, dekolonizasyon ve Yeşil Yeni Düzen gibi kavramları da aynı tarihsel ve düşünsel tartışmanın içine yerleştirdik.

Birleşmiş Milletler Çevre Programı'nın tanımını reddetmiyoruz. Bu, önemli bir başlangıç, evet. Ama dernek olarak biraz daha ileri gitmek istedik. Çünkü doğa yalnızca insan refahının devamı için kullanılan bir kaynak değil. Diğer canlıların yaşam alanları, ekosistemlerin bütünlüğü ve gezegenin ekolojik eşikleri de ekonomik kararların asli konusu aslında. Ayrıca bir bölge için önerilen çözüm, oranın iklimine, su varlığına ve ekolojik koşullarına uygun değilse kâğıt üzerinde düşük karbonlu görünmesi de yeterli değil.

Burada simit ekonomisi aslında önemli bir soru soruyor: Herkesin asgari toplumsal ihtiyaçlarını karşılayıp ekolojik tavanı aşmadan yaşayabilir miyiz? Mesela küçülme kavramı da özellikle çok yüksek tüketim düzeyine sahip ekonomilerde üretim ve tüketimin sürekli büyümesini hedef olarak belirlemenin sonuçlarını sorguluyor. Dayanışma ekonomisi ise mülkiyetin ve karar alma süreçlerinin nasıl ortaklaştırılabileceğini soruyor. Yani bu yaklaşımlar arasında ciddi görüş farkları da olabilir. Örneğin büyümenin rolü, piyasanın nerede duracağı ya da kamusal planlamanın biçimi konusunda aynı şeyleri söylemiyor olabilirler. Tam da bu nedenle hepsini tek bir etikete sıkıştırmak istemem. Fakat ortak soruları da çok değerli: Ekonomi kimin için örgütleniyor? Neyi büyütüyor? Neyi görünmez kılıyor ve hangi sınırları ihlal ediyor?

Benim için yeşil ekonominin dönüştürücü tarafı, bu sorulara verdiği yanıtta yatıyor aslında. Yalnızca mevcut ekonomiyi daha verimli çalıştırmaya indirgenirse eski eşitsizlikleri yeni teknolojilerle yeniden üretme riskini taşıyor. Buna karşılık ekolojik haklar, toplumsal adalet ve demokratik katılımla birlikte düşünüldüğünde, başka ekonomi yaklaşımlarıyla çok güçlü bir ortak tartışma zemini kurabilen bir kavram bence.

Image
""
E.C.: Çok teşekkürler. Bir de beş gün sonra Antalya'da COP31 başlıyor ve Türkiye ilk kez bu masaya ev sahipliği yapıyor. Siz Ağustos ayındaki Yeşil Kamp'ta, kampın deklarasyonuna “İklim Politikasının İki Yüzü” adını veriyorsunuz. Az önce de bahsettin, orada şunu söylüyorsunuz: “Salım azaltım hedefi ya da net sıfır tarihi olmayan bir iklim kanunu olmaz. Gerçek bir azaltım yerine artıştan azaltım öngören bir taahhüt, Paris Anlaşması'nın gereklerini yerine getiremez.” Biraz bunu mutfak diliyle söylersek aslında, “Bu yıl 20 kilo alacaktım, 10 kilo alırsam 10 kilo vermiş sayılırım” demek gibi bir şey.

Sence bu ev sahipliği, Türkiye için iklim politikasının bu iki yüzü arasındaki farkı kapatmak adına bir fırsat olabilir mi? Yoksa sadece vitrini parlatıp arka odayı olduğu gibi bırakmanın bir yolu mu? Ne düşünüyorsun ve neden?

Ö.D.: Türkiye'nin COP31'e ev sahipliği yapması elbette önemli bir diplomatik fırsat. Ama ev sahipliğinin kendiliğinden iklim politikasında ilerleme anlamına gelmediğini de baştan söylemek gerekiyor.

Şimdi dediğin gibi, birkaç gün sonra, 9-20 Kasım arasında Antalya'dayız. Antalya'da düzenlenecek bu konferans, Türkiye'nin yalnızca başkalarına ne söylediğinin değil, kendi ülkesinde ne yaptığına ilişkin soruların da görünür olduğu bir alan olacak aslında. Bahsettiğim gibi, biz bu sene Yeşil Kamp'ta bir deklarasyon yayımladık. İklim Kanunu'nun somut salım azaltım hedefi ve net bir tarih içermemesini eleştirdik. Ulusal Katkı Beyanı'nda gerçek emisyon düşüşü yerine artıştan azaltım mantığıyla yetinilmesini sorguladık.

Buradaki ayrım çok temel. Bir ülke, “Hiç önlem almasaydım emisyonlarım çok daha fazla artacaktı, ben artışı sınırlandırıyorum” diyebilir. Bu, mevcut emisyonların mutlak olarak azaldığı anlamına gelmiyor. İklim biliminin talep ettiği sonuçla politik bir başarı anlatısı aynı şey değil burada. Üstelik iklim politikasını yalnızca karbon hesabına da indirgememek gerekiyor. Yeni maden projeleri, ormanların ve diğer yutak alanların korunması, enerji yatırımlarının yerel yaşam alanları üzerindeki etkileri, işçilerin geleceği ve katılım hakkı da aynı tartışmanın bir parçası. Bir yanda uluslararası toplantılarda güçlü iklim taahhütleri sunup diğer yanda bu alanlarda gerileme yaşanması, aslında güvenilirliği zayıflatır.

Mesela aklıma gelen en somut örneklerden biri, kömürden çıkışı ve adil geçiş için daha planlı mekanizmaları ve uygulamaları konuşmamız gerekirken Çanakkale'de yeni bir termik santral projesinin, mevcut termik santralin genişletilmesinin gündeme gelmesi. Bu da birkaç ay önce gündemimize gelen bir konuydu. O sebeple, “Fırsat mı, vitrin mi?” sorusuna özetle şu şekilde yanıt verebilirim: Bu, önceden verilmiş bir hüküm değil, atılacak adımlarla belirlenecek.

Türkiye kömürden adil çıkış için bir takvim ve yol haritası açıklarsa, emisyon azaltım hedeflerini güçlendirirse, mevcut projelerini buna göre şekillendirirse, yeni santral projeleri yerine gerçekten çıkış odaklı bir politika izlerse, uyum ve iklim finansmanı için hesap verebilir mekanizmalar kurarsa ve sivil toplumun katılımını anlamlı bir şekilde sağlarsa ev sahipliği gerçek bir kazanıma dönüşebilir. Yalnızca görünürlük ve yatırım tanıtımıyla yetinilirse söylem ile uygulama arasındaki mesafe devam eder maalesef.

Burada Yeşil Düşünce olarak paydaşı olduğumuz İklim Ağı aracılığıyla talep ettiğimiz düzenli istişare mekanizması da bunun bir parçası. Sivil toplumun yalnızca zirve sırasında etkinliklere davet edilmesi değil, müzakere öncesinde ve sonrasında, politikalar hazırlanırken de masada olması gerekiyor. COP31'in başarısını Antalya'daki salonların kalabalığından değil, bir yıl sonra Türkiye'de hangi somut kararların uygulanmaya başladığına bakarak anlayacağız bence.

E.C.: Kesinlikle haklısın. Şimdiye kadar hep makro tarafı konuştuk. Sen biraz farklı gruplara, örneğin işçilere nasıl yansıdığından da bahsettin. Bir sonraki sorum da biraz bu yönde olacak.

Image
""

Senin koordine ettiğin “Kömürden Yeşile” raporu var. Orada Zonguldak'ta madencilerden madenci eşlerine, gençlerden sendikacılara kadar 34 kişiyle görüşmüşsünüz. Bir madencinin şu cümlesi var: “Madenin kapanması, haritadan Zonguldak'ı silmek gibi.” Bir madenci eşi de dönüşümden yalnızca düzenli bir iş istiyor. Adil geçiş artık İklim Kanunu'nda da tanımlı bir kavram ve Antalya'da çok konuşulacak. Sence bu kavram Zonguldak'taki bir mutfağa neden hâlâ ulaşamıyor? Ve ne olursa ulaşır?

Ö.D.: Bize Zonguldak örneği, adil geçiş tartışmasının neden yalnızca enerji teknolojileri arasında seçim yapmaktan ibaret olmadığını aslında çok iyi gösteriyor. Kömür, kentte yalnızca bir yakıt veya istihdam kalemi değil; ailelerin geçimiyle, mesleki kimlikle, hafızayla ve yerel ekonominin örgütlenişiyle bağlantılı.

Dolayısıyla “Madeni kapatalım, yeni sektörler açılır” gibi bir cümle, o bölgede yaşayan insanların gerçek sorularına yanıt vermiyor. Hangi işler, kimler için, ne zaman ve hangi güvenceyle? Tüm bu sorular yanıtlanmadığında, geçiştirildiğinde, bu geçiş kavramı da korkutucu hâle geliyor.

Biz dernek olarak “Kömürden Yeşile: Zonguldak için Katılımcı Bir Geçiş Modeli” araştırmasıyla bu dönüşümün ekonomik olduğu kadar sosyal, kültürel ve yönetsel boyutlarıyla da ele alınması gerektiğini ortaya koymaya çalıştık.

Kadınların ve gençlerin deneyimlerini ayrıca dinlemek de çok önemliydi bu süreçte. Kömür ekonomisinin çevresindeki görünmeyen emek ve gelecek kaygıları, çoğu zaman yalnızca maden işçilerinin istihdam sayısına indirgeniyor. Ama orada bambaşka bir anlatı daha var.

Antalya'daki müzakerelerde bu seslerin neden yeterince duyulmadığını sorarsak bence sorun bir yandan temsilde ve ölçekte. Uluslararası müzakere masalarında mekanizmalar, fonlar ve göstergeler tartışılıyor. Fakat bunların yerel toplumun diline, ihtiyaçlarına ve karar yetkisine çevrilmesi için kurulan köprüler maalesef zayıf.

Bir bölgeye danışılmadan onun adına adil geçiş planı hazırlanamaz. İşçilerin, sendikaların, kadınların, gençlerin, esnafın ve yerel yönetimlerin geçişin bütün aşamalarında söz sahibi olması gerekiyor.

2025 yılında Belém'de, COP30'da adil geçiş mekanizması kurulması kararlaştırıldı. Evet, Antalya'da bu mekanizmanın nasıl işleyeceğine ilişkin görüşmelerin önemi var. Mekanizma yalnızca ülkelerin birbirine deneyim aktardığı bir yapı olarak kalmamalı. Yerel planlamaya, kapasite geliştirmeye, finansmana ve katılıma gerçekten destek verebilmeli. Hangi araçların ve kaynakların sağlanacağı ise müzakerelerin konusu tabii. Bunları bugünden kesinleşmiş gibi konuşamayız.

Türkiye açısından ihtiyaç da oldukça somut bence. Kömürden çıkış takvimiyle birlikte bölgesel ekonomik çeşitlendirme planları hazırlanmalı. Çalışanların gelirleri, emeklilik durumları, yeniden eğitim ve yeni işe geçiş güvenceleri sağlanmalı. Çevresel rehabilitasyon ve kamu yatırımları planlanmalı. Ama bu paketlerin de “Ankara'da hazırlayalım, Zonguldak'a duyuralım” anlayışıyla değil, Zonguldak'ta birlikte tasarlanması gerekiyor.

Zonguldak'ta bununla ilgili gerçekten güzel, güçlü bir sivil örgütlenme var bence. İnsanlar meseleyi yakından takip ediyor, gerçekten takipçisi oluyorlar. Bunu değerlendirmek ve dikkate almak çok kıymetli. Adil geçişin başarısı da aslında bir santralin kapandığı gün değil, o günün sonrasında insanların yaşam koşullarına ne olduğuyla ölçülebilecek bir husus bence.

E.C.: Evet, adil geçiş ve kömürden çıkış dedin. Türkiye'nin alternatif olarak gördüğü nükleer enerji de var. Akkuyu'daki ilk reaktörden bu yılın sonunda ya da önümüzdeki baharda ilk elektriğin üretilmesi bekleniyor. Hükümet, nükleer enerjiyi net sıfır yolunda temiz bir çözüm olarak sunuyor. Siz ise Yeşil Kamp deklarasyonunda “Nükleer ne karbonsuz ne de temiz” diyorsunuz.

Burada merak ettiğim bir şey var. IPCC'nin hesaplamalarına göre nükleer enerji, bütün yaşam döngüsü boyunca kilovatsaat başına yaklaşık rüzgâr enerjisi kadar karbon salımına neden oluyor. Siz bu veriyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizi nükleer enerji konusunda bu kadar temkinli yapan nedir? Özellikle karbon salımının ötesinde hangi riskleri ve sorunları görüyorsunuz?

Ö.D.: Şöyle bir ayrım yapalım mesela: Nükleer enerji santralleri, işletme sırasında kömür santralleri gibi doğrudan karbon salmıyor. Bu nedenle uluslararası iklim tartışmalarında da düşük karbonlu seçeneklerden biri olarak ele alınıyor. Ancak düşük karbonlu olması, otomatik olarak risksiz, düşük maliyetli ya da ekolojik açıdan sorunsuz olduğu anlamına gelmiyor. Uranyum madenciliği, santralin inşası, yakıt tedariki, radyoaktif atıkların uzun dönemli yönetimi, yüksek yatırım maliyetleri ve büyük ölçekli güvenlik risklerinin de birlikte değerlendirilmesi gerekiyor.

Bu anlamda Yeşil Düşünce Derneği olarak uzun zamandır nükleer enerjiye neden karşı olduğumuz ve neden aslında “yeşil değildir” dediğimiz üzerine pek çok çalışma yaptık. Aktif kampanyalar da yürüttük.

Bir yandan aklıma ilk olarak dernek üyelerimizden Pınar Demircan geliyor. Kendisi de yakın zamanda Green European Journal'da, yani Yeşil Avrupa Dergisi'nde bununla ilgili son çalışmasını yaklaşık bir hafta önce yayımladı. O çalışmaya da bakılabileceğini söyleyebilirim. Bir yandan nükleerden sonra kömürdeki durum da çok açık aslında. Yüksek sera gazı salımı, hava kirliliği, sağlık sorunları ve ekolojik tahribat maliyetleri var. Üstelik enerji güvenliğini yalnızca bir ülkenin kendi sınırları içinde elektrik üretebilmesine indirgemek de yanıltıcı. İthal yakıtlar, merkezi tesisler, dış finansmana bağımlılık ve fiyat oynaklığı da enerji güvenliğinin bir parçası. Bizim İklim Ağı'nda Haziran ayında yaptığımız çağrıda fosil yakıtlardan adil çıkışı enerji güvenliğiyle birlikte ele almamızın nedeni de buydu.

Şimdi hem nükleer enerjiden, hem de biraz kömürden bahsettim aslında. Ama alternatif hikâyeyi yalnızca kömür yerine rüzgâr ve güneş enerjisi kullanmak olarak da anlatmıyorum. Elektrik tüketimini gereksiz biçimde artırmayan verimlilik politikalarının geliştirilmesi, binaların iyileştirilmesi, şebekelerin güçlendirilmesi, depolama ve talep yönetiminin geliştirilmesi ve uygun yer seçimiyle yenilenebilir enerji üretiminin yaygınlaştırılması gerekiyor. Ayrıca üretimin kim tarafından yönetildiği, maliyetin kimlere yüklendiği ve yerel halkın söz hakkı da önemli burada.

Burada anlatılması gereken hikâye, bir yandan enerjiyi yalnızca daha fazla üretilecek bir meta olarak gören anlayıştan, herkesin erişebileceği güvenilir bir kamusal hizmet olarak ele alan anlayışa geçmek olabilir diye özetleyebilirim.

Image
""
E.C.: Programın son dakikalarına gelirken son bir küçük sorum var. Zonguldak raporunda bir nokta dikkatimi çekti. Gençler, adil geçiş tartışmalarında kullanılan dili çoğu zaman teknik ve kendilerine yabancı bulmuşlar. Siz de COP31 öncesinde bir “COP31 Sözlüğü” serisi başlattınız. NDC, yani Ulusal Katkı Beyanı gibi kavramları, “Anlamadan parçası olamam” diyerek sadeleştiriyorsunuz. Yeşil Kamp deklarasyonunda da gençlerin geleceğin değil, bugünün öznesi olduğunu yazdınız.

Birkaç gün sonra Antalya'da on binlerce delege, kısaltmalarla dolu bir dil konuşacak. Sence iklim politikası neden hâlâ bu kadar uzman diliyle konuşuluyor? Bu dil kimi masanın dışında bırakıyor?

Ö.D.: Evet, iklim politikalarının dili gerçekten ciddi bir katılım sorunu yaratıyor. NDC, Just Transition Work Programme gibi kavramlar, bir yandan uluslararası politikalarda İngilizce olarak da kullanılıyor. Hem Türkçe hem İngilizce kısaltmalar, müzakereciler için ortak bir teknik dil sağlayabiliyor. Bu dilin bütünüyle gereksiz olduğunu söyleyemem ama açıklanmadan kullanıldığında, iklim krizinden doğrudan etkilenen ve meselenin muhatabı olan pek çok insanı tartışmanın dışına itiyor.

Meselenin iki boyutu var bence. İlki erişilebilirlik. Bir genç veya kömür bölgesinde çalışan bir işçi, iklim politikasına ilişkin bir metni anlamakta zorlandığında önerilen planın kendi yaşamını nasıl değiştireceğini değerlendiremiyor.

İkincisi de güç ilişkisi. Yani kavramların anlamını yalnızca küçük bir uzman grubunun belirlediği bir süreçte, hangi sorunların müzakere edileceği ve kimlerin sözünün geçerli sayılacağı da daralabiliyor. Bilgiye erişim, karar hakkının ön koşulu hâline geliyor.

Burada Zonguldak araştırmasında bahsettiğim gibi, gençlerin bu tartışmalara katılımını görünür kılmak bu açıdan değerli aslında. Gençler yalnızca gelecekte etkilenecek bir grup değil, bugünkü planlamanın aktörleri olmalı. Biz bunu 2026 Yeşil Kamp deklarasyonunda da özellikle vurguladık: “Gençler iklim mücadelesinin gelecekteki değil, bugünkü özneleri.” Sadece sunum izlemek veya sembolik bir oturumda konuşmak, katılım için yeterli değil. Görüşlerinin kararlara nasıl yansıdığını da görebilmeliler.

Burada İklim Ağı'nın kavramları sadeleştiren çalışmalarına da bu açıdan bakıyorum. Mesela NDC'yi yalnızca “Ulusal Katkı Beyanı” diye çevirmek yetmiyor. Bunun, “Bir ülke sera gazı salımlarını ne ölçüde ve hangi tarihe kadar azaltmayı taahhüt ediyor?” sorusuna karşılık geldiğini açıklamak gerekiyor. Adil geçiş planını da yalnızca teknik bir rapor olarak değil, “İşim, gelir güvencem, yaşadığım kent ve çocuklarımın geleceği nasıl etkilenecek?” sorularıyla ilişkilendirmek gerekiyor. Ama burada sadeleştirmek, meseleyi daha kolay bir slogana dönüştürmek anlamına gelmiyor. Veriyi saklamadan, belirsizliği gizlemeden ve hakikatle bağını koparmadan anlatabilmek gerekiyor.

Bunun yanı sıra mesele sadece dil de değil. Mesela toplantı saatleri, erişilebilir mekânlar, dil desteği, yol masrafları ve örgütlenme özgürlüğü gibi somut koşullar da katılımı belirliyor. İnsanların bu meseleleri yalnızca anlamakla kalmayıp karar süreçlerini de etkileyebilmesi gerekiyor. Bence iklim alanında çalışan herkesin bu konuda biraz öz eleştiri yapması ve süreçlerin katılımcılığını artırmak için neler yapılabileceği üzerine düşünmesi gerekiyor. Özetle, katılımın sınırlarını biraz daha genişletmeye yönelik bir anlayış geliştirmemiz gerektiğini söyleyebilirim.

E.C.: Çok teşekkürler Özge. 

Apaçık Radyo'da Gelecek Ekonomileri ve Sosyal Girişimcilik programını dinlediniz. Konuğumuz Yeşil Düşünce Derneği Yeşil Ekonomi Proje Koordinatörü Özge Doruk'tu. Kendisiyle COP31 öncesinde yeşil boyamayla gerçek dönüşüm arasındaki farkı, adil geçişi ve iklim politikalarının dilini konuştuk.

Programımızı tekrar dinlemek isterseniz Apaçık Radyo'nun mobil uygulamasını ve web sitesini ziyaret edebilirsiniz. Tüm ekibimize içtenlikle teşekkür ederiz. Gelecek hafta bir başka konuğumuzla görüşmek üzere. Hoşçakalın.

Benzer İçerikler

İklim Mücadelesinde Gençlerin Sesi: Adil Bir Gelecek Mümkün mü?
21 Ekim 2026
Iraz Şimşek Güneş, Erdem Cansızoğlu, Baran Örnek
Madencilikten İklim Mücadelesine: Adil Geçiş Mümkün mü?
27 Ekim 2026
Suda Sim Meriç, Tuna Emren, Özdeş Özbay, Abdülkadir Şimşek
"Adil olmayacaksa olmasın"
22 Temmuz 2026
Suda Sim Meriç, Tuna Emren, Özdeş Özbay, Elif Cansu İlhan
  -     
● Canlı Yayın
—
Şimdiki
—
Sıradaki
—
Sıradaki
—
Sıradaki