İklim Krizi, Adil Geçiş ve Sendikaların Rolü
Onarım Çağı'nda Suda Sim Meriç, Tuna Emren ve Özdeş Özbay, uzun yıllar Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu'nda (DİSK) Uluslararası İlişkiler Müdürü olarak görev yapmış olan ve "Orta Doğu'da İşçiler ve Sendikal Hareket" kitabının yazarı Kıvanç Eliaçık ile Türkiye’de sendikaların iklim krizine ve adil geçişe yaklaşımını; COP31, Halkların İklim Zirvesi ve Enerji Demokrasisi İçin Sendikalar etrafında yürütülen hazırlıkları konuşuyorlar.
Tuna Emren: Yeryüzünü onarmanın imkanlarını konuştuğumuz Onarım Çağı'na hoşgeldiniz. Ben Tuna Emren.
Suda Sim Meriç: Ben Suda Simmeriç.
Özdeş Özbay: Ben Özdeş Özbay.
T.E.: Teknik masada da Dila Yılmaz bize destek veriyor ve bugün stüdyoda bir konuğumuz var: Uzun yıllar Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu'nda (DİSK) Uluslararası İlişkiler Müdürü olarak görev yapmış olan, Orta Doğu'da İşçiler ve Sendikal Hareket kitabının yazarı Kıvanç Eliaçık bizimle. Merhaba Kıvanç, hoşgeldin.
Kıvanç Eliaçık: Merhabalar, hoşbulduk.
S.S.M.: Hoşgeldin.
K.E.: Hoşbulduk.
T.E.: Bugün Kıvanç’la, Kasım ayında Antalya’da yapılacak COP31’e giderek yaklaştığımız bu süreçte, Türkiye’de sendikaların iklim krizine ve adil geçişe nasıl yaklaştığını ve bu konuda neler yapıldığını konuşacağız.
Ö.Ö.: Evet, tekrar hoşgeldin Kıvanç. Uzun yıllardan beri bu iklim mücadelesi içerisinde yollarımız Kıvanç’la kesişiyor. Hatta çok ilginç bir şekilde, ben İsveç’te yüksek lisans yaparken Malmö’de Avrupa Sosyal Forumu, Dünya Sosyal Forumu gibi etkinlikler vardı. Kıvanç da o dönem DİSK üzerinden, sendikayı temsilen bunlara katılıyordu. Oralarda da denk geldiğimizi sonradan fark etmiştik. Fotoğraflarımız çıkmıştı falan ama o zaman tanışmıyorduk.
Mücadelenin hem emek mücadelesi içerisinde, hem de ekoloji ve iklim mücadelesi içerisinde Kıvanç Eliaçık. Şimdi seninle şu noktadan başlayalım diyoruz: Türkiye’de sendikalar... Evet, COP31 Antalya’da gerçekleşecek. Tabii sendikalar da bir yandan buna bir şekilde dahil olacaklar. Halkın İklim Zirvesi üzerinden veya doğrudan COP’a temsilci göndererek dahil olacaklar.
Geçmişteki kampanyalarımızı hatırlıyorum; sendikaları dahil etmek biraz zor oluyordu. Gerçi bunu Avrupa’da da anlatıyorlar. Geçtiğimiz hafta mesela Uluslararası Taşımacılık İşçileri Federasyonu’ndan Alana Dave konuğumuzdu ve Berlin örneğinden bahsediyordu. Toplu taşıma işçileri başlangıçta çok mesafeliler. Mesela, “Bize işlerimizi kaybettireceksiniz,” diyorlar. Onları kazanmaları ciddi bir vakit almış.

Sendikaların dünya genelinde ilgisi giderek artıyor. Türkiye’deki sendikaların durumunu sana sorarak başlayalım.
K.E.: Şimdi iyimser olmaya çalışarak, Türkiye’deki sendikalar ya da en azından bir bölümü, sendikacılığı, sendikal faaliyetleri sadece iş yeriyle, ücret artışıyla, ekonomik taleplerle sınırlı olarak düşünmeyip toplumsal hareketlerin bir parçası olarak davranıyorlar. Demokrasi, insan hakları, sosyal adalet mücadelelerinin bir parçası gibi davranıyorlar. Ekoloji mücadelesi de bunun bir parçası.
Biraz geçmişe gittiğimizde, bu işin belki arkeolojisini yaptığımızda, nükleer santrallere veya nükleer silahlanmaya karşı kampanyalarda, işte NKP gibi deneyimlerde sendikaları da görüyoruz.
Ö.Ö.: Nükleer Karşıtı Platform.
K.E.: Evet, Nükleer Karşıtı Platform gibi hareketlerde, kampanyalarda sendikaları görüyoruz. Sadece ücret meselesi değil; İstanbul Sözleşmesi ile ilgili, Filistin ile ilgili, hayvan hakları ile ilgili meselelerde, savaş karşıtı hareketlerde sendikaları görüyoruz. Geçmişe gittiğimizde NKP deneyiminde, çeşitli bölgesel doğa yıkımları ve barajlarla ilgili meselelerde sendikaları görüyoruz.
Sendikaların ekoloji hareketiyle bir rabıtası var. Ama bunun iş yeriyle bağlantısını biraz daha iyi kurmamız gerekiyor. Hatta artık bunu zorunlu bir şekilde kurmamız gerekiyor.
Şimdi farklı bir örnek vereceğim: Demin saydığım çevre meseleleri, kadın hakları, insan hakları meselelerinde olduğu gibi Türkiye’deki sendikalar göçmen haklarıyla, mülteci haklarıyla ilgileniyorlar. Bunu belki bir dış politika konusu olarak görüyorlar veya göçmenlerin, mültecilerin Türkiye’de yaşadığı sorunları görüyorlar. Göçmenlerin, mültecilerin Türkiye toplumuyla yaşadığı sorunları görüyorlar. Bunu bir araştırma konusu yapıyorlar.
Ama “İş yerinde göçmen, mülteci üyeniz var mı?” diye sorduğumuzda ilk cevap “Yok" oluyor. Ama listeden kontrol ettiğimizde, vatandaşlık numarası 99 ile başlayan çok sayıda Suriyeli veya başka ülkelerden gelen mültecinin, göçmenin toplu sözleşmeli iş yerlerinde bile üye olduğunu görüyoruz.
Ö. Ö: Bu meseleyi daha önce biraz ele almıştık biz de. Dünyadaki çeşitli sendikalar, eğer yasal olarak üye yapamıyorsa bile fahri üye almak gibi yöntemlere de başvuruyorlar. Yine hakkını savunuyor yani.
K.E.: Türkiye’de bu nokta uzamaz ve yavaş yavaş aslında iklim krizinin, ekoloji meselelerinin çalışma hayatına, çalışma koşullarına, iş yerinin içine etkisini bir an önce hissetmemiz ve bu konuda birtakım politikalar geliştirmemiz gerekiyor.

Şimdi, ekoloji hareketiyle böyle bir geçmişi var. Bir iki ilginç anekdot aktaracağım: Geçtiğimiz haftalarda Nairobi’de, Kenya’da bir toplantı oldu. Bütün Afrika kıtasındaki sendikaların üst örgütü olan Afrika Sendikalar Konfederasyonu, Antalya’ya hazırlık toplantısı yaptı. Çok iyi. Afrika sendikaları, “Antalya’da ne yapacağız, ne konuşacağız?” diye hazırlık yapmaya başladı. Henüz biz Türkiye’de sendikalar arası böyle bir toplantı gerçekleştirmedik.
Ö.Ö.: Bu arada o kadar makul ki bu. Çünkü COP31’in ana gündemlerinden bir tanesi adil geçiş mekanizmalarının oluşturulması. Yani böyle bir çıktı bekleniyor. Bu, COP30’da alınan bir karardı, Belém’de alınan bir karardı. Dolayısıyla tabii adil geçiş deyince hem Afrika ülkeleri gibi yoksul ülkeler, hem de işçiler kastediliyor.
K.E.: Bir de COP32 bir sonraki yıl Etiyopya’da. Afrika sendikaları COP32’ye ev sahipliği yapacak. Buna hazırlanıyorlar. Afrika sendikaları Antalya’ya hazırlanıyor. İki yıllık bir planları var. Bu biraz kara mizah gibi bir örnek.
Başka bir anekdot da şu olacak. Şimdi Türkiye’de Fridays for Future, İklim İçin Okul Grevi yaparken, bu konuda yürüyüşler, eylemler yaparken sendikaları davet ediyordu. Sendikalar da etkinliklerde ana konuşmacı olarak konuştular. 2019’da hatta, yurt çapında yaptığımız etkinlikte Birleşik Metal’den arkadaşlar çıkmıştı.
Bu mesela Avrupa’daki sendikacı arkadaşların bizi biraz kıskançlıkla aramasına neden oldu. İsveç’te sendikalar bu işe kadro ayırıyor, zaman ayırıyor, bütçe ayırıyor. Bu konuda bir politikaları var ama çocuklar, öğrenciler bizi yanlarına bile yaklaştırmıyorlar. Belçika’da çok büyük bir Avrupa yürüyüşü olmuştu aynı gün. Uluslararası sendika örgütleri bu yürüyüşe katılmak, düzenleme komitesine girmek, mitingde konuşmak istiyor ama konuşma fırsatı bulamıyorlar.
Bize biraz kıskançlıkla şunu sordular: “Nasıl oldu da siz İstanbul’da okul grevinde, iklim için grevde konuşabildiniz, nasıl kendinize yer bulabildiniz?”
Bir yandan böyle bazı eksiklerimiz var. Afrika sendikaları hazırlanırken biz henüz hazırlanamadık ama bazı avantajlarımız da var. Ön planda, toplumla bu konuda fikirlerimizi paylaşabilir hâldeyiz. Ama önümüzde kısa bir süre var, 10 hafta var. Antalya için kısa sürede çok iş yapmamız gerekiyor.
Ö.Ö.: Şimdi Türkiye’de, az evvel Almanya örneğini vermiştim, birinci elden etkilenecek bir işçi kesimi var. Yani Türkiye öyle veya böyle 2053 yılına dair bir net sıfır politikası ilan etmiş durumda. Net sıfır bizim için yetersiz, sıkıntılı bir kavram olsa da günün sonunda ilan edildi.
Biz bunun bu şekilde zamana yayılmasına da, burada kullanılan kavramlara da karşıyız. Ama fosil yakıtlardan çıkış gündemde. Bu da bazı sektörlerin tabii kapanacağı anlamına geliyor.

Şimdi Türkiye’de bu konuda sınırlı sayıda rapor var. Mesela kömür madenlerinde kaç işçi çalışıyor, rafinerilerde kaç işçi çalışıyor? Bu insanlar için sendikaların, özellikle bu işçileri örgütleyen sendikaların adil geçiş konusunda birtakım hazırlıkları var mı?
Sen bu alanda deneyimli olduğun için sana soralım. Tamam, DİSK’te çalışıyordun ama diğer sendikaları da takip ediyordun günün sonunda.
K.E.: Şimdi fosil yakıtlardan çıkış, bazı sektörlerin kapanmasına, son bulmasına, bazı iş yerlerinin kapanmasına ve bazı iş yerleriyle sektörlerin de radikal bir şekilde değişmesine, dönüşmesine yol açacak. Tabii ilk akla gelenler madenciler, enerji işçileri ve enerjiye bağımlı, yoğun enerji kullanılan sanayiler; petrokimya, demir-çelik, metal fabrikaları. Tabii ki ilk önce madenciler akla geliyor.
Şimdi maden sektörüne, adil geçiş ve fosilden çıkış tartışmalarından önce, maden sektörünün durumuna bakmak lazım. Maden sektöründe zaten bir özelleştirme şoku yaşanmış durumda. 2019 yılında maden sektöründeki kamu payı neredeyse yarıya düşmüş durumda. %40-50’lerden %20-25’e düşmüş durumda. Bu da maden işçisi açısından yaklaşık %40’lık bir gelir kaybına yol açıyor. İş güvencesi, kamu desteği ve gelir kaybı var.
Maden işçilerinin büyük bölümü düşük ücretlerle çalışıyorlar. Çoğu, hasta veya sakat olarak sektörden çıktıklarında başka bir yerde iş bulamayacak durumdalar. Sağlık nedenleri veya mesleki eğitim gibi nedenlerle.
T.E.: Ücretlerini de alamıyorlar.
K.E.: Ücretlerini de alamıyorlar. Maden sektörünün yapısı zaten böyle. Yine rakamlara biraz bakarsak, kömür ve linyit sektöründe 2010 yılında zorunlu sigortalı sayısı bakımından yaklaşık 50 bin kişi çalışırken, 2024’teki en güncel rakamlara göre bu sayı 37 bine düşmüş durumda. Tabii, vahşi madencilik dediğimiz kaçak, yasa dışı maden ocakları var. Onlarda da bir artış var ama sektörün daraldığını görüyoruz.
Şimdi madencilerle adil geçiş, iklim krizi, fosil yakıtlardan çıkış gibi politik ve teknik bir tartışma yürütmek istersek maden işçisi bize diyecek ki: “Bir dakika, benim dört aylık maaş alacağım var. Sigortam yatmadı. Bana verilen sözler tutulmadı. Ankara’ya yürüyüş yaptım. Baskı gördüm. Tutuklandım, gözaltına alındım.” Bunları anlatmak isteyecekler.
Dolayısıyla henüz maden işçisiyle fosilden çıkışı, iklim krizini konuşmak erken veya bir lüks sayılabilir. Maden işçisinin, pek çok farklı sektörde olduğu gibi, ödenmeyen ücreti, yatırılmayan sigortası, yoksulluk, asgari ücret gibi dertleri var. Ama sendikaların görevinin de iklim krizi ve iklim tartışmalarıyla işçi haklarını, enerji politikalarını birleştirmek olduğunu söyleyebiliriz.
Ö.Ö.: Tabii, yani madenler dediğimizde aynı zamanda çalışma koşullarının korkunç olduğu yerlerden bahsediyoruz. Dolayısıyla aslında bir adil geçiş sunmak; yani işçilere daha iyi işler, güneş yüzü görebilecekleri, riskin daha düşük olduğu işler sunmanın mümkün olduğunu göstermek gerekiyor. Proje demeyelim buna ama sendikaların bu anlamda birtakım talepleri de organize etmesi gerekiyor tabii.
K.E.: Şimdi adil geçiş, adil dönüşüm kavramları kullanılıyor. Bu kavramı Birleşmiş Milletler resmî olarak kullanıyor, Uluslararası Çalışma Örgütü kullanıyor. Ama işveren örgütleri de kullanıyor, uluslararası finans kuruluşları da kullanıyor. Aslında aynı şeyi anlamıyoruz, aynı şeyi kastetmiyoruz.
Ö.Ö.: Aslında ben İsveç’teyken, ekoloji meselesine de değinen hocalardan biri buna ilişkin bir kavram kullanıyordu: “unobjectionable norms”, yani "reddedilemez kavramlar". Bunu herkes kullanıyor. Bir şeye “adil geçiş” dediğinde, “Hayır, ben adalet istemiyorum,” diyemediği için herkes kavramın içini boşaltmaya yöneliyor. Barış da öyledir, biliyorsun.

K.E.: Evet. Yine biraz işin arka planına ya da etimolojisine baktığımızda, “adil geçiş”, “just transition” kavramını ilk kullanan bir sendikacı: ABD’de Tony Mazzocchi. ABD sendika hareketi açısından ilerici, militan sendikacılığı temsil eden bir isim. Petrokimya ve Atom Enerjisi İşçileri Sendikası’nın başkanı.
Sanayi dönüşümleri nedeniyle kapatılan iş yerlerindeki işçilerin emeklilik paketleri, mesleki eğitimleri gibi konularda bir finansal havuz oluşturulması gerektiğini savunuyor. Bunun da kamu bütçesinden değil, işveren bütçesinden oluşturulması gerektiğini söylüyor. Bu bir teorik tartışma değil, bir mücadele konusu. İşçi eylemleriyle, protestolarla bunu masaya getiriyor. Tıpkı bir iş kazası, iş cinayeti sonrası ödenmesi gereken bir tazminat fonu gibi, sanayideki ve enerji sistemlerindeki dönüşümden kaynaklı işsizlik veya meslek değişikliği konusunda adil, adaletli bir geçiş olması gerektiğini savunuyor.
Şimdi madenler kapandığında veya enerjiye bağlı iş yerlerinde bir istihdam daralması olduğunda, bu işçilere bir emeklilik hakkı, adil ve onurlu bir emeklilik hakkı verilmeli. İş güvencesi verilmeli, gelir güvencesi olmalı, gelir kaybetmemeliler. Bir kısmı emekli olabilir ama emekli olamayacak durumda olan daha genç kişiler için de başka sektörlerde çalışmalarını sağlayacak bir mesleki eğitim verilmesi gerekiyor.
Ö.Ö.: Doğru, emeklilik maaşı da önemli burada.
K.E.: Emekli maaşı da önemli. Hani adil, onurlu bir emeklilik, artı başka bir sektörde çalışmasının imkânları yaratılmalı. Bunun işçinin cebinden değil, kâr eden özel şirketlerin kaynaklarıyla olması gerekiyor. Sendikaların adil geçiş, adil dönüşüm kavramını ortaya atarken kastettikleri bu.
T.E.: Peki, şimdi COP31 adil geçiş politikaları ve fosilden çıkış politikaları üzerine önemli bir COP zirvesi olacak. Bu zaten belirgin. Bunun yanı sıra, aynı tarihlerde Halkların İklim Zirvesi de düzenleniyor olacak ve bu zirve bünyesinde bir sendikalar zirvesi de gerçekleştirilecek. COP31’e ve Halkların İklim Zirvesi’ne sendikalar şu anda nasıl hazırlanıyor?
K.E.: Şimdi aslında Glasgow’daki Taraflar Konferansı’ndan, Glasgow’daki COP’tan bu yana sendikalar süreci yakından takip ediyorlar. Sürecin bir parçası durumdalar. COP31’deki resmî toplantılarda, resmî müzakerelerde uluslararası düzeyde, ulusal düzeyde veya farklı ülkelerden gelen sendika temsilcileri bulunacaklar, müzakerelere katılacaklar. Yani sendikalar COP sürecini yıl boyunca ve COP günlerinde yakından takip ediyorlar.

Ama bunun yanı sıra, mümkün olan bütün ülkelerde alternatif bir zirve de düzenleniyor: Halkların İklim Zirvesi. Şirketlerin değil, halkların vurgusunu yapan bir zirve. Glasgow’da oldu, geçen sene Belém’de oldu. Türkiye’den de bir heyet gitti. Brezilya’daki hem COP toplantılarını, hem de Halkların İklim Zirvesi toplantılarını takip etti.
Türkiye’deki ve dünyadaki sendikalar, COP’u takip ettikleri gibi Halkların İklim Zirvesi’ni de takip ediyorlar. Halkların İklim Zirvesi hem Türkiye düzeyinde bir etkinlik, hem de uluslararası boyutu olan, “People’s Climate Summit” veya “People’s Summit” olarak anılan bir etkinlik. Pek çok başka toplumsal hareket, ekoloji örgütü, gençlik örgütü ile beraber sendikalar da bu işin bir parçası.
Şimdi madencilerden bahsettik. En kısa sürede ilk etkilenecek olanlar madenciler, enerji işçileri ve enerji kullanan sanayideki işçiler. Ama fosilden çıkış değil de daha geniş kapsamda iklim krizinin etkileri diye düşündüğümüzde, etkilenen daha geniş bir çevre var. Örneğin geçtiğimiz yıl Türkiye’de birkaç kere soğuktan, birkaç kere sıcaktan, yani esas olarak ani ısı değişikliklerinden kaynaklı işçi ölümleri yaşandı. Bunlar inşaatlarda, tarımda ve kuryeler arasında oldu.
Dolayısıyla iklim krizini tartışırken madencileri, enerji işçilerini, sanayi işçilerini konuşuyoruz ama iklim krizinin etkilerini canıyla ödeyen kuryelerden, tarım işçilerinden, inşaat işçilerinden, belediye işçilerinden de bahsedebiliyoruz. Bu sene yaz aylarında Avrupa’da çok ciddi şekilde ölümler oldu. Çalışırken sıcaktan dolayı ölümler oldu. Bizim için normal gelebilecek bazı sıcaklık derecelerinde Avrupa’da işçiler hayatlarını kaybettiler. Türkiye’de de farklı yerlerde açık alanda çalışan işçiler; tarım, belediye, inşaat, lojistik ve nakliye işçileri iklim krizinin etkilerinden dolayı hayatlarını kaybettiler. Onları da bu tartışmanın içine katmamız gerekiyor.
Bir yandan COP tartışmalarını takip edeceğiz. Öğrenebildiğim kadarıyla, Türkiye’de en çok üyeye sahip sendika örgütü olarak Türk-İş, Çalışma Bakanlığı tarafından COP tartışmalarında Türkiye sendika temsilcisi, Türkiye emek temsilcisi olarak belirlendi. Diğer sendika örgütleri de COP tartışmalarına katılacak. Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu, ITUC, COP tartışmalarına katılacak. Türkiye’deki üyeleri Türk-İş, DİSK ve KESK de COP tartışmalarına katılacaklar.
Yine çok sayıda sendika Halkların İklim Zirvesi çalışmalarını takip ediyor. Biraz önce söylediğim gibi inşaat, tarım, taşımacılık ve enerji sendikaları bu sürecin içinde. Hem bulundukları şehirlerde, hem de iş yerlerinde Halkların İklim Zirvesi’ne ve COP’a hazırlık toplantıları yapıyorlar.
Şimdi önümüzdeki aylarda biraz resmî kanallarla iklim, sıfır atık, adil geçiş, enerjide dönüşüm tartışmaları olacak. Pek çok belediye, pek çok üniversite, pek çok şirket bu tartışmalara çoktan başladı. Bu da sendikalar açısından, bu konu gündemdeyken, “Bu işin bir de çalışma hayatı boyutu var, bu işin bir de işçi sınıfı boyutu var. İşçilerin de farklı önerileri var,” diye dile getirmek için bir fırsat olacak.
Halkların İklim Zirvesi, hem bunları dile getirmek, iklim krizinin bir çalışma hayatı boyutu olduğunu söylemek için önemli bir fırsat, hem de farklı toplumsal hareketlerle, gençlerle, çocuklarla, çevre örgütleriyle, Türkiye’den ve dünyanın farklı yerlerinden gelen çevre örgütleriyle buluşmak için bir fırsat olacak.
Mesela hazırlıklar sırasında sürekli internette, çevrim içi toplantılar yapıyoruz. Pasifik Adaları’ndan çok sayıda arkadaşım oldu. 16-20 yaşlarında, çok iyi eğitimli, dünyayı çok iyi anlamış genç insanlarla tanıştım. Onlar için iklim krizi, yaşadıkları yerin, evlerinin, o adanın sular altında kalması anlamına geliyor.
Ö.Ö.: Varoluşsal bir tehdit ve hemen şimdi gelecekleri değil yani.
K.E.: Dolayısıyla Pasifik Adaları’ndaki gençlerden öğrenebileceğimiz şeyler var. Ya da mesela İsveç, Greta Thunberg’in memleketi. İsveç’teki sendika hareketi iklim hareketinin bir parçası. Onlardan öğreneceğimiz şeyler var.

Geçen sene Brezilya COP’a ev sahipliği yaptı. Daha önceki COP’lardan farklı olarak Brezilya’da Lula faktörü vardı. İşçi Partili bir cumhurbaşkanı, eski bir sendika lideri olarak sendikaları destekledi. Brezilya sendikalarının deneyimlerinden öğreneceklerimiz var. Ama hem Türkiye’de hem uluslararası düzeyde Halkların İklim Zirvesi, farklı toplumsal hareketlerle, farklı kurumlarla tanışma ve onların deneyimlerinden öğrenme şansı tanıyacak bize.
Bir üçüncü katman daha var, onu da hemen söyleyeyim. Enerji Demokrasisi İçin Sendikalar isimli bir platform var. Enerji Demokrasisi İçin Sendikalar, iklim ve enerji konularına odaklanmış uluslararası bir sendika platformu, özel bir çalışma grubu ve bildiğim kadarıyla bu konuya odaklanmış tek uluslararası sendika örgütü. Daha çok Küresel Güney ülkelerinden sendikalar yer alıyor içinde.
İklim krizine bir çözüm olarak enerji sektörünün üretiminden dağıtımına, tamiratına kadar her aşamasında kamu mülkiyeti ve kamu denetimi, işçi denetimi, sendika denetimi, tüketici denetimi önerisi yapıyor.

Enerji Demokrasisi İçin Sendikalar, İngilizce isminin kısaltmasıyla TUED, Antalya’da bir toplantı yapacak. Aynı zamanda TUED, Halkların İklim Zirvesi’nin de bir bileşeni. Dünya genelinden, dünyanın dört bir yanından, daha çok Küresel Güney ülkelerinden sendikalar gelecek. Halkların İklim Zirvesi’ni takip edecekler.
Artık TUED’in şöyle bir iddiası var: Enerji sendikalarından oluşan bir platform olsa da artık hepimiz enerji sendikasıyız. Demin söyledim, kuryeler artık iklim krizinden etkilenen, enerji politikalarını konuşması gereken bir meslek grubu. Öğretmenler, çağrı merkezi çalışanları... Sadece madenciler, metalciler, belediye işçileri değil, bütün iş kolları.
Mesela bilişim iş kolunda çalışan yazılımcılar artık yapay zekânın, pillerin, teknolojinin iklime etkisini konuşmak zorundalar. Cep telefonumuzdan bir şey yazıyoruz, bir soru soruyoruz. Bunun iklime etkisi var, iklim üzerinde olumsuz etkisi var. Bunu konuşmamız gerekiyor.
Dolayısıyla bütün iş kollarında çalışan işçilerin artık iklim üzerine, enerji üzerine konuşması gerekiyor. TUED, Enerji Demokrasisi İçin Sendikalar da Antalya’da bunu konuşacak. Bu yine dünyanın farklı yerlerinden gelen sendikalarla Türkiye’deki sendikaların bir deneyim paylaşımı yapmasına vesile olacak.
Ö.Ö.: Bu anlamda, Türkiye’deki sendikaların şu ana kadarki ilgisinin nasıl olduğunu söyleyebiliriz?
T.E.: Evet, özellikle bu zirveye katılım, rapor ve dokümantasyon üretme gibi hazırlıklar var mı? Ne durumda?
K.E.: Şimdi genel olarak şöyle bir durumdan bahsedebiliriz. Geçtiğimiz yıllarda düzenlenen COP zirvelerine Türkiye’deki sendikalardan önemli bir katılım olmadı. Azerbaycan’da, Bakü’de yapılan bazı toplantılara Türkiye’den katılım oldu. Ama daha önce örneğin G20 toplantıları, IMF toplantıları, Birleşmiş Milletler toplantıları Türkiye’deki sendikaların gündemindeyken COP çok fazla gündemlerine girmedi.

Ama bu sefer ev sahipliği yapıyoruz. Olay Türkiye’de geçiyor. Bizim de sürece dahil olmamız gerekiyor. Biraz önce söylediğim gibi Türk-İş, Çalışma Bakanlığı tarafından sendika büyükelçisi olarak görevlendirildi. Çeşitli sendikalar bu konuda hazırlıklar yapıyorlar. Halkların İklim Zirvesi içinde de çeşitli sendikalar var. Siz de sanırım programda konuk aldınız veya alacaksınız. Tarım Orkam-Sen, Dev Yapı-İş, TÜMTİS, Birleşik Metal-İş gibi sendikalardan bahsedebiliriz. Ama artık bütün sektörler enerjiyle, iklim kriziyle bağlantılı olduğu için hazırlanmaları gerekiyor.
Şimdi Türkiye’de sadece iki sendikanın iklim politikalarından sorumlu kadrosu var. Herhâlde onore etmek için isimlerini de vermemiz gerekebilir. Tez-Koop-İş Sendikası ve Tarım Orkam-Sen, iklim politikalarından sorumlu kadroları olan sendikalar.
Tabii burada Türkiye’de zaten hâlihazırda bir ekosistem var ama COP dolayısıyla bir yoğunlaşma oldu. Belediyelerde, üniversitelerde, araştırma birimlerinde ve sivil toplum içinde çok sayıda kişi var. Özellikle ekoloji hareketinin parçası olan derneklerde artık ücretli, profesyonel olarak çalışan insanlar var. Bu konuda bir yoğunluk var.
COP31 sırasında bir üretim zorlaması diyebileceğimiz, fazla mesailerin ve iş yoğunluğunun arttığı bir dönem yaşanıyor. Bu, aslında İstanbul Havalimanı’nın belirlenen zamanda açılması için yaşanan üretim zorlaması gibi. COP31’de de işlerin yürümesi, yetişmesi için ekoloji ve iklim alanında çalışan gazetecisinden araştırmacısına, lojistik sorumlusuna kadar herkes açısından bir yoğunluk var.
Ö.Ö.: Tabii TÜBİTAK bile girişimlerde bulunuyor.
K.E.: TÜBİTAK, belediyeler... Ama bu konuda çok fazla sivil toplum kuruluşu, dernek, platform ve yapı var. Artık COP31 öncesinde farklı ekoloji örgütlerinde profesyonel olarak yoğun bir şekilde çalışıyorlar. Orada çalışanların önemli bir kısmı da DİSK Sosyal-İş Sendikası’nın üyesi. Bu işin bir iklim boyutu var ama bir de çalışma hayatı boyutu var.
T.E.: Bu hafta için çok teşekkür ederiz öncelikle. Programımızın da yavaş yavaş sonuna geldik.
Ö.Ö.: Evet hızlıca geçti.
T.E.: Ama böyle sohbetler olunca zamanın nasıl geçtiğini fark etmiyorsunuz. Bu hafta Kıvanç Eliaçık stüdyoda konuğumuzdu. Kendisiyle Türkiye’deki sendikaları, adil geçiş süreçlerini, COP31 ve Halkların İklim Zirvesi hazırlıklarını konuştuk.
Önümüzdeki hafta, bir aksilik olmadığı sürece, TÜMTİS, Tüm Taşıma İşçileri Sendikası’ndan bir konuğumuz olacak programda. Haftaya Salı saat 16:00’da yeniden görüşmek üzere. Hoşçakalın.
S.S.M.: Hoşçakalın.
Ö.Ö.: Hoşçakalın.
Benzer İçerikler
"Adil olmayacaksa olmasın"
Suda Sim Meriç, Tuna Emren, Özdeş Özbay, Elif Cansu İlhan
“COP31’e giderken fosil yakıtlar tartışması yeniden merkezde”
Ecehan Balta
İklim krizi işyerlerini nasıl dönüştürüyor ve bu dönüşümde söz kimde olmalı?
Suda Sim Meriç, Tuna Emren, Graham Petersen
“Enerji demokrasisi, özelleştirileni geri kazanma mücadelesidir"
Özdeş Özbay