Madencilikten İklim Mücadelesine: Adil Geçiş Mümkün mü?
Onarım Çağı'nda Suda Sim Meriç, Tuna Emren ve Özdeş Özbay, DİSK'e bağlı Dev Maden-Sen'in sendika uzmanı Abdülkadir Şimşek ile kömürden çıkış sürecinde adil geçişin nasıl sağlanabileceğini; maden işçilerinin istihdam güvencesini, kömür havzalarındaki çevresel ve toplumsal sorunları, sendikaların karar alma süreçlerine katılımını ve COP31 öncesinde Türkiye'de adil geçiş politikalarının geleceğini konuşuyorlar.
Suda Sim Meriç: Yeryüzünü onarmanın imkanlarını konuştuğumuz Onarım Çağı'na hoşgeldiniz. Ben Suda Sim Meriç.
Tuna Emren: Ben Tuna Emre.
Özdeş Özbay: Ben Özdeş Özbay.
S.S.M.: Teknik masada da Dila Yılmaz bize destek veriyor. Aynı zamanda bu programa destek veren Emine Öz'e de çok teşekkür ederiz. Bildiğiniz üzere bir süredir programımızda Türkiye'deki sendikaları, iklim kriziyle işçi sınıfı arasındaki ilişki çerçevesinde ele alıyoruz. Sendikalardan konuklar alıyor, sendikaların bu konudaki faaliyetlerini ve planlarını konuşuyoruz. Bugün de DİSK'e bağlı Dev Maden-Sen'den Abdülkadir Şimşek konuğumuz. Kendisi Dev Maden-Sen'de sendika uzmanı ve aynı zamanda sendikanın adil geçişe ilişkin çalışmalarını yürütüyor. Hâlihazırda maden işçilerinin sınıf yapısı ve bilinçleri üzerine de yüksek lisans yapıyor. Hoşgeldiniz Abdülkadir Bey.
Abdülkadir Şimşek: Hoşbulduk, merhabalar.
Ö.Ö.: Merhabalar, hoşgeldiniz.
T.E.: Hoşgeldiniz.
A.Ş.: Teşekkürler.
S.S.M.: Konuk olduğunuz için çok teşekkürler. Öncelikle bize biraz Dev Maden-Sen'i anlatın. Sendika nasıl örgütleniyor? Hangi bölgelerde çalışıyorsunuz? Sizden dinleyelim.
A.Ş.: Sendikamız maden işkolunda kurulu, 1959 yılında kurulmuş bir sendika. Hâlihazırda Türkiye'deki bütün maden bölgelerinde faaliyet yürütüyoruz. Bildiğiniz üzere madenciliğin çeşitli sektörleri var. Bunları metalik madenler, kömür ve kil grubu diye ayırabiliriz. Bunların tamamında faaliyet yürütüyoruz. Şu an üye sayımızın 2.500'e yakın olduğunu söyleyebiliriz. Onun haricinde, örgütlenme faaliyetlerinin yanında yetkili olduğumuz maden işletmeleri de var. Buralarda toplu iş sözleşmelerimiz (TİS) ve TİS görüşmelerimiz var.
T.E.: Toplu sözleşmeler.
A.Ş.: Evet, evet. Toplu sözleşmeler.
T:E.: “Adil Geçiş Öncesi Kömür Havzaları” başlıklı bir rapor yayımladınız. Burada kömür havzalarında yaşanan sorunları gözler önüne seriyorsunuz. Raporun belli başlı başlıkları var: mülksüzleştirme, işçi sağlığı ve iş güvenliği ihlalleri, yetersiz denetimler, çevresel etkiler, insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkiler gibi uzayıp giden bir liste söz konusu. Dolayısıyla önce çevresel etkilerden başlayalım dedik. Bize bu raporun saha çalışmalarından yola çıkarak çevresel açıdan öne çıkan bulguları kısaca anlatabilir misiniz?
A.Ş.: Rapor aslında 2023 yılında yayımlandı. Saha çalışması da 2023 yılında yapıldı. Sendikamız da bu süreçte ne yapabiliriz, bu işin neresinden tutabiliriz diye bir adım attı ve bu çalışmayı 2023 yılında gerçekleştirdik.
Ö.Ö.: Evet, biz de çok özür dilerim, çok sayıda sendikayla görüşüyoruz, bir kısmını konuk alabildik. Böyle bir çalışmayla nadiren karşılaştığımızı söylemeliyiz. Dev Maden-Sen de aslında bu alanın tam öznesi. Adil geçiş dediğimizde, fosil yakıtlardan çıkılacaksa kömür en başta terk edilmesi gereken alanlardan biri. Tabii burada çok sayıda insanın istihdamı söz konusu. Siz de hem üye sayınızı söylüyorsunuz hem de bu raporda sektördeki işçi sayısı yer alıyor. Belki biraz sonra ona da geliriz. Türkiye'de bir sendikanın bu konuda rapor hazırlamış olması bize de oldukça önemli geldi.
A.Ş.: Şöyle anlatayım size, muhtemelen Türkiye'de adil geçişe dair yapılan ilk çalışma bu. Tam bilemiyorum ama tüm sivil toplumu da dâhil edecek olursak en azından ilklerden biridir. Sendikal alanda ise ilk çalışma olduğunu söyleyebilirim. Sonrasında da benzer bir çalışma yapılmadığını düşünüyorum ama tabii tam emin konuşamıyorum ne yazık ki. O anlamıyla Türkiye'deki ilk çalışmalardan biri.
Bu rapor, Türkiye'de özellikle kömür madenciliğinin yapıldığı bölgelere yoğunlaşıyor. Çünkü adil geçiş dediğimiz kavram, uzun süredir üzerinde çalışılan, düşünülen ve aslında adımları atılan yeşil dönüşüm sürecini nasıl adil bir şekilde gerçekleştirebileceğimize odaklanıyor. Aslında sendikal hareketten doğmuş bir kavram. 1980'lerde ortaya çıkıyor. Yanlış hatırlamıyorsam Almanya'da çevre hareketleriyle madencilik alanındaki bir ihtilaftan doğuyor adil geçiş kavramı.
Dolayısıyla sendikamız da mevcut süreçte yeşil dönüşümü, kömürden ve fosil yakıtlardan çıkışı işçi sınıfının mümkün olduğunca aleyhine olmayacak, hatta lehine çevrilebilecek şekilde nasıl bir politikayla örgütleyebiliriz, buraya nasıl müdahale edebiliriz diye düşünüyor ve bunun adımlarını atıyor.
Bu rapor da dediğim gibi kömür bölgelerine odaklanıyor. Kapsamına baktığınızda Eskişehir, Kütahya Tavşanlı, Çanakkale, Silopi ve Muğla'da saha görüşmeleri yapılıyor.
Burada ortaya çıkan en kritik ve elzem sonucu aslında şöyle ifade edebiliriz: İşçi sınıfının, maden işçilerinin adil geçişten, yeşil dönüşümden, yani dünyanın ve Türkiye'nin de içinde bulunduğu iklim krizi nedeniyle gündeme gelen bu dönüşüm meselelerinden haberi yok. Ne yazık ki haberdar değiller.
Bu konuyu işçilere götürdüğümüzde bölgelere göre farklı anlayışlarla, farklı tepkilerle karşılaştık. Muğla'daki maden işçisi başka şekilde yaklaşıyor, Eskişehir'deki, Kütahya'daki maden işçisi başka şekilde düşünüyor ve ussallaştırıyor. Silopi'deki maden işçisi ise farklı şekilde ussallaştırıyor.
Gerçekten adil bir geçişin sağlanabilmesi için her şeyden önce bölgesel ve sektörel farklılıkları göz önünde bulundurarak, işçilerin çıkarlarını koruyarak bu süreci nasıl yönlendirebiliriz sorusu en temel sorulardan biri olarak karşımıza çıkıyor.
Öte yandan maden işçilerinin adil geçişe ve yeşil dönüşüme dair bilgilerinin olmayışı aslında onların eksikliğinden değil, kimsenin gidip kendilerine "Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?" diye sormamasından kaynaklanıyor.
Sendikamızın da politika geliştirirken en temel hedeflerinden biri, maden işçilerinin sesini adil geçişin ve yeşil dönüşümün tartışıldığı bütün alanlara taşıyabilmek.
Zaten bu süreç adil olacaksa nasıl adil olacağını maden işçilerine sorduğumuzda, onlardan aldığımız cevaplar çerçevesinde bunu tahlil edebilir ve ortaya koyabiliriz.
Dolayısıyla önümüzdeki süreçte maden işçilerinin, hatta sadece maden işçilerinin değil, Türkiye işçi sınıfının tamamının bu tartışmalara ve sürecin bütününe karar verici olarak katılması, bu sürecin tırnak içerisinde "adil" olabilmesi açısından önümüzde duran en temel mesele diye düşünüyoruz.
Sizin de söylediğiniz gibi farklı tepkiler oluyor. Sendikaların bir kısmı bu geçişe tamamen karşı, hatta iklim inkârcılığı diyebileceğimiz bir noktada duruyor. "Bizim sendikal olarak asıl görevimiz istihdamı bu hâliyle korumaktır" diyorlar. Bazı sendikalar ise bu geçişin kaçınılmaz olduğunu düşünüyor. Çünkü küresel ısınmanın da günün sonunda en büyük bedelini doğrudan işçi sınıfı ödüyor.
En son İstanbul'da yaşanan sel felaketinde hayatını kaybedenlerin çoğunun işçi olduğunu düşünecek olursak, madenlerdeki çalışma koşullarının kötülüğü de aslında birçok maden bölgesinde başka istihdam alanının kalmamış olmasının bir sonucu. Özellikle Soma faciasından sonra bu çok sık dile getirilmişti. Zeytinlikler kesiliyor, başka tarım alanı kalmıyor vesaire.
Şimdi bütün bunlara baktığımızda, Türkiye'deki iklim hareketi Türkiye'nin somut bir kömürden çıkış programı ilan etmesini istiyor. COP'ta böyle bir şey olacak mı, olmayacak mı göreceğiz.
Peki Dev Maden-Sen, bu rapordan yola çıkarak kömürden çıkış meselesinde adil geçiş açısından nasıl bir duruş sergiliyor?
A.Ş.: Şöyle aktarayım size. Evet, kömürden çıkış meselesi, dediğim gibi adil geçiş aslında tüm işçi sınıfını, tüm dünyayı ilgilendiren bir mesele ama madencilik sektörü açısından baktığınızda bir iş kaybı, istihdam kaybı anlamına geliyor. Özellikle fosil yakıtlardan, kömürden çıkış. Lakin burada şunun altını çizmek gerekiyor: İstihdam kaybı olacak ama nasıl bir istihdamı kaybedeceğiz, yerine nasıl bir istihdam koyacağız?
Şimdi buradaki mesele bizce şununla alakalı: İklim krizini daha soyut bir yerden ele aldığımızda, akademide bunun Antroposen ve Kapitalosen diye iki kavram çerçevesinde tartışıldığını görüyoruz. Antroposen bunu daha çok insan faaliyetleriyle ilişkilendirirken, 2000'li yıllardan itibaren ortaya çıkan Kapitalosen kavramı, bunun aynı zamanda bölüşümle ilgili bir mesele olduğunu ortaya koyuyor. Yani eğer karbon emisyonundan, çevresel etkilerden bahsedeceksek buradaki sorumluluğun eşit paylaştırılamayacağını, sermaye tarafının daha fazla sorumluluk taşıdığını ve hesap vermesi gerektiğini ortaya koyan bir kavram.
Ö.Ö.: Burada dinleyenler açısından bir açıklama yapayım. Antroposen, insan çağı anlamına geliyor. Çağlar aslında fiziksel dönüşümler üzerinden tanımlanıyordu. Mesela buzul çağı, küçük buzul çağı gibi. Bir süredir insanın da fiziksel olarak yıkıcı bir faktör hâline gelmiş olmasından dolayı buna Antroposen diyenler var. Bir de buna karşı, "Hayır, insan değil, aslında kapitalizm, sanayi ve kâr temelli üretimdir" diyen başka bir anlayış var. Kapitalosen de bu anlama geliyor. Evet, buyurun, kusura bakmayın.
A.Ş.: Dolayısıyla kömürden çıkış ve istihdam kaybı meselesi, aslında iklim krizinin faturasıyla ilgili. Bu faturayı kime keseceğiz? Asıl soru bu. Kömürden çıkış meselesinin müzakere edildiği, bu faturanın kime kesileceğinin konuşulduğu masalarda maden işçileri olmazsa elbette bundan birinci derecede etkilenen kesim yine maden işçileri olacaktır.
Ancak burada bu faturayı ödeme sorumluluğunun birinci derecede maden işletmelerine, maden işverenlerine ait olduğunu düşünüyoruz. Çünkü bu süreçte asıl sorumluluk onlarda. Dolayısıyla sürecin madencilerin lehine ilerlemesi, istihdam kaybının başka sektörlerde yaratılacak iş olanaklarıyla telafi edilmesi gerekiyor.
Bizim açımızdan, çevresel etkiler de değerlendirildiğinde, madencilerin zor durumda kalmaması, yeni istihdam alanlarının yaratılması ve bu alanların sendikalı, güvenceli, örgütlü olması koşuluyla kömürden çıkış gayet mümkün görünüyor.
Çünkü çevresel etkileri değerlendirdiğimizde dünyaya ve gelecek nesillere ciddi zararlar veren, dünyayı yaşanamaz bir noktaya doğru götüren bir süreçten bahsediyoruz. Karbon salımının ve iklim krizinin mutlaka önüne geçilmeli. Ama bunun önüne geçilirken asıl bedeli ödemesi gerekenler maden işçileri değil, sermayedir. Bizim bakış açımızı bu şekilde ifade edebiliriz.
Dolayısıyla kömürden çıkışın bizim açımızdan olumsuz bir anlamı yok. Ama kömürden çıkış hangi koşullarda, nasıl olacak? Kimler işlerini kaybedecek? İşini kaybeden insanlar daha sonra nasıl istihdam edilecek? Bize göre asıl mesele bu.
Ö.Ö.: Evet. Şimdi yayımladığınız raporda Türkiye'de yaklaşık 220 bin maden işçisi olduğunu söylüyorsunuz. Bunların yaklaşık 47 bini kömür madenlerinde çalışıyormuş. Bu tabii doğrudan maden işçilerini ifade ediyor. Bir yandan çok ciddi bir sayı ve bu insanların hiçbir hak kaybına uğramaması gerektiği, Dev Maden-Sen olarak sizin de savunduğunuz konulardan biri. Zaten bütün dünyada sendikaların dile getirdiği de bu. İstihdam korunmalı, farklı alanlara geçilecekse de bu insanların, sendikaların ve işçilerin doğrudan katılımıyla nasıl istihdam edileceklerine karar verilmeli.
Özellikle kırsal bölgelerde madencilik, yalnızca ücretli çalışmadan ibaret değil; ailelerin tarım ve hayvancılıktan elde ettiği gelirlerle birlikte şekillenen bir geçim düzeninin de parçası. Sizin de bahsettiğiniz gibi farklı bölgelerde kültürel ve tarihsel farklılıklar var. Madenlerdeki çalışma koşulları da farklılaşıyor.
Bu anlamda, bir yandan işçilerin geçimini güvence altına alırken diğer yandan kömür havzalarında tarımı, hayvancılığı ve yerel ekonomiyi yeniden güçlendirecek nasıl bir dönüşüm planı ortaya konabilir?
Yani bu rapor, anladığım kadarıyla daha çok adil geçiş öncesindeki mevcut durumun resmini çekiyor, değil mi? Bulunduğumuz koşullar bunlar, diyor. Buradan sonrası da önemli tabii ki.
Şu anda COP31'de de biliyorsunuz, adil geçiş mekanizmalarının kurulması bekleniyor. Bu mekanizmalar Türkiye'de de henüz kurulmuş değil. Ama Dev Maden-Sen olarak en azından mevcut durumun resmini çektiniz. Buradan hareketle, kömür madenlerinde çalışan işçilerin mağdur olmaması için nasıl bir dönüşüm planı hazırlanabileceğini öngörüyorsunuz?
A.Ş.: Şimdi şöyle, bahsettiğiniz üzere madencilik sektörü çoğunlukla kırsal alanlarda, hatta görece gelişmemiş kırsal alanlarda yoğunlaşıyor. Dolayısıyla madencilikle beraber tarımsal faaliyetlerden, çeşitli küçük işletmelerden ama asıl olarak tarım sektöründen bahsedebiliriz.
Madencilik şöyle tanımlanabilir zannımca: Çam ağacı gibidir, altında ot bitirmez. Dolayısıyla madenlerin varlığı bugüne kadar tarımı da tehdit eden bir yerdeydi. Raporda da bundan bahsediyoruz. Kütahya Tavşanlı örneğinden yola çıkarsak orada şöyle bir durum var: Kütahya Tavşanlı'da 13 köy istimlak altında. Bugün itibarıyla tarım arazisi yok. Kütahya Seyitömer Belediyesi'nin kendi binası bile istimlak alanı içerisinde.
Dolayısıyla madenden, kömürden çıkış aslında beraberinde hem toplumsal anlamda hem de tarım alanları açısından ciddi bir rehabilitasyonu gerektiriyor. Yani "Kapattık, bitti" diyerek olabilecek bir iş değil.
Bu raporu hazırlarken temel motivasyonlarımızdan biri de sürece dair o fotoğrafı çekip bunu politika üretmenin dayanağı, temeli olarak kullanmaktı. Lakin biz bu raporu 2023 yılında yayımladık. 2021 yılında Meclis Paris Anlaşması'nı onayladı. Bugün COP31'e doğru gidiyoruz ama hâlâ bakanlığın açıkladığı bir strateji ne yazık ki ortada yok.
Kömürden çıkışla beraber değerlendirebileceğimiz başat sektör aslında tarım sektörü. Tarımı nasıl kuvvetlendirebiliriz sorusu etrafında şekillenecek alternatifler ve çözümler, özellikle Silopi, Sivas Kangal, Tavşanlı, Kütahya, Soma ve Muğla gibi kömür bölgelerinde başat alternatif olarak ortaya çıkıyor gibi duruyor.
Ama bunun haricinde tabii ki Muğla'yı ele aldığınızda turizmden de bahsetmek mümkün. Dolayısıyla kömürden çıkış, "Kapattım, bitti, oldu" şeklinde değil, oradaki madenciye "Buradan sonra burada ne yapılabilir?" diye sorduğunuzda, başta söylediğim gibi, cevap oradan gelecektir.
Avrupa'da bunun örnekleri var, bunları konuşmak da mümkün elbette. İşte madencilere emekli aylığı bağlayıp onları emekli ederek geçimlerini sağlamaları gibi. Lakin burada bazı sıkıntılar ortaya çıkabilir. Türkiye'deki emekli maaşlarının durumu zaten ortada. Emekliler zaten geçinemiyor.
Ö.Ö.: Bu şekilde hiçbir işçiyi ikna etmek mümkün değil.
A.Ş.: Kesinlikle. Şöyle söyleyeyim, işçiyi ikna etseniz dahi işçi çalışmak zorunda kalacak. Şimdi emekli edilmiş bir insanın çalışması, kayıt dışı istihdamın büyümesi anlamına geliyor. Bu, her anlamda, sendikal haklar açısından da büyük bir sıkıntı. Sigortalı olamadıkları için zaten yasal olarak işçi ya da çalışan vasfında geçmeyecekler. Her anlamıyla Türkiye'ye zarar verebilecek bir durum.
Böyle çözümlerin tartışıldığını duyuyoruz ama bugün Türkiye'de yaklaşık 50 bin kömür işçisinden bahsedebiliriz. Termik santrallerde, enerji işkolunda çalışan işçilerle beraber bu rakamın 100 bine dayandığını söyleyebiliriz. Aileleriyle beraber hesap ettiğimizde 400-500 bin kişilik bir nüfustan bahsediyoruz.
Şimdi burada kömürden çıkışı oldubittiye getirmek, aynı zamanda termik santrallerden çıkmak, termik santralleri kapatmak anlamına geliyor. Zaten Kangal'da, Soma'da hâlihazırda büyük sıkıntılar var. Böyle bir durum gerçekleştiğinde muhtemelen 500 bin kişinin bir yerden başka bir yere göç etmesi anlamına gelecek.
Peki Türkiye'nin böyle bir iç göçü kaldırabilecek durumu var mı? İşte bugün DİSK-AR'ın yeni İşsizliğin Görünümü Raporu yayımlandı. Şu an geniş tanımlı işsizlik yüzde 31'e dayanmış durumda. 13 milyona yakın işsizden bahsediliyor. Şimdi 500 bin kişi daha, özellikle kentsel alanlarda böyle bir nüfusu kaldırabilecek ne bir ekonomi ne de başka bir altyapı veya istihdam seçeneği var ortada.
Dolayısıyla kömürden çıkışı tartışacaksak bunu alternatiflerle beraber ortaya koymak durumundayız.
Şimdi COP31'e doğru gidiyoruz. Dediğim gibi, raporu 2023 yılında yayımladık, üzerinden üç sene geçti. 2021'de Meclis'te Paris İklim Anlaşması kabul edildi. Ortada hâlâ bir strateji yok.
Öte yandan COP31'de bizim de Yeşil Alan'da bir sunumumuz var. Raporumuzun sunumunu orada gerçekleştireceğiz. Elbette bir beklenti içerisindeyiz ama umutlu da değiliz. Açıkçası COP31'den Türkiye açısından bir strateji çıkabilecekmiş gibi bir izlenim oluşmuyor bizde. Çünkü bir hazırlık var ama ne yazık ki ortaya çıkmış bir sonuç yok. Süreç çok yavaş ilerliyor gibi görünüyor.
Dolayısıyla acilen sendikaların dâhil olduğu, maden işçilerinin sözlerini söyleyebildiği, karar alma mekanizmalarında maden işçilerinin de bulunduğu bir kurul ya da komisyon, artık adına ne diyeceksek, oluşturulmalı. Adil geçiş ya da kömürden çıkış meselesi burada müzakere edilmeli. Bu süreci oldubittiye getirmeden, gerçek alternatifler ve çözümler yaratarak yürütmek zorundayız. Başka türlü mağduriyetlere yol açabilecek bir yere doğru gidiyoruz.
Hâlihazırda Türkiye'nin içinde bulunduğu ekonomik koşullardan dolayı Soma'da, Kangal'da, bütün maden bölgelerinde ve termik santral bölgelerinde zaten çeşitli sıkıntılar var. İşçiler zaten ücretlerini alamıyor, güvencesiz çalışıyor. Bir de bunun üzerine ani bir kararla, oldubittiye getirilerek kömürden çıkış ve kapatma meselesi ortaya çıkarsa buradaki durum dayanılmaz bir hâle gelir.
T.E.: Tabii. Ben de tam COP31'e gelecektim. COP31'e sayılı günler kaldı. Ayrıca COP31'den iki gün önce başlayacak ve bir buçuk gün sürecek olan TÜED'in Enerji Demokrasisi Zirvesi düzenlenecek.
Ö.Ö.: COP31'den önce değil aslında, COP sırasında.
T.E.: Sırasında.
Ö.Ö.: Halkların İklim Zirvesi öncesinde.
T.E.: Halkların İklim Zirvesi öncesinde. Evet, sürekli karışıyor. Bir de Halkların İklim Zirvesi var. Ayrıca Halkların Yürüyüşü dediğimiz büyük bir yürüyüş bekliyoruz. Dev Maden-Sen olarak bu alternatif zirvelere hazırlanıyor musunuz? Katılacak mısınız? Sizin tarafınızda şu anda nasıl bir süreç yürütülüyor?
A.Ş.: Şöyle söyleyeyim, TÜED için bize bir çağrı gelmedi. Dolayısıyla orada gözlemci olarak bulunmayı düşünüyoruz, bulunmak istiyoruz. Ancak dediğim gibi, bir çağrı gelmediği için TÜED'in doğrudan katılımcısı değiliz. Onun haricinde Halkların İklim Zirvesi'nde de gözlemci olacağız. Oradaki etkinliklerde mutlaka bulunacağız.
T.E.: Yürüyüşe katılacak mısınız?
A.Ş.: Yürüyüşe katılma konusunda şu an için alınmış bir kararımız yok. Ama dediğim gibi, COP31 hazırlıkları da henüz devam ediyor. COP31 derken 9-20 Kasım arasındaki sürecin hazırlıkları bizim açımızdan sürüyor. Dolayısıyla bu süre içerisinde netleşecektir. Şu an alınmış bir kararımız yok.
Ö.Ö.: Şimdi TÜED aslında uzun zamandan beri özellikle enerji sendikaları arasında örgütlenerek başlamıştı. Birçok sendikaya kapısını açtı. Türkiye'de zaten henüz üye olan bir sendika yok. TÜED'in kurucularından Sean Sweeney ile biz de yakın ilişki içerisindeyiz. TÜED'in açılımı Türkçede Enerji Demokrasisi İçin Sendikalar. Hatta TUNA da katılımcısı olacak.
Uluslararası üçüncü konferanslarını Antalya'da yapmaları aslında bütün sendikalar için bir fırsat. Çünkü TÜED bu alandaki en deneyimli sendikal oluşumlardan biri. Enerji demokrasisini konuşurken tam da sizin bahsettiğiniz neoliberal geçiş projelerine karşı kamusal yolu tartışacaklar.
Yani bu geçiş bir kere çok hızlı olmalı çünkü iklim krizi giderek derinleşiyor. Ama bunun bedeli işçilere ödetilmemeli. Bunun yolu da neoliberal bir geçiş programı değil, kamuyu devreye sokarak bu alanda kamusal istihdamı öne çıkarmak. Bu anlamıyla TÜED'e katılımın önemli olduğunu düşünüyoruz biz de.
Siz de gözlemci olarak katılacağınızı söylediniz. Bu zirvede Türkiye'den birçok sendika yer alacak. Bunlardan birinin de Dev Maden-Sen olduğunu anlıyoruz. Üstelik bu konuda daha önceden bir rapor hazırlamış, uzun süredir çalışan bir sendikasınız.
COP sırasında da aktif olacağınızı söylüyorsunuz. Bir yandan TÜED'de olacaksınız, bir yandan da Halkların İklim Zirvesi'ne bir şekilde katılacağınızı anlıyorum.
Çok az zamanımız kaldı, bir iki dakikamız var. O yüzden özetle şunu soralım: Hem alternatif zirvelerin hem de COP31'in Antalya'da düzenlenmesi, Türkiye'de sendikalar ve özellikle iklim meselesine dair bir şeyler yapmak isteyen sendikalar açısından nasıl bir fırsat sunuyor?
A.Ş.: Aslında az önce de belirttim, bu COP31'den beklentimiz var ama ne yazık ki umutlu değiliz. Özellikle COP31'i kastederek söylüyorum bunu.
COP31'in Türkiye'de olması, geniş anlamda bu konunun tartışıldığı bir zemin oluşturdu. Biz de son zamanlarda çeşitli çalıştaylara, konferanslara katılıyoruz. Buralarda çokça tartışma yapılıyor. Bunun zeminini hazırlayan da aslında COP31'in Türkiye'de olması. Bu anlamıyla olumlu bir katkısı var.
Ancak kamunun bir yol haritası ortaya koyması ve bu yol haritasını hangi paydaşlarla hazırlayacağı sorusunun net bir cevabı olmadığı için ne yazık ki soru işaretleri var. Burada ulusal adil geçiş stratejisinden bahsediyorum. Bizim açımızdan baktığımızda bize herhangi bir çağrı gelmedi. Muhtemelen raporumuzu da değerlendirmediler. Bizden böyle bir talepte bulunmadılar.
Dolayısıyla bu ulusal adil geçiş stratejisini neye göre belirliyorlar? Buradaki paydaşlar nasıl belirlenecek? Bunların hepsi aslında soru işareti olan meseleler.
COP31 bir tartışma zemini oluşturuyor, bir potansiyel yaratıyor. Ama kamunun kafasındaki yol haritası netleşmeden ya da kamu dönüp sendikalara "Bu nasıl olabilir?" diye sormadan alacağı her kararın aslında altı boş kalıyor.
Şimdi kısaca bir şeyden daha bahsedeyim. Katıldığımız çalıştayların hemen hepsinde şöyle bir söz dolaşıyor ortada: "Beyaz yakalılara adil geçiş ya da yeşil dönüşümle ilgili eğitimler verebiliyoruz ama mavi yakalılara veremiyoruz."
Peki neden veremiyorsunuz? Bu soruyu sorduğunuzda aslında meselenin muhatap alınmakla ilgili olduğunu görüyorsunuz. Mavi yakalılara ne düşündüklerini soruyorlar mı ki onlara eğitim verebilsinler?
Burada mavi yakalıların ya da maden işçilerinin özne olmaktan çıkarılıp nesneleştirildiği her süreç, onlar tarafından bir retle, bir reddedişle karşılaşıyor.
Dolayısıyla burada en acil, en elzem yapılması gereken şey, maden işçisini ya da Türkiye işçi sınıfını muhatap almak ve bu sürecin bir bileşeni hâline getirmek. Çünkü bu dönüşümün faturasını ödeme ihtimali en yüksek olan kesim, Türkiye'de işçi sınıfı ve özellikle maden işçileri.
Dolayısıyla muhatap da onlar olmalı, özne de onlar olmalı. Eğer bu dönüşüm gerçekten adil olacaksa muhatap belli. Onların sözlerini söyleyebilmeleri ve karar alma mekanizmalarında yer almaları gerekiyor.
Ö.Ö.: Evet, COP zirvesinde beklenen adil geçiş mekanizmasının küresel ölçekte kurulması, ulusal düzeyde de bir zorunluluk olarak karşımıza çıkıyor. Bu anlamıyla önemli diyelim. Süremizin de sonuna geldik, hatta aştık. Hızlıca çıkmamız gerekiyor.
S.S.M.: Çok teşekkürler Abdülkadir Bey. Çok güzel noktalara değindik. Konuğumuz olduğunuz için tekrar teşekkür ederiz. Evet, bu hafta Dev Maden-Sen'den sendika uzmanı Abdülkadir Şimşek konuğumuzdu. Haftaya saat 16:00'da görüşmek üzere. Hoşçakalın.
T.E.: Hoşçakalın.
Ö.Ö.: Hoşçakalın.
Benzer İçerikler
İklim Krizi, Adil Geçiş ve Sendikaların Rolü
Suda Sim Meriç, Tuna Emren, Özdeş Özbay, Kıvanç Eliaçık
“İklim Krizine Karşı Dönüşüm, İşçi Sınıfının Gündelik Hayatını da İyileştirmeli”
Özdeş Özbay, Tuna Emren, Suda Sim Meriç, Eyüp Özer
"Adil olmayacaksa olmasın"
Suda Sim Meriç, Tuna Emren, Özdeş Özbay, Elif Cansu İlhan
Tarladan Ormana: İklim mücadelesinin emek cephesi
Suda Sim Meriç, Tuna Emren, Özdeş Özbay, Serap Baysal, Bahadır Tamer