Apaçık Radyo

Tarladan Ormana: İklim mücadelesinin emek cephesi

6 Ekim 2026

Onarım Çağı'nda Suda Sim Meriç, Tuna Emren ve Özdeş Özbay, Tarım Orkam-Sen Genel Başkanı Serap Baysal ve Genel Örgütlenme Sekreteri Bahadır Tamer ile sendikaların adil geçişteki rolünü, iklim krizinin yol açtığı ekolojik felaketlerin tarım-orman emekçilerine etkilerini ve Halkların İklim Zirvesi ile Enerji Demokrasisi Zirvesi'ne yönelik sendikanın hazırlıklarını konuşuyorlar.

Tuna Emren: Yeryüzünün onarmanın imkanlarını konuştuğumuz Onarım Çağı’na hoşgeldiniz. Ben Tuna Emren.

Suda Sim Meriç: Ben Suda Sim Meriç.

Özdeş Özbay: Ben Özdeş Özbay.

T.E.: Teknik masada Dila Yılmaz bize destek veriyor. Ayrıca destekçimiz Melda Elif Keskin’e de çok teşekkür ederiz.

Bildiğiniz üzere bir süredir Türkiye’den sendikaları programımıza davet ediyor; iklim kriziyle işçi sınıfı arasındaki ilişkiyi konuşuyor ve sendikaların bu konudaki faaliyetlerine bakıyoruz.

Bugün de sendikal faaliyetleri konuşmak üzere iki konuğumuz var: Tarım Orkam-Sen, yani Tarım ve Orman Hizmet Kolu Kamu Emekçileri Sendikası Genel Başkanı Serap Baysal ve Genel Örgütlenme Sekreteri Bahadır Tamer. Hoşgeldiniz.

Serap Baysal: Merhabalar, hoşbulduk.

Ö.Ö.: Merhaba, hoşgeldiniz. 

Bahadır Tamer: İyi yayınlar.

Image
""

T.E.: Sağolun. İlk olarak şuradan başlayalım isterseniz: Tarım Orkam-Sen’i biraz anlatabilir misiniz? Hangi işçileri örgütlüyorsunuz? Ne kadar üyeniz var?

S.B.: Merhabalar, ben başlayayım eğer müsaade var ise. 

S.S.M.: Tabii ki buyurun.

S.B.: Öncelikle bizi konuk ettiğiniz için sendikamız adına çok teşekkür ediyorum. Tarım Orkam-Sen, kamu emekçilerinin sendikal örgütlenme ve hak arama mücadelesinin önemli bir parçası.

Sendikamızın biraz tarihçesinden bahsetmek istiyorum: 1990’ların başında Tarım-Sen, Tüm Gıda-Sen ve Orkam-Sen’in kurulmasıyla başlayan süreç, 2001 yılında 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunu’nun yürürlüğe girmesinin ardından, 5 Eylül 2001 tarihinde Tarım Orkam-Sen’in kurulmasıyla devam etmiştir.

Tarım Orkam-Sen, bugün tarım ve ormancılık hizmet kolunda örgütlü bir kamu emekçileri sendikasıdır.

Ö.Ö.: Evet, bu arada dinleyicilerimiz “Orman-Sen” diye algılıyor olabilir. Orkam-Sen, kamu emekçileri olduğu için böyle bir isim.

S.B.: Tarım Orkam-Sen, evet. Üyelerimiz; tarımın, ormanların, toprağın, suyun, gıdanın, hayvancılığın ve doğal varlıkların korunmasına yönelik doğrudan görev alan kamu emekçileridir.

Sendikamız, kuruluşundan bu yana 25 yıllık, öncesiyle birlikte yaklaşık 30 yıllık mücadele sürecinin biriktirdiği deneyim, bilgi ve örgütsel birikimle kamu emekçilerinin, özel olarak da Tarım Orkam-Sen üyelerinin hak ve çıkarlarını koruma ve geliştirme mücadelesini kararlılıkla sürdürmektedir. Antidemokratik uygulamalara, baskılara, sürgünlere, mobbinge ve hukuk dışı uygulamalara rağmen mücadelemizi büyüterek bugünlere taşıdık.

Tabii ki yalnızca kamu emekçilerinin özlük haklarıyla ilgilenmiyoruz; üyelerimizin mesleki bilgi ve birikimlerinin toplum yararına kullanılması da önceliklerimiz arasında. Tarım Orkam-Sen bünyesinde ziraat mühendisleri, veteriner hekimler, orman mühendisleri, teknisyenler, teknikerler ve gıda mühendisleri başta olmak üzere hayvancılık, tarım, ormancılık ve gıda alanlarında görev yapan birçok kamu emekçisi bulunmaktadır.

Bu alanlarda çalışan kamu emekçileri, mesleki bilgi ve deneyimleriyle toplumun gıda güvencesinin sağlanması, ekolojik dengenin ve doğal varlıkların korunması ve kamusal hizmetlerin sürdürülmesinde önemli bir sorumluluk üstlenirler. Bizler de üyelerimizin sahip olduğu bilimsel, teknik ve mesleki bilgilerin yalnızca belirli çıkarlar için değil, kamunun ve toplumun ortak yararı doğrultusunda kullanılmasını sendikamızın sorumluluğunun bir parçası olarak görüyoruz. Zaten sendikamızın tüzüğüne göre de bunları yapmakla mükellefiz.

Sendikamızın 3 bin 200 üyesi bulunmaktadır. Dolayısıyla Tarım Orkam-Sen’in örgütlenme anlayışı yalnızca belirli bir meslek grubunu kapsamıyor. Tarım, ormancılık, hayvancılık, gıda ve doğal varlıkların korunmasına yönelik kamu hizmetlerini bütünlüklü olarak ele alıyoruz.

Bunun yanında tarlada çalışan tarım emekçisinin de hakkını savunarak sözümüzü söylüyoruz. Doğasını savunan ve bu uğurda antidemokratik uygulamalarla karşı karşıya kalan köylülerin de hakkını savunuyoruz, diyeyim kısacası.

Ö.Ö.: Burada minik bir şey soracağım: Kamu emekçilerini örgütlediğinizi söylediniz. Bu tam olarak ne anlama geliyor? Yani tarım alanında, evet, bakanlık çalışanlarını anlıyorum ama...

S.B.: Evet, bakanlık çalışanlarını.

Ö.Ö.: Tamam, teşekkürler.

Image
""

S.S.M.: Ben şunu sormak istiyorum size. Bahsettiğimiz iş gücü; çevre ve ekolojiyle, toprakla çok bağlantılı alanlarda çalışıyor. Hâl böyle olunca tarım ve ormancılıkla iklim krizi arasındaki ilişkiyi biraz açmak gerekiyor. Sizce nasıl bir ilişki var? Tarım Orkam-Sen iklim krizine nasıl bakıyor? Özellikle son dönemde ekoloji ve iklim alanında yürüttüğünüz somut mücadeleler var mı ve varsa neler? Buradan başlamak istiyorum.

B.T.: İzninizle bu soruya ben cevap vereyim. Bahadır Tamer, Tarım Orkam-Sen Genel Örgütlenme Sekreteriyim. Ben de sendikamıza bu alanı açtığınız için çok teşekkür ediyorum.

Öncelikle şu tespiti yapmak gerek: İklim krizi dediğimizde aslında sadece tarım ve orman çalışanlarını ya da çalışma hayatını ilgilendiren bir meseleden bahsetmiyoruz. Etkilerini çok açık bir şekilde yaşıyoruz. Hayatın bütün alanlarını, hepimizi ve gündelik yaşamlarımızı ilgilendiriyor.

Çalışma koşulları açısından baktığımızda ise iklim krizi; çalışma koşullarını, işçi sağlığını, çalışma sürelerini, insanların geçim kaynaklarını ve olanaklarını, hatta bazı işlerin ne zaman ve ne şekilde yapılabileceğini bile değiştiren bir yapıya sahip.

Bunun en açık örneklerinden biri, son yıllarda yaşadığımız aşırı sıcaklıklar. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün verilerine göre dünyada yaklaşık 2,4 milyar çalışan, yani küresel iş gücünün yüzde 70’inden fazlası, çalışma hayatını açık alanlarda sıcağa maruz kalarak sürdürüyor. Bu, özellikle tarım ve açık alanda yapılan bedensel işleri kapsıyor. Dolayısıyla çok ciddi bir rakam.

Aynı tabloyu ormancılık açısından da söylemek mümkün. Son yıllarda yaşadığımız ve giderek artan orman yangınları, öncelikle yangınla mücadele eden işçileri etkiliyor ve çok ağır şartlar altında çalışmalarına sebep oluyor. Ama bir unsur daha var.

Ö.Ö.: Bu arada sendikanız, orman yangınlarına müdahale eden itfaiye çalışanlarını da kapsıyor mu? İş kolu olarak size mi bağlılar?

B.T.: Kapsıyor. Orman Genel Müdürlüğü’nde örgütlü bir sendikayız. Tarım Bakanlığı’na ait bir iş kolu. Orman yangınlarına müdahale, söndürme ve koruma faaliyetleri tamamen Orman Genel Müdürlüğü’nün kadroları üzerinden yapılıyor. Orman mühendisleri ve orman işçileri tabii ki bizim çalışma alanımızdaki arkadaşlarımız.

Orman yangınlarından etkilenen bir kesim daha var: Hayatını orman köylüsü olarak, ormanlardan geçimini sağlayarak sürdüren kırsalda yaşayan vatandaşlarımız. Bunlar her geçen gün yaşam alanlarını açık bir şekilde kaybediyor ve çok ciddi şekilde etkileniyorlar.

Çalışma hayatına ilişkin etkilerini çok kısa böyle özetleyebilirim. Burada bir ikilemden de bahsetmek gerekebilir. Küresel iklim krizinin kaynağı olarak gösterdiğimiz karbon emisyonlarında aslında tarımın da çok ciddi bir etkisi var. Oradan da bahsetmek gerekiyor. 

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün verilerine göre küresel ölçekte karbon emisyonlarının yaklaşık %30’unu, yani üçte birini tarım sektörü oluşturuyor. Şimdi burada bir tezat var gibi gözükebilir ama aslında bir tezat yok. Bu madencilikte de, enerji yatırımlarında da böyle. Sektörel bazlı ihtiyaçlar üzerinden karbon salınımı var. Ama tarımdaki karbon emisyonunu konuşurken aslında neyi ölçtüğümüze, neyi incelediğimize iyi bakmak gerekir.

Tarım deyince aklımıza çiftçi, köylü geliyor. Çiftçinin ve köylünün yaptığı küçük ölçekli tarımsal faaliyetin karbon emisyonunu ölçmek son derece güç, çünkü oldukça düşük. Bu yüzden biz köylüyü ve çiftçiyi karbon emisyonunun faili ya da müsebbibi olarak görmüyoruz. Burada sektörü incelemek lazım.

Dünyada şu an kapitalist sistemin ürettiği devasa bir tarımsal, bitkisel ve hayvansal üretim mekanizması var. Devasa üretim alanları, kimyasal gübre ve ilaç kullanımı, tarımsal üretimde yüksek oranda enerji kullanımı, elde edilen gıdanın işlenmesi, paketlenmesi, soğutulması, ulaştırılması ve market raflarına kadar taşınması üzerine kurulu büyük bir gıda sektöründen, uluslararası gıda zincirinden, hatta gıda tekellerinden bahsetmek mümkün. Endüstriyel tarım teknikleri ve plantasyonlar gibi devasa yapılar söz konusu. Bahsettiğimiz emisyonun büyük bir bölümü buradan kaynaklanıyor.

Bunu özellikle vurgulamaya ihtiyaç duyduk çünkü karbon emisyonuna katkıyı azaltmanın bir yolu var: Binlerce yıldır uygulanan geleneksel tarımsal üretim yöntemleri ve küçük ölçekli tarım. Yani bizim bildiğimiz geleneksel aile işletmeciliğini, geçimlik tarımı desteklemek ve korumak.

Düşünün, dünyanın dört bir tarafında üretilen ürünlerin tek bir merkezde toplanıp oradan, tekeller üzerinden dağıtılmaya çalışılmasının yarattığı karbon ayak izi devasa boyutlarda. Oysa yerel bir üreticinin ürünlerini yerel pazarda sunarak gıda ihtiyacının karşılanmasını sağlaması bizim için önemli bir avantaj. Bunu bu yüzden özellikle vurgulamak istedik.

Sendika olarak bu alanda neler yapıyoruz? Başkanımızın da bahsettiği gibi biz gücümüzü tüzüğümüzden alıyoruz. Tüzüğümüz gereği elbette üyelerimizin, çalışanların ekonomik ve sosyal haklarını korumakla mükellefiz. Ama aynı zamanda tarım, orman ve gıda alanında çalıştığımız için, bunların toplumsal karşılığı olan konularda da politika ve bilgi üretmek, mücadele etmek zorundayız. Bu anlamda elimizden geleni yapıyoruz.

İklim krizi açısından, çok yakın zamanda Meclis’e getirilen ve sonrasında yasalaşan 7554 sayılı Kanun’dan bahsetmek mümkün. Bu kanunun hazırlık aşamalarını duyduğumuz anda çalışmalara başladık. Hatta Meclis komisyon çalışmalarına katılarak görüşlerimizi bir rapor hâlinde ifade ettik. Sonraki süreçlerde de sürekli kamuoyunu bilgilendirmeye çalıştık. Bu kanunun şartları çok ağırdı.

Ö.Ö.: Bu kanunun ismini de açık söyleyebilir misiniz? 7554 dediniz ama hangi kanun?

B.T.: Torba kanundu bu. Aslında Maden Kanunu’na eklemeler yapan, 7554 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun tasarısıydı. Esas olarak Maden Kanunu’na eklemeler yapıyordu. Çok ciddi riskleri vardı. Bunlardan bahsettik. Komisyonda, dediğim gibi, raporlar sunduk. Daha sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde milletvekillerine özel raporlar ve görüşlerimizi sunduk. Kanunla ilgili görüşlerimizi ifade etmeye çalıştık.

Sonrasında Türkiye’de bugün konuştuğumuz Halkların İklim Zirvesi’nin de altyapısını oluşturduğuna inandığım “Toprağımızı Vermiyoruz” kampanyası oluştu. Türkiye’nin dört bir tarafındaki, çok güçlü mücadele yürüten ekoloji örgütleri 7554 sayılı Kanun kapsamında büyük bir mücadele birlikteliği sergilediler ve “Toprağımızı Vermiyoruz” kampanyasıyla Türkiye’de çok ciddi mücadeleler yürüttüler.

Sizler de yayınlarınızda bunu takip ettiniz, dillendirdiniz. Çok teşekkür ediyoruz. Bunun sonucunda Meclis komisyonlarına tekrar gitmek, davalar açmak, siyasi partilerin Anayasa Mahkemesi’ne başvurmasını sağlamak gibi adımlar atıldı. Biz de “Toprağımızı Vermiyoruz” kampanyasının yürütmesinde yer aldık.

Daha sonrasında, geçtiğimiz Eylül ayında COP31’in Türkiye’de yapılacağı açıklanır açıklanmaz ekoloji örgütleri hızlı bir şekilde devreye girerek Halkların İklim Zirvesi’ni organize ettiler. Halkların İklim Zirvesi’nde de biz sendika olarak bu işin yürütmesinde yer aldık.

Ö.Ö.: Bu anlamıyla açıkçası Tarım Orkam-Sen nadir sendikalar arasında. Bizler de Halkların İklim Zirvesi’nin örgütlenmesine mümkün olduğunca destek vermeye çalışıyoruz. Serap Hanım’la oradaki toplantılarda karşılaştığımı da hatırlıyorum. Başkanlık düzeyinde dahi katılım gösteren gerçekten çok az sayıdaki sendikadan biri Tarım Orkam-Sen.

B.T.: Evet, elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz. Bunun yanında tabii açtığımız birçok dava var, süreçleri takip ediyoruz. Türkiye’de sembolleşmiş Akbelen mücadelesi var. Onun yanı sıra Varto’da, Fatsa’da, Giresun’da, Diyarbakır’da, Rize’de, Türkiye’nin her yanındaki ekoloji mücadelelerine açık bir şekilde destek vermeye çalışıyoruz.

Mücadele alanlarımız bunlar. Bunlar bizim tüzüğümüzün bize yüklediği görevler. Bu sorumluluklar içerisinde mücadelemizi sürdürmeye çalışıyoruz.

Image
""

Ö.Ö.: Evet, aslında siz de Halkların İklim Zirvesi meselesinden bahsettiniz ve ben de buradan bu konuya gelecektim: COP31 Antalya’da gerçekleşecek ve biliyoruz ki bu zirvelerde devlet delegasyonlarının içerisinde genellikle şirketler de yer alıyor. Tabii bu, devletten devlete değişiyor. Küresel Güney dediğimiz yoksul ülkelerde yerli halklar ve sendikalar görece daha fazla katılım gösterebiliyorlar. Özellikle yok olma tehdidi altındaki Pasifik adaları gibi yerlerde. Zengin ülkelerde ise daha farklı bir durum söz konusu.

Buna karşı bir süredir Halkların İklim Zirvesi örgütleniyor. Türkiye’de de hazırlıklara başlandı ve zirve kasım ayında dört gün boyunca gerçekleştirilecek. Tarım Orkam-Sen de bunun örgütlenmesinin içerisinde merkezi bir yerde.

Peki Tarım Orkam-Sen Halkların İklim Zirvesi’ne nasıl hazırlanıyor? Dört gün için dört eksen, dört ana konu başlığı belirlendi ve her gün bu konular etrafında çok sayıda toplantı gerçekleştirilecek. Tarım Orkam-Sen bunlara nasıl dahil olmayı planlıyor?

S.B.: Tabii ki, bu soruyu ben cevaplayayım. Aslında sanki ben ve Bahadır yoldaşım gibi gittik ama öncelikle şunu ayırmak gerekiyor: Antalya’da aslında birbirine rakip iki zirve yapılmıyor.

COP31, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi kapsamında, herkesin bildiği gibi devletlerin bir araya geldiği resmî iklim zirvesi. Burada iklim krizine karşı ne yapacaklarını, emisyonların azaltılmasını, iklim değişikliğine uyumu, finansmanı ve uluslararası yükümlülükleri müzakere edecekler. Bu süreci küçümsememek gerekiyor. Ancak yaklaşık 30 yıldır devam eden bu müzakerelere rağmen iklim krizinin önüne geçilebilmiş değil. Dolayısıyla bugün mesele yalnızca devletlerin ne karar vereceği değil, toplumların bu sürece nasıl müdahil olacağı meselesi hâline geldi.

Halkların İklim Zirvesi biraz da bu ihtiyaçtan ortaya çıktı. İklim krizinin sonuçlarını yaşayanların kendi sözünü kurabileceği ve taleplerini ortaya koyabileceği bir alan oluşturulmaya çalışılıyor. Çünkü kuraklıkla karşılaşan çiftçiden aşırı sıcaklarda çalışan tarım emekçisine, yangınlarla mücadele eden orman emekçisinden suyunu ve toprağını korumaya çalışan yerel halka kadar bu krizin sonuçları doğrudan insanların yaşamlarında karşılık buluyor.

Bu nedenle Halkların İklim Zirvesi’ni COP31’e karşı düzenlenen bir karşı zirve olarak tarif etmek yanlış olur. Daha doğru ifadeyle Halkların İklim Zirvesi, devletler arasındaki müzakere sürecinin yanında toplumun da sözünü, deneyimini ve taleplerini iklim tartışmasının içerisine taşımaya çalışan sivil ve toplumsal bir iradedir.

Tarım Orkam-Sen’in bu sürecin içerisinde bulunması da bizim açımızdan oldukça doğal. Çünkü biz tarım ve ormancılık hizmet kolunda örgütlü bir kamu emekçileri sendikasıyız. Bazen iş yeri gezilerine gittiğimiz zaman bize şunu söylüyorlar: “Siz sendikasınız, neden bu kadar ekolojiyle, tarımla ilgileniyorsunuz?” Sistemin dayattığı şey, diğer sendikaların yaptığı gibi yalnızca memurun özlük haklarıyla ilgilenen bireysel bir düzene bizi itmek. Ama biz de tam olarak şunu söylüyoruz: İklim krizi bizim için dışarıdan baktığımız çevresel bir mesele değil.

Tarım Orkam-Sen olarak iklim krizi; çalışma alanımızın, yürüttüğümüz kamu hizmetinin ve savunduğumuz toplumsal değerlerin bir parçası. Biz yaşamı bir bütün olarak ele alan; çevreden doğaya, hayvandan kadına ve çocuğa kadar yaşamın neresine dokunuyorsa orayı savunan bir sendikayız.

Halkların İklim Zirvesi de sıfırdan başlayan bir örgütlenme değil aslında. Öncesinde, Bahadır Başkan’ın da söylediği gibi, “Toprağımızı Vermiyoruz” kampanya grubunun içerisinden önemli bir örgütlü mücadeleyle çıkıp bir zemin oluşturdu ve hızlı bir biçimde örgütlendi. Biz de daha önce “Toprağımızı Vermiyoruz” kampanya grubundaydık. Ardından Halkların İklim Zirvesi’ne davet edildik ve biz de bu mücadelenin bir parçası olduk.

Ö.Ö.: Bir şey soracaktım bu konuda: Evet, COP süreçleri günün sonunda devletlerin karar aldığı yerler. Halkların İklim Zirvesi gibi örgütlenmeler de tamamen karşı olmamakla birlikte alternatif bir alan oluşturuyor. Eksik temsil edildiğini düşünen kesimler burada seslerini duyurmaya ve aslında COP zirvesinde bir araya gelenlere “Doğru ve acil kararlar alın” diyerek baskı oluşturmaya çalışıyorlar.

Şimdi bu kapsamda devletler, delegasyonlarında sendikalara da bir ölçüde yer veriyorlar. Hatta Türkiye hükümeti de yanlış bilmiyorsak emek örgütlerinden temsilcileri COP zirvesine görevlendiriyor.

Siz de zaten Orman Genel Müdürlüğü’nde örgütlü olduğunuzu söylemiştiniz. Yani bu işin merkezinde olan bakanlıklarda örgütlü bir sendikasınız. Size hükümetten COP31’e katılım konusunda bir davet geldi mi?

S.B.: Tarım Orkam-Sen özelinde gelmedi ama konfederasyonumuzla Türk-İş’in bir görüşme yaptığını biliyorum. Son aşamada ne durumda, bilmiyorum. ETUC üzerinden de resmî zirveye katılması için konfederasyonumuza dört kişilik bir kontenjan açıldığı yönünde bilgim var.

Ö.Ö.: Yani Avrupa Sendikalar Konfederasyonu’nu mu kastediyorsunuz?

S.B.: Evet, evet. Biliyorsunuz, konfederasyonumuz Avrupa Sendikalar Konfederasyonu’nun üyesi. Oradan bir davet var.

Ö.Ö.: Dolayısıyla siz iki zirvede birden olacaksınız.

S.B.: Evet, yani konfederasyonumuz bizi resmî zirvede temsil edecek. Yine orada halkın sesini, bizim tutumumuz çerçevesinde dile getirecek. Tarım Orkam-Sen olarak masada yer alacağız.

Image
""

T.E.: Tam buradan bir zirveye daha geçelim. O tarihlerde Enerji Demokrasisi Zirvesi, TUED de düzenlenecek. Zannediyorum oraya da katılacaksınız, değil mi? Çünkü o zirve aynı zamanda uluslararası sendikaların buluşması anlamına geliyor.

Varsa bunun için yürüttüğünüz çalışmalardan ya da şu anda devam eden hazırlıklardan biraz bahseder misiniz? Sendikalar Antalya’ya hangi taleplerle gidiyor?

B.T.: Evet. Enerji Demokrasisi için Sendikalar Platformu, TUED. Siz de kısa açılımını yaptınız.

Şimdi Antalya’daki zirveye dünyanın dört bir tarafından, örgütler açısından yoğun bir katılım var. Bunlardan bizim açımızdan, emek cephesi açısından en önemlilerinden biri TUED dediğimiz Enerji Demokrasisi için Sendikalar Platformu. TUED’le birlikte çalışmalar yürütmeye çalışıyoruz. Onlar da Antalya’ya katılacaklar. Kendi organizasyonlarını yapacaklar, birlikte gerçekleştireceğimiz organizasyonlar da olacak. Çeşitli toplantılar yaptık. İstanbul’da, Ankara’da ve sonrasında farklı şekillerde çalışmalarımızı organize etmeye çalıştık.

TUED uluslararası bir organizasyon. Onunla yapacağımız çalışmalar bizim için çok önemli. Çünkü iklim krizinin küresel niteliğini ve emek mücadelesinde uluslararası dayanışmanın ne kadar zorunlu olduğunu göstermesi açısından önemli.

TUED kapsamında şu ana kadar 45 farklı ülkeden 120’den fazla sendika Antalya’da olmak için kayıt yaptırdı. Bu da aslında bunun ne kadar küresel bir kriz olduğunu ve küresel bir mücadele yürütmenin gerekliliğini gösteriyor. Güney Amerika’dan Afrika’ya, Güneydoğu Asya’dan farklı Avrupa ülkelerine kadar örgütler var. Enerji, maden, sanayi, tarım ve kamu alanında örgütlü sendikalar ve sendikal konfederasyonlar var. Bunlarla yapacağımız uluslararası değerlendirmeler bizim için çok önemli.

Buradaki temel mesele, farklı ülkelerden sendikaların sadece Antalya’da bir araya gelmesi değil tabii ki. Enerji ve iklim politikalarının emekçiler üzerindeki sonuçlarını birlikte kapsamlı bir şekilde değerlendirmek ve ortak bir mücadele hattı kurarak bunun sürekliliğini sağlamak.

Bizim de onların da temel talepleri arasında fosil yakıtlara dayalı ve doğayı tahrip eden enerji politikalarından vazgeçilmesi; enerji dönüşümünün emekçilerin haklarını geriletmeden gerçekleştirilmesi; güvenceli ve insanca çalışma koşullarının korunması; kamusal ve demokratik bir enerji politikasının oluşturulması var.

Aslında tam da COP31’in resmî kısmına buradan bir eleştirimiz var. Bizim savunduğumuz enerji dönüşümü, şirketlerin yeni yatırım alanlarına dönüşen bir “yeşil dönüşüm” projesi değil. Enerji demokrasisi derken emekçilerin, halkların haklarını koruyan ve kamu yararını ön plana çıkaran adil bir dönüşümden söz ediyoruz.

Ö.Ö.: Zaten TUED’in “Kamusal Yolla” diye bir programı var. Yani neoliberal yöntemlerle değil, kamusal yöntemlerle bu elektrifikasyonun gerçekleştirilmesi gerektiği söyleniyor. Bu da aynı zamanda iklim istihdamı anlamına geliyor tabii.

B.T.: Elbette. TUED bir yandan katılacak, ETUC, yani Avrupa Sendikalar Konfederasyonu, bir yandan katılacak. Biz de emek mücadelesi açısından açtığımız ve iletişim kurmaya çalıştığımız hat üzerinden, birlikte olacağımız sendikalarla, emek cephesiyle, hatta meslek odalarıyla bir arada olmaya çalışacağız. Dört günlük faaliyet programında yoğun bir programımız var. Umut ediyorum, bu kısmı başarıyla gerçekleştireceğiz.

Ö.Ö.: Evet. Peki süremizin de sonuna geldik. 

T.E.: Çok teşekkürler katıldığınız için.

S.B.: Biz teşekkür ederiz. Sendikamıza burada yer verdiğiniz için, konuk ettiğiniz için sendikamız adına sizlere çok çok teşekkür ederim.

S.S.M.: Sağolun. Biz teşekkür ederiz.

B.T.: Teşekkür ediyoruz. İyi yayınlar.

S.B.: İyi yayınlar diliyorum.

S.S.M.: Evet, bu haftaki süremizin sonuna geldik. Bugün Tarım Orkam-Sen Genel Başkanı Serap Baysal ve Genel Örgütlenme Sekreteri Bahadır Tamer konuğumuzdu.

Haftaya konuğumuz Birleşik Metal-İş Sendikası Uluslararası İlişkiler Uzmanı Eyüp Özer olacak. Salı günü saat 16:00’da görüşmek üzere. Hoşçakalın.

T.E.: Hoşçakalın.

Ö.Ö.: Hoşçakalın.

Benzer İçerikler

İklim Krizi, Adil Geçiş ve Sendikaların Rolü
9 Eylül 2026
Suda Sim Meriç, Tuna Emren, Özdeş Özbay, Kıvanç Eliaçık
İklim Krizinden Adil Geçişe: Taşıma İşçileri COP31’e Nasıl Hazırlanıyor?
15 Eylül 2026
Tuna Emren, Özdeş Özbay, Sedat Durel
Enerji Demokrasisinin Kamusal Yolu: Adil Geçiş Kimin Kontrolünde?
22 Eylül 2026
Özdeş Özbay, Tuna Emren, Suda Sim Meriç
  -     
● Canlı Yayın
—
Şimdiki
—
Sıradaki
—
Sıradaki
—
Sıradaki