“İklim Krizine Karşı Dönüşüm, İşçi Sınıfının Gündelik Hayatını da İyileştirmeli”
Onarım Çağı'nda Suda Sim Meriç, Tuna Emren ve Özdeş Özbay, Birleşik Metal-İş Sendikası Uluslararası İlişkiler Uzmanı Eyüp Özer ile iklim krizinin metal işkoluna etkilerini, adil geçiş sürecinde işçi haklarını, çalışma sürelerinin kısaltılmasını ve enerji demokrasisini konuşuyor; COP31 öncesinde Halkların İklim Zirvesi ve Enerji Demokrasisi Zirvesi'ne yönelik hazırlıkları, sendikaların iklim mücadelesindeki rolünü ve uluslararası rekabetin iklim politikaları üzerindeki etkilerini ele alıyorlar.
Suda Sim Meriç: Yeryüzünü onarmanın imkanlarını konuştuğumuz Onarım Çağı’na hoşgeldiniz. Ben Suda Sim Meriç.
Özdeş Özbay: Ben Özdeş Özbay.
Tuna Emren: Ben Tuna Emren.
S.S.M.: Teknik masada da Salih Işıker bize destek veriyor, çok teşekkür ederiz. Bildiğiniz üzere bir süredir Türkiye'den sendikaları programımıza davet ediyor, iklim kriziyle işçi sınıfı arasındaki ilişkiyi ve sendikaların bu konudaki faaliyetlerini konuşuyoruz. Bugün de Birleşik Metal-İş Sendikası Uluslararası İlişkiler Uzmanı Eyüp Özer konuğumuz. Hoşgeldiniz Eyüp Bey.
Eyüp Özer: Merhaba, hoşbulduk.
Ö.Ö.: Merhaba Eyüp, hoşgeldin.
E.Ö.: Merhaba, hoşbulduk.
S.S.M.: İlk olarak şöyle başlayabiliriz. Biraz sendikanızdan bahsedelim. Birleşik Metal-İş Sendikası nedir? Hangi işçileri örgütlüyor? Ne kadar üyesi var? Bize anlatabilir misiniz?
E.Ö.: Tabii, kısaca anlatayım. Birleşik Metal-İş Sendikası, DİSK’e bağlı, metal işkolunda örgütlü bir sendika. Metal işkolu, özellikle bu terime hâkim olmayanlar için, Türkiye’de otomotiv, otomotiv yan sanayi, elektrik, elektronik ekipmanları, demir çelik gibi iklim krizinden ve bu krizin gerektirdiği dönüşümden en çok etkilenen sektörleri kapsıyor.
Sendikanın yaklaşık 30 bin üyesi var. Bu sayı döneme göre biraz değişiyor. Tabii sendikanın daha uzun bir tarihi var ama ona hiç girmeyeyim. Aslında belki şöyle anlatmak gerekir: Birleşik Metal-İş, 12 Eylül darbesi öncesinde Türkiye’nin en aktif sendikalarından biri, hatta belki de en aktifi olan Maden-İş’in mirasçısı. 12 Eylül’le beraber kapatmalar, üyelerin sıfırlanması, yeniden kuruluş ve kendini tekrar inşa etme sürecinin ardından Türkiye’nin en büyük sendikalarından biri hâline geldi diyebiliriz.
S.S.M.: Şu anda aktif olarak kaç üyeniz var?
E.Ö.: Yaklaşık 30 bin üyemiz var.
S.S.M.: Yaklaşık 30 bin üye, tamam. Peki, şöyle devam edeyim. Metal sanayisiyle iklim krizi arasındaki ilişkiden biraz bahsetmenizi rica edeceğiz. Sendikanın gözünden ya da sizin gözünüzden nasıl bir ilişki var? Birleşik Metal-İş iklim krizine nasıl bakıyor? Sendikanın son dönemde, özellikle COP31 ve Halkların İklim Zirvesi gündemiyle birlikte, ekoloji ve iklim alanında yürüttüğü somut mücadeleler var mı, var ise neler?
E.Ö.: Evet, şimdi bu zor ve uzun bir soru olacak ama elimden geldiğince kısaca yanıtlamaya çalışacağım. Şöyle, tabii bizim örgütlü olduğumuz işkolundaki sektörler, az önce de saydığım gibi, çoğunlukla iklim krizinden etkilenen sektörler. Yani otomotiv ve otomotiv yan sanayisi, içten yanmalı motorların yerini elektrikli otomobillere bırakmasıyla beraber en fazla etkilenen sektörlerden biri. Keza demir çelik de üretimindeki yüksek karbon emisyonu nedeniyle bu dönüşümden en çok etkilenen sektörlerden biri.
Dolayısıyla biz, istesek de istemesek de biraz dünyadaki gelişmelerden, biraz da özellikle başka ülkelerin aldığı korumacı önlemlerden dolayı iklim krizi ve bu krizin getirdiği dönüşüm meselesiyle doğrudan ilgilenmek zorunda kalıyoruz.
Belki COP31 ve Halkların İklim Zirvesi gündemine biraz daha sonra girerim ama özellikle dünyada son dönemde adil geçiş kavramı etrafında endüstrinin dönüşümü bizim de önemli gündemlerimizden biri oluyor. Yani istesek de istemesek de bu bir tür mecburiyet hâline geliyor.
Biz yurt dışından herhangi bir sendikayla bir sektör toplantısına katıldığımızda, örneğin konu demir çelikse, ister istemez adil geçiş meselesi, yeşil çelik üretimi, üretimin nasıl dönüşeceği ve tabii ki bu dönüşüm sırasında işlerin nasıl korunacağı gündeme geliyor. Ya da yeni, daha kaliteli ve daha iyi çalışma koşullarına sahip işlerin nasıl oluşturulacağı tartışılıyor.
Ö.Ö.: Yani aslında Birleşik Metal-İş de, sizin de dediğiniz gibi, uluslararası sendikaların toplantılarına katıldığında bu konularla ilgilenmek durumunda kalıyor. Peki, Birleşik Metal-İş’in bu anlamda kendi programı var mı? Bu, hükümetlerden bir talep de olabilir. Ya da Türkiye’de örneği az olsa da iklim meselesi artık zaman zaman toplu iş sözleşmelerine de girmeye başladı.
Geçtiğimiz aylarda bu programda uluslararası sendikacılarla da konuşmuştuk. Toplu iş sözleşmelerine çeşitli maddeler eklenmesi söz konusu çünkü iklim meselesi artık iş sağlığıyla da ilgili. Hem aşırı sıcaklar, hem de özellikle çelik üretimi sırasında salınan zehirli gazlar, karbon emisyonları gibi konular var.
Bu alanlarda çalışmalarınız var mı, yoksa bunlar henüz oluşmakta olan süreçler mi?
E.Ö.: Birkaç boyutu var. Birincisi, tam da senin değindiğin gibi, sıcakta çalışma meselesi bu yaz bizim ana gündemlerimizden biri oldu. Sendikamız, sıcakta çalışma ve bunun nasıl düzenlenebileceğine dair bir rapor hazırladı. Çünkü iklim krizi deyince sadece dünya yok oluyormuş gibi bir felaketçilik düşünüyoruz. Dünya bir felakete doğru gidiyor, doğru ama bunun yanı sıra gündelik hayatımızı da etkileyen değişimler peyderpey ortaya çıkmaya başlıyor. Bunların en temel olanlarından biri de sıcakta çalışma meselesi. Özellikle bizim daha rahat gözlemleyebildiğimiz meselelerden biri olduğu için bu yaz sendikamız bu konuda bir rapor hazırladı ve taleplerini basın açıklamasıyla iletti.
Ama bunun dışında, iklim krizi ve yarattığı dönüşümle ilgili sendikanın daha bütüncül tartışmaları ve talepleri var. Tam senin de dediğin gibi, bu tartışma bize bir şekilde dışarıdan geliyormuş gibi görünüyor. Ama dışarıdan derken bunu iki türlü ele almak gerekir. Birincisi, başka yerlerde alınan önlemlerin Türkiye'ye yansıması meselesi. Mesela geçtiğimiz yıllarda Avrupa Birliği, sınırda karbon düzenlemesi diye bir düzenleme getirdi. Bu, bir noktadan sonra şu anlama gelecek: Türkiye'de üretilen belli ürünler, ki buna otomotiv, otomotiv yan sanayi ve demir çelik de dâhil, Avrupa Birliği'ne ihraç edilirken bir karbon vergisi alınacak.
Şimdi bir açıdan baktığınızda bu, tabii ki Avrupa Birliği tarafından alınmış bir tür korumacılık önlemi. Diğer taraftan Türkiye'deki işçiler, bu ürünleri üretenler açısından "Eyvah, işlerimiz tehlikeye mi giriyor?" tartışmasını açabilir. Ki sermaye de böyle olmasını istiyor. Sermaye, tüm bu adil geçiş tartışmasını aslında bu yöne çekiyor. Diyor ki "Eyvah, işleriniz tehlikeye girecek. O yüzden bu düzenlemelerde bizim istediklerimizin yapılması için daha fazla taviz vermeniz lazım."
Biz sendika olarak buna karşı direnmeye çalışıyoruz. Bununla beraber birkaç dönüşüm programını hayata geçirmeye, en azından bu meselelerle ilgili tartışmaları açmaya çalışıyoruz. Bunlardan biri de çalışma sürelerinin kısaltılması tartışması.
Biz hep diyoruz ki tüm bu dönüşüm ciddi bir iş kaybına neden olabilir, doğru. Ama dünyada insanlar zaten gereğinden fazla çalışıyor, fazlasıyla üretiyorlar. Dolayısıyla çalışma süreleri tüm toplum için radikal bir şekilde kısaltılırsa hem adil bir geçişi, adil bir dönüşümü sağlayabiliriz hem de kaybolan istihdamın yerine yeni istihdam olanakları yaratabiliriz.
Ö.Ö.: Bu kısmı istersen biraz açalım. Çalışma saatleri azalınca bunun istihdama nasıl faydası olacak diye soranlar olabilir. Mesela en son bir rapor yayımlanmıştı. 200 kadar bilim insanı bir araya gelmişti. Belki hatırlarsın, gazetede de haber olmuştu. Bizim sistemimizde de vardı, pardon. Thomas Piketty gibi isimler de kaleme almışlardı.
Onlar açıkça ortaya koydular: Gezegenin sıcaklık artışını iki derecenin altında tutmak, aynı zamanda çalışma saatlerini düşürmek ve gelirleri en az iki katına çıkarmak mümkün. Bunu Küresel Eşitsizlik Raporu adıyla, küresel bir rapor olarak açıklamışlardı. Ama burada kendileri de söylediler: "Güç ilişkilerini hesaba katmıyoruz. Elimizdeki kaynaklarla rasyonel bir planlama yapacak olursak bu son derece mümkün." Bununla tam istihdamın sağlanması da mümkün. Yani haftada beş gün yerine iki buçuk, iki buçuk günlük ayrı vardiyalar hâlinde istihdam sağlanırsa...
E.Ö.: Evet, aslında tüm bu tartışmanın bütünü, hem adil geçiş tartışması hem de daha bütüncül bir toplumsal eşitlik tartışması, tam da dediğin gibi bir tür güçler dengesi tartışması. Şimdi eğer bağımsız bir güç olarak işçi sınıfının kendi gücünü inşa etmeye çalışmazsanız doğal olarak sermayenin adil geçiş tartışmasının bir parçası olmaya başlıyorsunuz. O da ne oluyor? Dönüşüm olacaksa demir çelik tesislerine devlet teşvik versin ki kömürlü tesisten elektrik ark ocaklı tesise geçsinler. Mesela Avrupa'daki ana tartışmalardan biri bu. Devlet sermayeye nasıl teşvikler verecek ki bu dönüşüm yaşansın, bu sayede biz de işlerimizi koruyalım? Ama genel olarak işçi sınıfının işlerini korumasının tek yolu sermayeye daha fazla teşvik verilmesi, daha fazla üretimci bir ekonominin sürdürülmesi değil. Aksine, tam da dediğin gibi, eskiden tabir edildiği şekliyle çalışılabilir tüm işlerin çalışabilir nüfusa bölünmesi.
Ara ara kullandığımız bir örnek var: 1930'larda Keynes bir öngörüde bulunuyor. Diyor ki, "Dünyada verimlilik öyle artacak ki bundan belli bir süre sonra haftada sadece üç saat çalışacağız." Bunu biraz da kapitalizmi övmek için söylüyor. Şimdi söylediğinin yarısı doğru. Verimlilik gerçekten o oranda arttı dünyada ama haftada üç saat çalışmıyoruz, değil mi? Çünkü o verimlilik artışıyla bir yandan artık iş gücü yaratılmak isteniyor ki işçi sınıfının üzerinde daha fazla baskı kurulsun. Bir yandan da daha fazla üretelim ve daha fazla üreterek dünyayı daha fazla sömürmeye devam edelim isteniyor.
Dolayısıyla çalışma sürelerinin kısaltılması talebi ilk bakışta iklim meselesine dair bir talep değilmiş gibi görünse bile biraz daha derine indiğinizde, iklim krizine karşı adil bir dönüşümün, gerçekten adil ve gerçekten geçişi sağlayan bir sürecin ana taleplerinden biri olabilir.
Bir de şu var: Bu tartışmalara baktığınızda bir tarafta işçiler, işçi sınıfı, onların örgütleri ve sendikalar; diğer tarafta da ekoloji örgütleri, çevre örgütleri, iklim krizine karşı bir dönüşüm isteyen yapılar ve kişiler varmış, bunlar birbiriyle çatışıyormuş gibi görünüyor. Ama aslında bu sanal bir çatışma. Böyle bir çatışma gerçekte olmak zorunda değil. Tabii ki bunun ortaya çıktığı yerler, böyle tartışmaların yaşandığı durumlar var ama esas sorun şu: İklim krizine karşı dönüşümü aynı zamanda işçi sınıfının gündelik hayatını iyileştiren bir dönüşüme nasıl uyarlayabiliriz?
Çalışma sürelerinin kısaltılması talebi de biraz buradan geliyor. Tabii buna eşlik eden başka talepler de var. Mesela enerji altyapısının kamulaştırılması ve herkese ihtiyacı kadar enerjinin sağlanması talebi de bunun bir parçası olarak düşünülebilir.
Ö.Ö.: Buna enerji demokrasi de deniyor bir süreden beri.
E.Ö.: Evet, hatta ben de tam senin bağladığın noktadan COP31 ve HİZ gündemine geçelim mi diye düşünüyordum.
T.E.: Ben de tam öyle bir soruyla geliyordum şimdi.
E.Ö.: Aynen. Peki, buyurun.
T.E.: Pardon, sözümü kestim, buyurun.
E.Ö.: Ben soruya devam etmek için çıktım. Siz buyurun, soruyu sorun.
T.E.: Şimdi COP31’in Antalya’da düzenlenmesine günler kaldı ama bu yıl sadece COP31 yok. Antalya’da iki zirve daha var. Diğerine birazdan geliriz ama önce alternatif zirve olan Halkların İklim Zirvesi’nden başlayalım. Birleşik Metal-İş, COP31’e ve Halkların İklim Zirvesi’ne nasıl hazırlanıyor? Bize biraz bunlardan bahseder misiniz?
E.Ö.: Şöyle, aslında bizim de gündemimize biraz geç girdi. Yani biliyorduk, takip ediyorduk ama gündemimize biraz geç girdi. Biz bir süredir Enerji Demokrasisi için Sendikalar isminde uluslararası bir ağın, TUED diyebileceğimiz bu ağın parçası olduk. Dolayısıyla COP31 süresince TUED’in düzenlediği etkinliklerin Türkiye’deki destekçilerinden biri olmaya çalışacağız.
T.E.: Yani COP31 ile eş zamanlı olarak Halkların İklim Zirvesi var. İkincisi de TUED’in çağrıcısı olduğu Enerji Demokrasisi Zirvesi. Ben onun adını anmış olayım.
E.Ö.: Evet, tam dediğiniz gibi. Aslında enerji demokrasisi tartışması bir yandan da eski bir tartışma. Türkiye'den bir örnek vereyim. Güzel bir örnek olacak, aslında kötü bir olay ama konuyu anlatmak için güzel bir örnek diyeyim.
Bir süre önce, insanın yaşlılık belirtisi bunlar, her şeye bir süre önce diyorum, ne kadar zaman geçtiğini hatırlamıyorum. Belli bir yaştan sonra her şey yakın geliyor. Galiba birkaç yıl evvel Dicle Elektrik Dağıtım AŞ'nin, yani bölgede elektrik dağıtımını yapan DEDAŞ'ın genel müdürü bir açıklama yaptı. Dedi ki: "Çiftçiler bu yaz elektrik faturalarını ödemeyeceklerse hiç ekin ekmesinler. Çünkü elektriklerini doğrudan keseceğiz."
Şimdi mantıki bir yerden bakarsanız ülkede işçiler gıdaya pahalı ulaşıyor, hatta yeterince ulaşamıyor. Bir erişim sorunu yaşanıyor, gıda fiyatları yüksek. Dolayısıyla bu fiyatların düşmesi için tarımsal üretimin de artması gerekiyor. Ama tarımsal üretim yapan çiftçinin elektriğini dağıtım şirketi, faturasını ödemediği için kesiyor. Çiftçi de tarlasını sulayamıyor ve ürün tarlada yanıyor. Bu aslında bir mantık sorunu. Enerji demokrasisi tam da bununla ilgili bir tartışma. Biz enerjiyi kamulaştırmalı, kamu mülkiyetine geçirmeliyiz ki hem çiftçiler hem de evlerdeki kullanıcılar enerjiye ucuza, hatta belirli bir miktarına ücretsiz ulaşabilsin. Böylece enerji, tüm toplumun yararına olacak şekilde yeniden toplumsal üretime hizmet edebilsin.
Mevcut sistem, yıllar önce enerji dağıtımını piyasalaştırdı. Dolayısıyla hepimiz yıl boyunca yüksek enerji faturaları ödüyoruz. Aynı zamanda bu şirketler kârlarını altyapılarını yenilemeye ayırmadıkları için sonra dönüp diyorlar ki: "İklim krizine karşı adil bir geçiş sağlamamız lazım. Dolayısıyla devlet bize teşvik versin ki altyapımızı yenileyelim." Zaten burayı kâr etmek için aldın ve buradan kâr ediyorsun. Niye bir de benim cebimden bu altyapıyı yenilemek için para istiyorsun?
Enerji demokrasisi tartışması biraz bununla alakalı.
Ö.Ö.: Bu bahsettiğin şeylerden biri de aslında kullanım önceliklerinin belirlenmesi. Enerji demokrasisinde, bahsettiğimiz durumda olduğu gibi, su hizmetlerinin sağlanabilmesi ve evlerde kullanabilmek için, yani en temel yaşamsal gereklilikler için elektriğe ihtiyacımız var. Bunun artık bir hak olarak görülmesi gerekiyor.
Ben uzun bir süre su hakkı kampanyasında da çalışmıştım. Orada en çok tartışılan konulardan biri su hizmetlerinin kamusallaştırılmasıydı. Evet ama bu yetmez. Aynı zamanda kullanım önceliklerine de ihtiyacımız var. Yani su varlıklarını hangi önceliklere göre kullanacağız? Şu anda enerji demokrasisi içerisinde yapılan tartışmalardan biri de bu. Bu yüzden katılımcı olması gerekiyor. Çünkü bir şeyin devletin elinde olması her zaman demokrasi anlamına gelmiyor. Orada çalışanların, işçilerin ve kamunun da müdahil olabilmesi gerekiyor. Mesela dünyada enerji sektörünün büyük bir kısmı hâlâ devletin elinde ama buralarda pek de demokrasi yok. Dolayısıyla işin bu yönünü de doldurmaya çalışıyorlar. TUED'den Sean Sweeney ile biz de Onarım Çağı'nın ilk haftalarında bir söyleşi yapmıştık. O da özellikle işin bu yönüne vurgu yapıyordu.
S.S.M.: Bir yandan da devletin elinde olması, kamusal olduğu anlamına gelmiyor belki.
E.Ö.: Aynen, kesinlikle. Aslında iki farklı durumdan bahsediyoruz. Bu tartışma Türkiye'de yıllarca özelleştirme tartışmalarının da bir parçası olmuştur. Kamu sahipliği yeterli değil, dediğin gibi. Aynı zamanda her haneye ihtiyacı kadar elektriğin ücretsiz ya da düşük ücretlerle sağlanması ve belli alanların önceliklendirilmesi de bu işin bir parçası.
Enerji meselesini şöyle düşünmek lazım: Şimdi Batı Avrupa'dan bir sendikaya gitseniz ve "İklim kriziyle ilgili ne düşünüyorsunuz? Adil geçiş için ne öneriyorsunuz?" diye sorsanız, özellikle bizim işkolumuzdaki bir sendika size diyecek ki "Bizim demir çelik tesisimiz var, kömür kullanıyor. Bunu elektrik ark ocaklı fırına dönüştüreceğiz. Bunun için devlet patronumuza kredi, teşvik versin, fırınları yenilesin." Ya da diyecek ki "Biz içten yanmalı motorlu, benzinli ve dizel arabalar üretiyorduk. Şimdi bunların yerine elektrikli arabalar geliyor. Fabrikaların dönüşümü ya da elektrikli arabaların satışı için devlet teşvik versin."
Gerçekten de öyle, abartmıyorum. Şu anda birçok yerde sendikaların ana taleplerinden biri, sermayeyle beraber kendi patronlarına devlet tarafından daha fazla para verilmesi ki bu dönüşümü gerçekleştirebilsinler.
Şimdi bunu da anlıyorsunuz, işlerini korumak istiyorlar. Ama bu nasıl bir dünya demek? Gerçekten adil olmamasını bir kenara bırakalım, bu bir geçiş mi? Ondan da emin değilim. Çünkü şöyle düşünün: Daha fazla elektrik kullanan demir çelik tesisleri, daha fazla elektrik kullanan arabalar, yine daha fazla üretime dayalı bir ekonomi ve aynı zamanda daha fazla elektrik ihtiyacı olan bir ekonomi.
S.S.M.: O elektrik de nereden geliyor bazen? O da ayrı bir soru.
E.Ö.: Aynen. Doğrusu birçoğu da buna cevap olarak nükleer enerjiyi öneriyor. Bu sefer öyle bir noktaya geliyoruz ki tüm bu tartışmada adil bir geçiş ya da herhangi bir geçiş sağlamaya çalışırken nükleer santralleri savunur hâle geliyoruz. Bu da maalesef bizim cephemizde, yani sendika cephesinde de sık görülen bir sorun.
O yüzden belki de sorunu en baştan tarif etmek gerekiyor. Sorunun temelinde, tüm bu aşırı üretimci ekonomiden nasıl çıkacağımız ve ihtiyaçlarımız etrafında bir üretimi nasıl planlayacağımız tartışması yatıyor. Oradan da en başta söylediğime geri geleceğim. Enerji demokrasisi ve onunla eş zamanlı olarak çalışma sürelerinin kısaltılması, hem işçi sınıfının gündelik hayatını iyileştiren hem de böyle bir geçişin önünü açan talepler diyebiliriz.
Ö.Ö.: Evet, şimdi senin de bahsettiğin gibi, TUED tarafından organize edilen Enerji Demokrasisi Zirvesi, 12-14 Kasım tarihleri arasında Antalya'da gerçekleşecek. En son bu işin örgütlenmesinde yer alan arkadaşlarla sohbet ettiğimizde, 40'ı aşkın ülkeden 130'dan fazla sendikacının katılımının kesinleştiğini öğrendik. Oldukça yüksek bir sayı. Çok sayıda sendika gelecek.
Biz de COP31 sırasında Apaçık Radyo'dan çok sayıda kişiyle orada olacağız. Enerji Demokrasisi Zirvesi'ni de ayrıca takip ediyor olacağız. Belki sana da tekrar mikrofon uzatırız. Bilmiyorum, Birleşik Metal-İş adına sen mi katılacaksın Antalya'daki zirveye?
E.Ö.: Birkaç kişi olacağız.
Ö.Ö.: Tamam, çok iyi. O zaman orada tekrar mikrofon uzatırız. Çünkü bu zirvenin sonuçlarının gerçekten önemli olacağını düşünüyoruz. Enerji demokrasisi ve iklim krizine sendikal yanıt meselesi birçok sendikanın gündemine ciddi biçimde girmiş oldu. Bu da bundan sonra sendikaların bu meseleye ilgi duymasını sağlamak açısından en azından avantajlı bir durum.
14 Kasım'da Halkların İklim Yürüyüşü gerçekleşecek. Birleşik Metal-İş'in buraya katılımıyla ilgili bir plan var mı? Tabii yürüyüş cumartesi günü ama Antalya birçok kişinin ulaşımı açısından uzak bir nokta. Hareket de bunu gündemine almış durumda. Bir yandan yakın şehirler var, görevlendirilebilecek insanlar var. Birleşik Metal-İş bu yürüyüşe nasıl bir katılım sağlamayı planlıyor?
E.Ö.: Açıkçası henüz kesinleştirdiğimiz bir şey değil. Ama TUED’in etkinliklerine katılacağımız, onları beraber organize edeceğimiz için sonrasındaki yürüyüşe de muhtemelen katılım olur. Ancak şu anda netleşmiş bir planımız yok.
Bir de dediğim gibi, Antalya çok örgütlü olduğumuz bir bölge değil. Dolayısıyla bölgeden katılım imkânı yok. Taşıma suyla da değirmen dönmez. Ne kadar insan taşıyabilirsiniz? O da ayrı bir tartışma konusu.
Ö.Ö.: Doğru. Yürüyüşün ardından da dört gün boyunca Halkların İklim Zirvesi gerçekleşecek. Burada yine sendikalar olacak ama sendikaların yanı sıra aktivistler, yerli halklar, Küresel Güney'in temsilcileri ve daha birçok kesimin katıldığı bir zirve olacak.
Şimdi son olarak, artık son birkaç dakikamız kaldı Eyüp, şunu sormak istiyorum: COP31'den çok fazla beklenti yok. Belki sen de görmüşsündür, Pasifik Adaları'ndaki COP hazırlık zirvesinde Murat Kurum açıkça söyledi: "Fosil yakıtlardan çıkış gündemini zorlamanın çok bir anlamı yok. Buna dair bir karar çıkmayacaktır." Bunu da önceki zirvelere dayanarak söylediğini belirtti. Dolayısıyla fosil yakıtlardan çıkışa dair bir karar olmayacak gibi görünüyor. Gündemlerden biri de adil geçiş mekanizmalarının hazırlanması. Bunun da başarılı bir şekilde gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini bilmiyoruz. Ama günün sonunda COP31 sayesinde iklim meselesi Türkiye'nin gündemine girdi. Sence Antalya'da yapılacak COP31'in, aynı zamanda Halkların İklim Zirvesi'nin ve TUED'in etkisi ne olur? Özellikle sendikaların iklim krizine ilgisi açısından baktığında.
E.Ö.: Çok iyimser bir şey söyleyemeyeceğim açıkçası ama belki senin dediğin ilk kısma değinmek gerekirse, dünyada ana gündem hızla kaymaya başladı. Esas mesele bir tür uluslararası rekabet meselesi hâline geldi. Bizim tarafta da, yani sendikalar açısından da sadece savaşlar değil, ticari rekabet, sanayi rekabeti ve bazı yeni teknolojiler alanındaki rekabet ana belirleyici olmaya başladı.
Dolayısıyla Murat Kurum'un dediğinde maalesef gerçeklik payı var. Kimsenin önceliği artık karbon yoğun ekonomiden çıkış, karbonsuzlaşma değil. Ama adil geçiş meselesini de hem sermaye hem de sendikal hareketin bir kısmı uluslararası rekabet içinde kendilerine nasıl yeni bir konum elde edebilecekleri üzerinden ele almaya başladı.
Mesela güneş paneli üretimini nasıl kendi bölgemize çekeriz ki Çin'den ithal etmeyelim, bu teknolojiyi kendimiz üretelim? Ya da pil sektörü, elektrikli araçların pilleri için gerekli doğal kaynakları nasıl daha fazla kendi bölgemize çekeriz, bunlar üzerinde nasıl daha fazla hâkimiyet kurarız? Pil teknolojisini nasıl daha fazla kendi içimizde üretiriz?
Aslında bildiğimiz eski tip korumacı ekonomilerin, klasik korumacı ve kısmen kalkınmacı reflekslerine dönüldü. Ana kapitalist ülkeler de buna dâhil. Dolayısıyla sendikalar da bu yaklaşımın arkasına yedeklenmeye başladı. COP da aslında iklim meselesine dair gündemler üreten bir zirve olmaktan çıkıp, ki zaten hiçbir zaman tam anlamıyla böyle bir işlevi yoktu ama kısmen daha iyi olduğu dönemler vardı diyebiliriz, ülkelerin uluslararası rekabet içinde kendi sanayilerini güneş, rüzgâr, pil teknolojileri ve elektrikli araçlar gibi yeni alanlarda nasıl koruyup geliştirebileceklerini stratejik olarak tartıştıkları bir yere dönüşme riski taşıyor maalesef.
Ö.Ö.: Greta da “Bla bla bla” diyordu. COP zirvelerini böyle özetlemişti. Biz de zaten jingle’ımızda bu şarkıyı kullanıyoruz. Peki Eyüp, süremizin sonuna geldik. Katıldığın için çok teşekkür ederiz.
E.Ö.: Ben teşekkür ederim.
S.S.M.: Bugün Birleşik Metal-İş Sendikası Uluslararası İlişkiler Uzmanı Eyüp Özer konuğumuzdu. Kendisine çok teşekkür ediyoruz. Haftaya konuk edeceğimiz sendika henüz kesinleşmediği için maalesef duyuramıyoruz ama kesinleştiğinde sosyal medya üzerinden sizlere duyuracağız. Haftaya Salı saat 16:00'da görüşmek üzere. Hoşçakalın.
Ö.Ö.: Hoşçakalın.
Benzer İçerikler
İklim Krizi, Adil Geçiş ve Sendikaların Rolü
Suda Sim Meriç, Tuna Emren, Özdeş Özbay, Kıvanç Eliaçık
Tarladan Ormana: İklim mücadelesinin emek cephesi
Suda Sim Meriç, Tuna Emren, Özdeş Özbay, Serap Baysal, Bahadır Tamer
Enerji Demokrasisinin Kamusal Yolu: Adil Geçiş Kimin Kontrolünde?
Özdeş Özbay, Tuna Emren, Suda Sim Meriç
"İklim değişikliğini durdurabiliriz"
Suda Sim Meriç, Tuna Emren, Özdeş Özbay, Jonathan Neale