Apaçık Radyo

İklim Krizinden Adil Geçişe: Taşıma İşçileri COP31’e Nasıl Hazırlanıyor?

15 Eylül 2026

Onarım Çağı'nda Tuna Emren ve Özdeş Özbay, Tüm Taşıma İşçileri Sendikası (TÜMTİS) uluslararası ilişkiler uzmanı Sedat Durel ile TÜMTİS'in iklim krizine nasıl baktığını, adil geçiş üzerine sendikanın çalışmalarını, Antalya'daki COP31'e ve aynı günler içerisinde yine Antalya'da gerçekleşecek Enerji Demokrasisi Zirvesi ile Halkların İklim Zirvesi'ne nasıl hazırlandıklarını konuşuyorlar.

Tuna Emren: Yeryüzünün onarmanın imkanlarını konuştuğumuz Onarım Çağı programına hepiniz hoşgeldiniz. Ben Tuna Emren. 

Özdeş Özbay: Ben Özdeş Özbay.

T.E.: Teknik masada da Dila Yılmaz bize destek veriyor. Bugün stüdyomuzda bir konuğumuz var: Tüm Taşıma İşçileri Sendikası Uluslararası İlişkiler Uzmanı Sedat Durel. Hoşgeldin Sedat.

Ö.Ö.: Hoşgeldin.

Sedat Durel: Hoşbulduk. 

T.E.: Bugün kendisiyle TÜMTİS’in yani Tüm Taşıma İşçileri Sendikası’nın iklim krizine nasıl baktığını, adil geçiş üzerine sendikanın çalışmalarını ve Antalya’da gerçekleşecek COP31’e nasıl hazırlandıklarını konuşacağız.

Ayrıca COP31 Zirvesi’yle, biliyorsunuz, aynı günlerde — biz de bunu çok defa tekrarladık — yine Antalya’da düzenlenecek iki zirve var: Birincisi Enerji Demokrasisi Zirvesi, ikincisi ise alternatif zirve olarak da bilinen Halkların İklim Zirvesi. Ona da genelde HİZ diyoruz, fark etmişsinizdir; kısaltıyoruz. Bu iki zirve bağlamında da sendikaların bu süreçlerde nasıl bir rol üstlenebileceğini konuşacağız.

Image
""


Sedat, öncelikle seni ve TÜMTİS’i biraz tanıyalım istersen. Bize biraz sendikandan bahseder misin? Özellikle şunları merak ediyoruz: Örgütlendiği temel sektörler, kaç üyesi var, örgütlenme alanının yapısı ve hangi konfederasyona bağlısınız?

S.D.: Türkiye’nin en eski sendikalarından bir tanesi. Türk-İş’e bağlı bir sendika. Türk-İş’in de kurucu sendikalarından bir tanesi.

Nerede örgütlü olunduğu sorusuna gelince de Türkiye’de yasa uyarınca belirli iş kolları var ve onlardan sadece birinde örgütlü olabiliyorsunuz. Bu dünyada böyle değil bu arada; Türkiye’de var olan mevzuattan kaynaklı bu şekilde. Biz de 15 numaralı, taşımacılık işlerinin olduğu iş kolunda örgütlenebiliyoruz.

2000’li yıllara gelene kadar Türkiye’de taşımacılık daha çok lokal ambarlarda, küçük yerli işletmelerle yapılan bir şeydi ve sendika oralarda örgütlüydü. Yaklaşık 2 bin kadar üyesi vardı. Fakat sonrasında, 2008 yılında sendikanın bir genel kurulundan sonra, taşımacılık iş kolundaki dönüşümü öngören bir perspektifle, “Artık Türkiye’de taşımacılık uluslararası şirketler tarafından yapılıyor ve ambarlar değil, kargoyla yapılıyor,” diye bir öngörü ortaya konuluyor.

O dönemde de sendika, “Kargoda asla sendika olmaz. Kargo taşeronun olduğu yerdir. Siz manyak mısınız? Niye kargoya bulaşıyorsunuz?” diye uyarılıyor. Yine de, ben de hatta o dönemler daha öğrenciydim, daha öğrenci olduğum dönemde sendika UPS’de örgütlenmeye başlamıştı.

Bugün için hayal gibi gelebilir ama tamamen taşeron işçilerin olduğu, hiç kimsenin güvencesinin olmadığı, ana işveren çalışanı olmayan işçileri örgütledi ve 200 günü aşkın süre kapının önünde direniş yaptı. Bu direnişi uluslararası alana da sıçrattı ve başarılı oldu.

Bunun ardından 300 günü aşkın süre Diyet Lojistik’te benzer bir direniş deneyimi yaşandı ve yine başarılı oldu. Hemen ardından da DHL Express’te, uluslararası taşımacılık yapan bir şirkette, 500 günü aşan bir direniş gerçekleşti ve bu da başarılı oldu.

Bunun ardından “Kargoda sendika olmaz, lojistikte sendika olmaz,” anlayışı kırıldı.

Ö.Ö.: Hangi yıllardan söz ediyoruz burada?

S.D.: Bunlar 2008’den başlayan; daha çok 2011-2012 UPS, 2014 DHL Lojistik, 2015’te DHL Express direnişleri söz konusu oluyor. Bu dönemlerdeki büyük başarılar ve ardından, yanlış hatırlamıyorsam, toplu sözleşmeler imzalanıyor. Bugün nihayetinde 2 bin üyesi olan bir sendika, artık 16 bin üyeye ulaşmış bir sendika oluyor.

Image
""


Bu mücadelelerin hepsi tabii ki buradaki işçilerin temel emekleriyle, sendikanın onların arkasında durmasıyla zafere ulaşıyor ama aynı zamanda uluslararası sınıf mücadelesinin, uluslararası dayanışmanın da bu zaferlerde payı çok yüksek.

O noktadan itibaren TÜMTİS, Avrupa Taşımacılık İşçileri Federasyonu’na — ETF olarak ifade ediliyor — ve Uluslararası Taşımacılık İşçileri Federasyonu’na, yani ITF’e — ki bir konuğumuz da iki hafta önce bizim federasyonumuzdandı — üye ve dolayısıyla uluslararası sınıf mücadelesinin de bir parçası.

Burada küçük bir şey de demek istiyorum, şu çok önemli: Türkiye’de uluslararası dayanışma denince akla hep destek almak gelir. Tabii ki çok derdimiz var. Ama neyse ki Türkiye’deki işçiler, emekçiler, sendikalar, TÜMTİS gibi sendikalar da uluslararası dayanışma gösteren sendikalar.

Ve bunun içerisine siz girdikçe — konumuza birazdan geleceğiz zaten — insana dair olan, işçiye, emekçiye, yoksula dair olan her şeyle ilgileniyorsunuz. Verilen mücadele sizi iklim sorunuyla da yüz yüze bırakıyor ve o mücadelenin içerisine girmiş oluyorsunuz.

Ö.Ö.: Aynen. Hem iklim meselesi, hem Filistin meselesi… Son yıllarda mesela ulaştırma işçileri, özellikle limanlardaki işçiler, çok ciddi direnişler göstermişlerdi. Özellikle silah taşımama gibi grevler İtalya’da görüldü.

S.D.: İtalya’daki liman işçilerini buraya davet de etmiştik. Onlarla görüştük, yine dayanışmalarımızı da sunduk. TÜMTİS’in burada Avrupa Taşımacılık İşçileri Federasyonu’yla bir lojistik konferansı gerçekleşmişti. Orada da görüşmelerimizi gerçekleştirdik.

Aynı zamanda her yıl 7 Ekim’in yıl dönümünde, biliyorsunuz, bir Dolmabahçe yürüyüşü oluyor. Oraya da üyelerimizle beraber katılarak buradaki Filistin duyarlılığını artırmak için elimizden geleni yapıyoruz.

Ö.Ö.: Şimdi, senin de az evvel bahsettiğin Uluslararası Taşımacılık İşçileri Federasyonu’ndan Alana Dave geçtiğimiz haftalarda konuğumuz olmuştu. Onunla söyleşiye başladığımızda cümlelerine şöyle başlamıştı: “Ulaştırma sektörünün, fosil yakıtlardan sonra en büyük ikinci emisyon kaynağı olduğunu unutmamalıyız,” diyordu. Bu da tabii doğrudan ulaşımda fosil yakıt kullanımıyla bağlantılı. Bunun da yaklaşık yüzde 70’inin karayolu taşımacılığından kaynaklandığını konuşmuştuk kendisiyle.

O da buradan başladı. Dolayısıyla, “Bizim ITF olarak, Uluslararası Taşımacılık İşçileri Federasyonu olarak, hem işçilerin çıkarını, hem de gezegenin çıkarını savunmamız gerekiyor. Çünkü gezegenin çıkarı zaten işçilerin de çıkarıdır,” diye bir hat anlattı.

Şöyle söylemişti: "Evet, fosil yakıtlar taşımacılıkta çok kullanılıyor ama bunun sorumlusu işçiler değil, bu işçilerin tercihi değil. Dolayısıyla evet, bir dönüşüm gerekiyor, fosil yakıtlardan çıkmak gerekiyor ama bunun bedelini de işçiler ödememeli," diyordu.

Şimdi buradan bakacak olursak TÜMTİS’in iklim kriziyle işçi mücadelesi arasındaki ilişkiye, özellikle de bu dönüşüme bakışı nedir? Bir süredir sendikalar “adil dönüşüm” kavramını da sahiplenerek fosil yakıtlardan çıkışı savunuyor. TÜMTİS’in buna bakış açısı nedir?

S.D.: Her şeyden önce şunu ortaya koymak, bunun üzerinden düşünmek çok önemli bence. İklim krizinin, iklim değişikliğinin etkisini birinci sırada, az önce de söylediğimiz gibi, en yoksullar, işçiler ve emekçiler yaşıyor.

Image
""


Taşımacılık işçileri dediğimiz zaman, dünya genelinde her yıl — sayıdan emin değilim çünkü çoğu muhtemelen kayıtlara da geçmiyordur — yüzlerce lokomotif kullanan işçi, iklimlendirme şartları sağlanamadığı için sıcaklıktan dolayı ciddi kalp krizleri vesaire geçiriyor. Bu, hiç aklınıza gelmeyecek bir örnek olduğu için özellikle söylüyorum. Muhtemelen düşünmemişsinizdir siz de, “Makinistler niye kalp krizi geçirsin ki?” diye.

Ben bir keresinde Ukrayna’da Bağımsız Demiryolu İşçileri Sendikası’yla görüşmüştüm. Hâlâ 1970’lerden kalan lokomotifleri kullanıyorlar ve Ukrayna gibi soğuk bir yerde, lokomotifin içerisinde termometrenin 60 dereceyi falan gösterdiğini söylüyorlardı.

Şimdi bu, en basit örnek bir taraftan. Başka bir taraftan devam edecek olursak, biz Türkiye’de kargolarda örgütlendiğimizi söylüyoruz. Bizim kurye arkadaşlarımız bütün aşırı iklim olaylarından etkileniyorlar. Maalesef biz karbon emisyonu deyince hep aşırı sıcak geliyor aklımıza ama her zaman aşırı sıcak değil. Aşırı iklim olayları, fırtınalar, beklenmedik yağmurlar, dolu, sel vesaire... Bizim arkadaşlarımız, bizim üyelerimiz, bizim üye olma çağrısında bulunduğumuz iş yerlerindeki işçiler bunlara maruz kalıyor.

Ö.Ö.: Tabii, hatırlıyorum, geçtiğimiz yıllarda özellikle İstanbul’da çok kuvvetli bir fırtına olmuştu ve bir kuryenin köprüden geçmeye çalışırken, Asya’dan Avrupa’ya geçmeye çalışırken görüntüsü vardı. Çok zor hareket ediyordu.

Bu, tabii bir duyarlılık yarattı; “Sipariş vermeyin,” dendi. Bu da bir yandan tek başına yeterli olan bir şey değil yani tüketicinin sipariş vermemesi yeterli değil. Çünkü böyle koşullarda aslında ücretli izin gündeme gelmesi gerekiyor. Bu da sanırım toplu sözleşmeye girmesi gereken bir konu.

S.D.: Bravo. Bizim bununla ilgili öncelikli yaklaşımımız şu: Aşırı iklim olaylarından üyelerimizi, işçileri korumak. Ama bunu sadece taşımacılık işçisi gibi düşünmeyin. Hepimiz etkileniyoruz ama maalesef taşımacılık işçileri, bir numaralı etkilenen iş kollarından bir tanesi olarak karşımızda duruyor.

Biz taşımacılık iş kolunda, özellikle kargoda, “Kargosuz iş yeri kalmayacak,” diyoruz. Bunu söylememizin sebebi şu: Bir toplu sözleşmeyle tek bir iş yerinde çözebileceğimiz sorunların bir sınırı var. Ama biz eğer sektörün genelinde örgütlü olursak bir sektör sözleşmesi, bir sektör standardı getirme şansımız söz konusu olur. Ne cumartesi çalışması bırakırız burada ne de aşırı iklim olaylarında işçi ve emekçilerin canlarını dişlerine takıp çok olumsuz koşullar altında çalışmalarına izin veririz. Bunun üzerine de düşünüyoruz. Bu da bizim hedeflerimizden biri.

Burada bir şey daha söylemek istiyorum. Bazı isimler üzerinden asla kavram tartışması yapmayacağım da mesela “adil geçiş” tabii ki sendikaların da söylediği bir şey. Ama bizim IndustriALL ve Avrupa Taşımacılık İşçileri Federasyonu’nun 2023 Eylül’ünde gerçekleştirdiği, taşımacılıkta adil geçiş konferansı olmuştu. O konferansa ben de TÜMTİS adına katılmıştım.

Bu konferansta Avrupa Birliği’nin ilgili komisyonunun bürokratları — bunlar herhangi bir partiye ait değiller — sonra Yeşiller Partisi’nden iki vekil, biri Belçika’dan, bir de Hollanda İşçi Partisi’nden bir vekil, buradaki adil geçiş sürecinin nasıl gittiğini anlatıyordu. Kulağa çok hoş geliyor değil mi bu? Ama konuşmaları şöyle başladı: “Her şey çok iyi gidiyor, ayırdığımız bütün parayı dağıttık,” dediler.

Yani mesela şimdi, “Parası neyse verdik.” Evet, gerçekten öyle. “İşçiler daha iyi koşullarda çalışıyor artık, işçilerin kalp krizi azaldı,” şu bu falan demiyorlar. Bakış açıları buydu.

Sonra adil geçişte yaşadıkları sorunlardan bahsederken, “Problemler şu,” diyorlar: “Avrupa’nın havayolu taşımacılığı çok geriye gitti. Emirates çok pis saldırdı bize. Artık Avrupa’da bir Lufthansa, bir Air France kaldı. Dolayısıyla oradaki tedbirleri esnetmemiz gerekiyor.” 

İkincisi, karayolunda da üretimde ciddi bir sorun yaşadıklarını söylüyorlar. “Artık Almanya dünyanın en büyük otomotiv üreticisi değil. Çinliler hiçbir şeyi umursamıyor,” diyorlar. Sanki yıllarca Avrupa çok şeyi umursuyordu da bugünlere gelene kadar... Bu gibi korkunç örnekleri verip, “Dikkat etmemiz lazım,” diyorlar. Ama nerede işçiler, nerede adil geçiş?

Image
""


Bir de partileri hatırlatmak istiyorum. Yeşiller ve Hollanda İşçi Partisi’nden temsilcilerin olduğu bir toplulukta ben de söz alıp şunu sormuştum: “Madem adil geçiş diyoruz ve bu sektörlerde zorluk olduğunu söylüyorsunuz, büyük krizlerin olduğu sektörlerden biri demiryolu. Mesela Almanya’da sanılanın aksine demiryolları korkunçtur. Sürekli gecikmeler olur. Biz bile sendika olarak toplantılara gittiğimizde Almanya’da garlarda üç saat, dört saat beklediğimiz oluyor. Hem bunları çözelim hem buradaki işçilerin yeni koşullara adapte olması için iş garantisi verelim. Bunun için bir kamulaştırma planı olsun, ne dersiniz?”

Bunu sorduğumda çok soğuk rüzgârlar esti. Böyle, “Bu çağ dışı insan nereden gelmiş, nasıl aramıza katılmış olabilir?” gibi bir his başladı orada. Sonra dediler ki: “Eğer demiryollarını kamulaştırırsak trenlerimiz bir ülkeden başka bir ülkeye geçemez.”

Ö.Ö.: Çok başarılı.

S.D.: “Bu olamaz.” Ben de şey demiştim: “Arkadaşlar, Türkiye’de bile İstanbul’dan trene biniyorsunuz, Belgrad’a kadar gidiyor. Bu engellenecek bir şey değil.”

Sonra durdular ve İşçi Partisi’nden olan Avrupa Parlamentosu vekili dedi ki: “Evet, çubuğu biraz kırdık. Böyle bir şey olamaz, farkındayız ama bu ekonomiye iyi gelmez ve bizim adil geçiş sürecinde ifade edeceğimiz tüm argümanlar da ekonomiyi önceler.” Yani aslında buradaki o ikiyüzlülük de çok önemli bir şey bence.

Ö.Ö.: Bu galiba tabii biraz Avrupa Birliği’ndeki rekabet kanunlarıyla da ilgili bir şey. Yani bu, Avrupa solu tarafından da tartışılıyor bir yönüyle. Çünkü ben hatırlıyorum, bir dönem yeniden belediyeleştirme hareketleri üzerine çalışmıştım. Özellikle Barcelona, Avrupa’da elektrik ve su hizmetlerinin neredeyse mahalle mahalle farklı şirketlere verildiği, en geniş özelleştirmenin olduğu alanlardan biriymiş.

Onları yeniden toparlamaya çalışırken karşısına sürekli olarak tekel kanunları, yeniden ulusallaştırmaya yönelik Avrupa Birliği rekabet kanunları gibi şeylerin çıktığını hatırlıyorum. Ama bunun sendikacıların ya da adil geçişi savunanların bir gerekçe olarak sunması tabii başlı başına büyük bir problem.

Geçtiğimiz programlarda da Climáximo’dan Leonor bağlanmıştı.

T.E.: Leonor Canadas. 

S.D.: Evet.

Ö.Ö.: O mesela Portekiz’de ne kadar büyük kazanımlar elde ettiklerini anlattı. “Bizde artık fosil yakıt çıkarılmıyor,” dedi, “Portekiz’de yaptığımız kampanyalar sayesinde. İki rafineri vardı, birisi de kapatıldı.” Biz de dedik ki: “Ne oldu, işçiler ne oldu?” “Ya işte sorma, orada o biraz iyi olmadı. İktidar adil geçişi sağlayamadı,” dedi. Bu kampanya dolayısıyla tam olarak da aslında hedefine ulaşmadı.

Çünkü adil geçiş konusunda, programımıza aldığımız uluslararası sendikalardan herkese bunu soruyoruz: “İyi örnek neresi var?” diye. Tabii çok zor iyi örnek işaret edebiliyorlar. Genelde yapılan erken emeklilik oluyor. O da Avrupa’da biraz emeklilik koşullarının iyi olmasıyla alakalı. Türkiye’de onu da yapamazsınız. Adil geçiş konusunda böyle birtakım sıkıntılar var.

S.D.: Şunu burada söylemek istiyorum gerçekten. Bir kere adil geçişin belli iyi örneklerini lokal olarak görüyor olabiliriz ama totalde iyi bir yerde olmadığımızı ve hiçbir ülkenin karnesinin iyi gitmediğini de ifade edebiliriz. Siz dünyanın bir yıllık kaynaklarının yenilenme gününü yayınlıyorsunuz, onu ifade ediyorsunuz. Sürekli geri çekiliyor bütün ülkeler için. Büyük bir kaynak israfı var.

Image
""


Burada ben şunu demek istiyorum: Eğer sadece doğa değil; kadınlar, bütün ezilenler, yani dünyadaki problemleri ezen bir vücut varsa onun iki ayağı var. Bir tanesi işçilerin üzerine basıyor ve oraya güçlü bastıkça öteki ayağını kaldırıp bir daha vurabiliyor, kaldırıp bir daha vurabiliyor. Orada doğayı eziyor, orada kadını eziyor, orada başka kimlikleri eziyor, orada otoriter rejimleri kuruyor. Ama bunu nasıl yapıyor? İşçinin üzerine çok sert basarak yapıyor.

Dolayısıyla burada bizim gerçekten de — hiçbir duyarlılığı daha öne çekmeye çalıştığım düşünülmesin — ama bu benim gerçekten gördüğüm ve inandığım şey. Sendikalar olarak da bizim buradaki tavrımız aslında kamulaştırma programının etrafında iş güvencesinin sağlanması ve bunu yapabilecek bir kaynak da var. Bunun ne kadar mümkün olduğunu biliyoruz; Türkiye’den de biliyoruz, dünyadan da biliyoruz.

Yani Avrupa Birliği, tam o bahsettiğim toplantının çıkışında Avrupa Parlamentosu’nda 2023 seçimlerine hazırlık yapıyordu ve “Aşırı sağ güçlenecek, artık sosyal demokratlar, Yeşiller gerileyecek,” diye tartışıyorlardı. Bir toplantı düzenlediler ve “Avrupa demokrasisine nasıl sahip çıkarız?” diye çeşitli görüşler iletiliyordu.

Bana kalırsa sadece bir tane anlamlı söz alındı. O sözde şunu söylüyordu: “Avrupa Birliği’ndeki bütün üye ülkelerdeki işçilerin ortalama gelirleri Avrupa Birliği kurulduğundan beri gerilemiş. Şimdi biz bu insanlara nasıl ‘Siz Avrupa Birliği’nin değerlerine destek olun,’ diyebiliriz?” Çünkü değer bu. Bu kadar değer veriyor demek ki.

Çevre karnesi de aynı böyle. Yalan söylüyorlar. Bütünleşik bir değerlendirme yapılırsa o kadar iyi bir durumda değiller zaten. İşte bu yüzden işçileri öncelemek burada son derece önemli bir şey ve bizim ifade ettiklerimizde de her şeyden önce iş garantisi ve iş garantisinin etrafında tüm bu sorunların çözülmesi var.

Biraz, umarım vulgar bir örnek olmaz da, Maden diye bir film vardı ve orada harika bir sahne vardı. "Yerlere tükürmeyin,” diye uyarılar var ya, orada Cüneyt Arkın kalkıp, “Bu işçiler olmadık yerlere tükürür demeye çalışıyorlar. Bizi bununla itham ediyorlar aslında,” diyordu.

Image
""


Bu çevre mücadelesi, iklim mücadelesi de “Bu işçiler çevreyle ilgilenmez, çiçek böcek sevmez,” gibi geçiyor ama ben size aslında şunu da öneriyorum: Gelin bizim üyelerimizle konuşun. Kargo sektöründe çalışan üyelerimiz, Türkiye’nin bütün sokaklarına giren arkadaşlarımız bunlar. Bu insanlar havadaki kokunun değişimiyle kirliliğin nasıl arttığını söylüyor. Bu insanlar kaç tane sokak hayvanının nasıl kaybolduğunu söylüyor. “Nerelerde vardılar, artık yoklar,” diyorlar.

İşin ironik tarafı, zengin muhitlerinde sokağa atılan sokak hayvanları biraz saldırgandır ve bizim kargo işçisi arkadaşlarımızı, üyelerimizi de arada ısırırlar. Ona rağmen köpekleri sahipleniyorlar. Yani bu böyle bir şey olmuyor, anlatabildim mi bilmiyorum.

Dolayısıyla buradaki işçiler aslında, herkesten daha fazla demek istemiyorum ama en azından beklediğimiz duyarlılığı fazlasıyla gösteriyorlar. Dolayısıyla işçileri savunmakla doğayı savunmak arasında her zaman bir paralellik var. Biz de adil geçiş meselesine böyle bakıyoruz açıkçası.

O yüzden de şeye bağlayayım: Yeşil badana çok meşhur olan bir şeydi. Kim daha çevreci yarışları yapılıyordu ama fonlar kısılınca, Trump gelince, “Drill, baby, drill,” deyince işler değişmeye başladı. Şimdi bu olunca ne oluyor? Sendikal bağlarla,TUED, Enerji Demokrasisi İçin Sendikalar, çok basit bir şekilde şunu söyleyebiliyor: “Enerji kamulaştırılsın.” Bunu sendikalar söyleyebiliyor. Daha önce o umut veren, “Biz çok çevreciyiz,” diyen kurumların ne yaptığını birkaç dakika önce konuştuk.

Dolayısıyla ben bunun çok önemli bir dinamik olduğunu düşünüyorum ve Türkiye’de yapılacak toplantıya da sendika olarak dahil olup bunu daha da güçlendirmeyi umut ettiğimizi sizlerle paylaşmak istiyorum.

T.E.: Özellikle işçiler tarafına geçmesi yani sendikaların harekete geçerek kabul edilebilir bir adil geçiş tanımı yapması da çok yeni. Bir süredir adil geçişin sendikal bazda, işçi örgütlenmesiyle ortaya çıkacak ve oradan yani tabandan başlayacak bir hareket ve geçiş olduğunu konuşuyoruz.

Enerji Demokrasisi Zirvesi’nde de kamusal yol meselesi gündemde olacak. Sean Sweeney’yi burada da geçtiğimiz haftalarda konuk almıştık. Kendisi de anlatmıştı. Bu zirvenin de başlığı, konusu bu olacak. Sendikaların katılacağı ve COP31 ile eş zamanlı yapılacak zirvelerden biri.

Image
""


Peki, ulaştırma işçileri açısından bakarsak adil bir iklim geçişinin gerçekleşmesi için atılması gereken adımlar sizin tarafta nasıl görünüyor? Biraz bundan bahseder misin?

S.D.: Öncelikle taşımacılığın genelinde her ülkenin farklı dinamiklerinin olduğunu görmek lazım. Çok genel şeyler söyleyerek başlayacağım ben.

Taşımacılığın genelinde maliyeti düşürmek için çeşitli saldırılar söz konusu oluyor. Bu saldırılar içerisinde ücretleri baskılamak ve en verimsiz, çevreye en fazla zarar veren yöntemleri değerlendirmek oluyor. Eğer birazcık kârlı gibi görünüyorsa da daha çevreci gibi görünen şeyleri çok hızlı ön plana çıkartıyorlar.

Mesela bazı Uzak Doğu ülkelerinde paket teslimlerinin dronlarla yapıldığı örnekler var. Çalışan sayısı 16 ama günde 30 bin paket teslimatı yapıyorlar dronlarla. Ama bunun arkasında, oradaki yazılımsal hatalarla uğraşan devasa bir insan ordusu olduğunu ve bunun büyük bir güvencesizlik yarattığını, bu güvencesizliğin karbon ayak izinin de çok yüksek olduğunu herhalde tahmin edebiliyoruzdur.

Dolayısıyla gerçekten de, bunu içten söylüyorum, iş güvencesinin olması, toplu sözleşmelerin olması, sektöre standartlar getirilmesi en önemli şey. İşte biz bu yüzden “Kargoda örgütsüz iş yeri kalmayacak,” diyoruz. Kargoyu bitirmek istiyoruz ki burada ifade ettiğimiz sorunları da kapsayan bir gelişme ortaya koyabilelim.

Ama maalesef Türkiye’ye baktığımız zaman, işin içerisinde daha çok şuna odaklandığımızda daha hızlı sonuçlar alabiliyoruz bence: İklim krizinin sonuçları çok hızlı şekilde bu sektörde çalışan işçileri vuruyor. Bu sektörde çalışan işçileri buna karşı korumak, iklim değişikliğine sadece uyumlanmak, mücadele etmemek anlamına gelmiyor. Bu mücadeleyi güçlendiren, tedbirleri artıran bir şey hâline de geliyor.

Dolayısıyla adil geçiş süreci içerisinde öncelikle iş güvencesinin sahiplenilmesi, kaybolacak olan işlere rağmen işçilerin güvencesinin verilmesi, onların daha uygun yerlerde çalıştırılmasının sağlanması ve sektöre standartlar getirilmesi gerekiyor. Çünkü standart getirilmezse yaptırım olmaz. COP zirveleri toplanıyor ama yaptırım yok, hiçbir şey olmuyor.

Ama eğer siz işçilerle bir toplu sözleşme yaparsanız, bu toplu sözleşmede ifade ettiğiniz şeyleri bir standart olarak koyarsanız buna herkes uymak zorunda kalır. Ben bunun önemli olduğunu düşünüyorum.

Bir diğer tarafıyla da TUED’in ifade ettiği enerjinin kamulaştırılması ve sizin ifade ettiğiniz konu şu an başka şeyleri de tartışmaya açıyor bence. Bu çok önemli. “Peki bizim kaynağımız ne olacak bunca işçi için? Tamam, kamulaştırdık ama aynı zamanda servet vergisi koyalım. Durduk yere değerli kâğıtlardan çok para kazanan insanlar var; onlara servet vergisi koyup işçiler için kullanalım, ne var bunda?” tartışmalarını da başlattı.

T.E.: Hatta servet vergisini çok varlıklı olan yüzde birlik kesimin bir bölümü de destekliyor; “Bizi vergilendirin,” diye. Oxfam’ın son başlattığı hareketle birlikte umuyoruz ki o da olur. Onu da sıfırlamayalım.

S.D.: Tabii, orada bir şey de söylemek istiyorum: Onların bir kısmı, bunu savunanların bir kısmı, zaten vergi verenler. Vergi vermeyenlerden daha çok alınacağı umuduyla bunu söylüyorlar. Biraz Pablo Escobar’la mücadele etmeleri gibi bir şey yani.

T.E.: Tamam, olsun yani. Bir servet vergisinin gelmesini sabırsızlıkla bekliyoruz.

Ö.Ö.: Şimdi senin de bahsettiğin gibi, bu mesele tek bir sektörde ya da hele ki bir sektörün içerisinde, tek bir toplu sözleşmeye maddeler koyarak çözülebilecek bir şey değil. Buna Alana Dave de değinmişti.

Biz ona, “COP31 burada olacak, Türkiye’deki sendikalar ne yapmalı?” diye sorduğumuzda, bir kere hükümete yönelik somut talepler oluşturulması gerektiğini söylemişti. Mesela iklim istihdamının sağlanması için toplu ulaşıma yatırım, kamusal yatırım ve kamusal işler muhakkak programatik hâle getirilmeli, diyordu.

Senin bahsettiğin servet vergisi de aslında doğrudan iktidara yönelik, sendikal hareketin öne çıkarması gereken, hatta daha birleşik bir sendikal talep olarak dile getirilmesi gereken bir şey.

Image
""


Şimdi buradan Antalya’ya geçecek olursak, evet, bir COP süreci var. Sendikaların ülke delegasyonları içerisindeki temsiliyeti sınırlı. En son bildiğimiz kadarıyla Türk-İş’e yani TÜMTİS’in de bağlı olduğu Türk-İş’e özel bir yetki verilmiş. “Sendikalar elçisi, buraya gelecek olan sendikalardan siz sorumlusunuz,” denmiş. Türk-İş’i de konuk alıp bunun ne anlama geldiğini, nasıl çalıştıklarını sormak istiyoruz. Çünkü bu önemli bir şey. Tabii burada delegasyonlar içerisinde sendikacılar olsa bile güçlerinin sınırlı olduğunu geçmiş deneyimlerden bir yandan biliyoruz.

Şimdi COP’la eş zamanlı olarak gerçekleştirilecek Uluslararası Sendikaların Enerji Demokrasisi Zirvesi tam da bu anlamıyla önemli ve senin bahsettiğin gibi kamusal elektrifikasyon, kamusal enerji politikaları talep ediliyor.

TÜMTİS’in de, sen zaten buraya katılacağından bahsetmiştin. Bu zirvede tam olarak neyin konuşulması bekleniyor ve Türkiye’den nasıl bir katılım olabileceğini öngörüyorsunuz?

S.D.: COP için zaten konfederasyon yani Türk-İş Konfederasyonu buraya katılım sağlıyor. Biz de COP’la ilgili olarak — biliyorsunuzdur zaten — tüm üst örgütler, federasyonlar herhangi bir konuda görüş belirlemeden önce, adım atmadan önce tüm üye örgütlerinden görüş alırlar. Biz de bu konudaki görüşlerimizi hazırladık ve ilettik.

Aslında az önce ifade ettiğimiz şeyleri içeren bir görüştü, vakitten tasarruf adına tekrarlamayacağım. Tabii ki COP içerisinde de bulunabilirsek bunları ifade edecek bir zemin elde etmek için elimizden geleni yapacağız. Fakat buradaki en önemli şeyi söylemek istiyorum: Umutlu olmanın dışında, orada sendikalarla bir arada olmak, uluslararası sendikal dayanışmayı, uluslararası işçi sendikaları dayanışmasını biraz daha güçlendirmek ve orada kurduğunuz iletişimlerle bunu ileri taşımak çok daha büyük bir önem taşıyabilir. Bunu bir kenarda tutmak lazım.

İkincisi de TUED toplantısı. Zaten amacı oldukça açık şekilde ortada olan bir şey. TUED’in bu süreç içerisinde daha görünür, daha güçlü olması ve bunu bir fırsat olarak kullanarak Türkiye’de kendisini biraz daha ileri taşıması, daha fazla sanayi sendikasının da katılması konusunda elimizden geleni yapıyoruz. Büyüyeceğini de umut ediyorum.

Image
""

Ö.Ö.: Şimdi süremizin sonuna geliyoruz ve bu sırada hemen şunu da sormuş olayım: Şu anda sürmekte olan bir mücadele varsa, buna dair de bizimle bilgi paylaşırsan seviniriz. Daha doğrusu “varsa” dedim; var, biliyorum. Onu da alalım.

S.D.: Çok teşekkür ederim gerçekten bunun için. Öncelikle az önce nerelerde örgütlendiğimizi söyleyip bir sektör standardı getirmek istediğimizi belirtmiştik. Şu anda da Türkiye’de, eski adıyla MNG Kargo’yu satın alan DHL eCommerce içerisinde bir örgütlenme çalışması yürütüyoruz. Yaklaşık üç yılı aşkın bir zamandır, dört yıldır burada örgütlenme çalışmamız var.

Türkiye’nin her yerindeki artık hiçbir DHL eCommerce işçisi “TÜMTİS’ten birisini tanımıyorum,” diyemez. Hepsiyle tanıştık, görüştük de. Onları bir kez daha sendikalı olmaya davet ediyoruz. Sendikaları onların arkasında; iş güvencesi için, ödenmeyen fazla mesailerini almaları için, ikramiyelerini almaları için...

Az önce söylediğimiz gibi, her şey para değil. İyi koşullarda çalışabilmek ve az önce konuştuğumuz konularda da bir yerlere varabilmek için onları sendikalarına üye olmaya davet ediyorum.


Aynı zamanda Apaçık Radyo’nun çevre mücadelesi içerisinde olan sadık dinleyicilerine de bu doğrultuda bir çağrımız var. Biz şunu az önce ifade etmeye çalıştık: Güçlendikçe çevre mücadelesine, ekoloji mücadelesine daha güçlü katkılar sunacağız. Kendimizi bunun dışında görmüyoruz. Onlardan da gördükleri tüm DHL eCommerce işçilerine, “Sendikanıza gidin, sendikanıza üye olun. Üye olun ki bizim mücadelemiz de daha güçlensin,” demeleri çağrısında bulunuyoruz.

Hiçbir DHL eCommerce işçisi baskılardan korkmasın, yöneticilerinden korkmasın. Biz buradayız, sendikaları arkalarında. 16 milyonluk Uluslararası Taşımacılık İşçileri Federasyonu’ndaki sendikalar arkalarında. DHL’de örgütlü olan tüm işçi kardeşleri arkalarında. Öz kardeş olmamız için sendikalarına üye olmaları gerekiyor. Sınıf mücadelesinin güçlenmesiyle çevre mücadelesinin de daha güçlü olabileceğine sadece inanmıyorum, garantisini de veriyorum sizlere.

Ö.Ö.: İklim krizine karşı iklim adaleti talep ederken, bunun bir sosyal adalet ve sınıf meselesi olduğu uzun zamandan beri konuşuluyor. Dolayısıyla biz de evet, DHL’deki işçilere “Örgütlenin; hem sosyal haklar için hem iklim için,” demiş olalım. Ve artık son veriyoruz herhalde, Tuna.

T.E.: Evet size teşekkür ediyoruz. 

S.D.: Çok teşekkürler. 

T.E.: Maalesef bir programın daha sonuna geldik. Haftaya Salı yeniden saat 16:00’da burada görüşüyoruz. Hoşçakalın.

Ö.Ö.: Hoşçakalın.

Benzer İçerikler

İklim Krizi, Adil Geçiş ve Sendikaların Rolü
9 Eylül 2026
Suda Sim Meriç, Tuna Emren, Özdeş Özbay, Kıvanç Eliaçık
Adil Geçişin Taşıyıcısı
4 Eylül 2026
Suda Sim Meriç, Özdeş Özbay, Alana Dave
Enerji Demokrasisi: Kamusal Yol Mümkün mü?
6 Ağustos 2026
Suda Sim Meriç, Özdeş Özbay, Sean Sweeney
  -     
Canlı Yayın
Şimdiki
Sıradaki
Sıradaki
Sıradaki