Apaçık Radyo

Enerji Demokrasisinin Kamusal Yolu: Adil Geçiş Kimin Kontrolünde?

22 Eylül 2026

Onarım Çağı'nda Suda Sim Meriç, Tuna Emren ve Özdeş Özbay, Enerji Demokrasisi için Sendikalar (TUED: Trade Unions for Energy Democracy) ağı tarafından geliştirilen “Kamusal Yol” (Public Pathway) yaklaşımını ele alıyorlar.

Suda Sim Meriç: Yeryüzünü onarmanın imkanlarını konuştuğumuz Onarım Çağı programına hoşgeldiniz. Ben Suda Simmeriç. Tuna Emren: Ben Tuna Emren. 

Özdeş Özbay: Ben Özdeş Özbay. 

S.S.M.: ...ve teknik masada da Dila Yılmaz bize destek veriyor. İlk programlarımızdan bu yana iklim krizinin çözümünü yani adil geçişi ve bu dönüşümün işçiler ile toplum açısından ne anlama geleceğini konuşuyoruz. İklim istihdamı ve adil geçiş kavramlarından başladık, sendikaların bu mücadeledeki rolünü tartıştık, farklı ülkelerden, özellikle bu tartışmalarda öne çıkan bazı isimleri konuk olarak aldık ve dünyadaki deneyimlere kadar uzandık. Son haftalarda ise şu temel soruya geldik: Yalnızca daha temiz mi olacak, yoksa aynı zamanda kimin mülkiyetinde olduğu, nasıl yönetildiği ve kimin ihtiyaçlarına göre planlandığı da değişecek mi? 

Bildiğiniz üzere bu yıl COP31 Zirvesi Kasım ayında Antalya'da gerçekleşecek. Zirvenin hemen öncesinde yani 12-14 Kasım tarihlerinde, Enerji Demokrasisi İçin Sendikalar yani TUED (Trade Unions for Energy Democracy) öncülüğünde bir sendikalar zirvesi düzenlenecek. 

Ö.Ö.: Yakın zamanda bunun toplantısı da oldu. Zirvenin daha önce ana başlığı belirlenmemişti. Yani bu konu üzerinde, enerji demokrasisi hakkında olacağını biliyorduk ama şöyle belirlenmiş durumda: “From Private Profit to the Public Pathway” yani “Özel Kârdan Kamusal Yola Doğru” diye bir ana zirve başlığı var. Sendikalar zirvesinin ana başlığı bu olacak.

Zirve üç gün sürecek. Sen de söyledin, 12-14 Kasım diye. İlk gün enerji mücadelesine, ikinci gün kamuya, üçüncü gün ise politika, eğitim ve örgütlenmeye ayrılacakmış.

Image
""


S.S.M.: Zaten önceki programlarda da TUED’den Sean Sweeney’yi konuk almıştık. Kendisiyle bu zirve üzerine de konuşmuştuk; neden önemli olduğunu ve bu süreçte neden değerlendirilmesi gereken bir konu olduğunu ele almıştık. Bugün ise aynı gündemden hareketle, zirvenin ana meselesi olan, senin az önce söylediğin “Kamusal Yol” yaklaşımının neler önerdiğine bakalım dedik.

T.E.: Evet, 90’ların başından bu yana aslında iklim politikaları, hepinizin bildiği üzere, özel yatırımcıların ve şirketlerin düşük karbonlu bir geleceğe geçişe öncülük edeceği fikriyle şekillenmişti. “Önce kâr gelir” diye özetleyebiliriz bu yaklaşımı. Şirketleri önceleyen bir yapısal uyum gündemi dayattı. Bunun yanı sıra Küresel Güney ülkelerini çok daha yoksullaştırdı, dünyanın her yerindeki toplumları daha yüksek enerji maliyetleriyle baş başa bıraktı ve nihayetinde tüm krizleri büyüttü. Her şeyi daha da içinden çıkılmaz bir hâle sürükledi.

Neoliberal yaklaşım artık tabii hızla çözülüyor. Hepimiz bu zamanlardan geçiyor ve buna şahit oluyoruz. Çözülürken enerjinin ve diğer hayati sektörlerin kamu mülkiyetine geçmesi, kamu finansmanıyla desteklenmesi ve ticari olmayan uluslararası iş birliğine dayanan kamusal bir yol yaklaşımına doğru politika değişikliği ihtiyacının belirdiğini zaten görüyorduk.

Şimdi bu Kamusal Yol yaklaşımı da burada öne çıkıyor. Enerjinin kimin mülkiyetinde olduğu, senin de belirttiğin gibi, suyun kimin kontrolünde bulunduğu soruları öne çıkıyor. Aslında bu soruları dönüşümün ve adil geçiş programlarının merkezine yerleştirmiş bulunuyoruz.

Sonuç olarak biz, neoliberallerin dayattığı özelleştirme yoluyla karbonsuzlaştırma modeli yerine şimdi enerji demokrasisi talebini getirmiş oluyoruz. Antalya’daki sendikalar zirvesi bu açıdan son derece önemli. Çünkü zirvede, “kâr değil insan” diyen bu yaklaşımı kolektif olarak güçlendirmek adına adımlar atılacak. Sendikalar, politika müttefikleri ve toplumsal hareketler orada olacak; hepsini bir araya getirip yeni hareketlere, yeni çıkışlara ve yeni taleplere alan yaratmak hedefleniyor.

Ö.Ö.: Bir enerji sisteminin daha temiz hâle gelmesi esas meselemiz. Ama bu, toplumun ihtiyaçlarına daha fazla yanıt veren bir sistem olacağı anlamına gelmiyor diye bir tartışma var. Dolayısıyla adil geçişi yalnızca enerjinin kaynağı üzerinden değil, enerjinin mülkiyeti, finansmanı, planlaması ve denetimi üzerinden de düşünmek gerek. TUED’den Sean Sweeney de bunun özellikle üzerinde duruyordu.

Bu noktada “kamusal” kavramının kendisini de irdelemek gerekiyor. Çünkü biliyorsunuz, devlet mülkiyeti anlamında genelde kamusal mülkiyet kullanılır. Fakat devletin sahip olduğu bir enerji kuruluşu da çalışanların ve toplulukların karar alma süreçlerinden dışlandığı bir biçimde yönetilebilir. Buna özellikle söyleşilerimizde de yer vermiştik. Zaten dünyadaki fosil yakıt şirketlerinin önemli bir kısmı da devlet mülkiyeti altında.
 

Son yıllarda bu sebeple özel mülkiyet kadar devlet mülkiyetine de karşı olan hareketler yeni bir kavram kullanıyorlar: “müşterekler”. Müşterekler siyaseti dediğimiz şey bu. Ne devlet mülkiyeti, ne özel mülkiyet; “Bunlar bizim müştereklerimiz, enerji de bir müşterektir,” diyorlar. Ancak TUED’in kullandığı kavram “Kamusal Yol” ve bunda da müşterekler siyasetini bir şekilde ele alıyorlar. Diyorlar ki kamusal mülkiyet ile demokratik kontrol birbirinden ayrılamaz. Yani enerji işçileri ve topluluklar karar alma süreçlerinde gerçek bir güce sahip olmalı.

Bu, Avi Lewis ve Naomi Klein’ın 2004 tarihli The Take yani İşgal belgeselini izlemiş olanların hatırlayacağı bir mesele. Aslında bu da müşterekler siyaseti olarak adlandırılıyor. Daha otonomcu gelenek genellikle bu kavramı kullanıyor. Belgeselin temel meselesi, üretimin kimin için ve kimin kontrolünde olduğu sorularıydı.


Şimdi aynı soru enerji dönüşümüne taşınmış durumda. Çünkü bir elektrik santralini, bir şebekeyi ya da bir enerji şirketini ticari bir işletme olarak görmek, en temel ihtiyaçlarımızdan biri olan enerjinin toplumsal bir ihtiyaç alanı olduğu gerçeğini gölgeliyor. Doğru şekilde düşünmeye başladığımızda enerji üretiminin toplumsal faydaya odaklı yapılabileceğini görüyoruz. İşte o zaman halklar da enerji işçileri de yalnızca üretimi gerçekleştirenler olmaktan çıkıp enerji sisteminin nasıl örgütleneceği konusunda bilgi ve karar sahibi özneler konumuna geliyorlar. Dolayısıyla kullanım önceliklerine, fiyatlandırmaya ve bütün bunlara kimin karar vereceği meselesi de devreye girmiş oluyor.

Ursula Le Guin’in Mülksüzler romanı da özel mülkiyet ve eşitsizlik üzerine kurulmuş bir toplumla, kolektif örgütlenme fikrinden hareket eden başka bir toplum biçimini karşı karşıya getiriyor. Okuyanlarınız vardır mutlaka. Mülksüzler bu açıdan bize önemli bir düşünme alanı açıyor. Çünkü enerjinin toplumdaki yerini, üretimle ilişkisini ve karar alma mekanizmalarını baştan düşünmemizi sağlıyor.

T.E.: Evet, bu teorik tartışmanın somut bir örneği de Meksika’da yaşandı ve hâlâ yaşanıyor. TUED tarafından Mayıs 2026’da yayımlanan bir rapor vardı: Walking the Public Pathway yani Kamusal Yolu Yürümek. Alt başlığı ise Meksika’nın Neoliberalizm Sonrası Elektrik Politikası ve Sendikalar Açısından Önemi idi.

Şöyle özetleyebiliriz: Meksika’da elektrik sektörünün özelleştirilmesine 1992 yılında, neoliberal politikaların yükselişiyle birlikte başlanmıştı. 2013-2014 yıllarına gelindiğinde ise kapsamlı bir enerji reformu gerçekleştirildi. Elektrik Endüstrisi Yasası’yla birlikte kamu elektrik kurumu CFE’nin sektördeki konumu sınırlandırılırken özel sektörün elektrik üretimindeki rolü giderek genişledi. Böylece özel şirketler enerji üretiminde giderek daha fazla pay sahibi olmaya başladı.

Image
""


Ö.Ö.: Evet, metinde ilk geçtiği yerde “Federal Elektrik Komisyonu (CFE)” diye açalım. Sonrasında CFE olarak devam edebiliriz.

T.E.: Evet, Federal Elektrik Komisyonu olarak özetleyebiliriz. Örneğin 2020 itibarıyla özel sektörün üretimdeki payı %68’e yükselmiş, CFE’nin payı ise %32’ye gerilemişti. Bu da şebekede ciddi teknik ve finansal sorunlara yol açtı.

Ardından 2018-2024 aralığında, kamusal hakların geri alınması diyebileceğimiz, “reclaim” olarak tanımlanan yeni bir süreç yaşandı. Bu süreçte yönetimi Manuel López Obrador devraldı. Özelleştirme politikalarını sonlandırdılar, CFE’yi yeniden sektörün merkezine yerleştirdiler ve özel şirketlere tanınan imtiyazları sonlandırdılar. İspanya merkezli çok uluslu bir şirket olan Iberdrola’nın elinde 13 santral vardı. Bunların hepsi kamulaştırıldı. Hemen ardından, bu sayede Latin Amerika’nın en büyük güneş enerjisi kurulumlarından biri olan Puerto Peñasco projesi hayata geçirilmiş oldu.

Bu süreç 2024’e kadar sürdü. Ardından modelin kurumsallaştırılması ya da yeniden inşa olarak tanımlayabileceğimiz bir dönem başladı. Bu kez yönetim farklıydı; Claudia Sheinbaum yönetimi başladı. Bir anayasal reform yapıldı. Elektrik üretimi ve dağıtım hizmetleri bu kez devletin elinde toplandı. Sektörü piyasa sinyalleri yerine devlet hedefleriyle yönetmek amacıyla bağlayıcı planlama kurumları ve mekanizmaları geliştirildi.

Sonuç olarak temiz enerji üretiminin payının artırılması, enerji yoksulluğunun azaltılması ve bu süreçlere toplumsal katılımın sağlanması gibi öncelikli hedefler de belirlenmiş oldu.

Senin galiba ekleyeceğin bir şeyler vardı, değil mi Özdeş?

Ö.Ö.: Şöyle bir şey ekleyecektim sadece: Bu geri alma, yani “reclaim” meselesi ilk kez Meksika’da ortaya çıkmıyor. Neoliberalizm sonrası dönemde, yine aslında Meksika’yla aynı dönemlerde, 2010’lardan 2020’lere kadar diyebiliriz, belediyeler özellikle daha önce özelleştirilmiş olan elektrik hizmetlerini yeniden kamusal hizmet kapsamına almaya çalışıyorlardı.

Sean Sweeney’ye bunu da yöneltmiştik, önemli bir vurgu yapmıştı. “Orada belediyeler yetersiz,” demişti. Yeniden kamusal hizmet kapsamına alma çok önemli bir hareket ama elektrik üreten santraller genellikle şehirlerin dışında. Dolayısıyla belediyeler hizmetleri yeniden kamusallaştırdığında kabloları, elektrik direklerini vs. kamusallaştırmış oluyor. Üretim ise yine dışarıda, büyük oranda belediye yetkisinin sınırlarının dışında kalıyor, diye ilginç bir vurgu yapmıştı.

Dolayısıyla hükümetlerin, eğer federal bir yapı varsa federal hükümetlerin, devreye girmesi gerekiyor diyordu. TUED de Meksika örneğini bu yüzden en iyi örneklerden biri olarak anlatıyor.

T.E.: En iyi örnek ve tabii bu işler öyle kolay da olmadı yani neoliberalizmden çıkış kolay olmadı. İki aşamalı bir iktidar stratejisiyle geçildi buraya. Demin aktardığımız gibi, “reclaim” yani geri alma ve “restore” yani yeniden inşa süreçleri.

Fakat burada önemli olan yalnızca kamu şirketlerinin yeniden güçlendirilmesi değil, aynı zamanda tüm bu enerji sisteminin uzun vadeli toplumsal ihtiyaçlar doğrultusunda planlanmış olması; en dikkat çekici kısmı bu. Yani kamusallığı yalnızca mülkiyet üzerinden tanımlamıyorlar; erişim, fiyat, güvenilirlik, sürdürülebilirlik ve demokratik katılım gibi meseleler öne çıkıyor. Hepsi bir arada değerlendirilmiş oluyor.

Tabii neoliberal yaklaşımın önemli iddialarından biri, yatırım kararlarının merkezi planlama yerine piyasa mekanizmalarına bırakılmasının daha verimli sonuçlar doğuracağıydı. Tabii tam aksi oldu ki biliyorduk tam aksinin olacağını. Meksika örneği de bu iddiaları bu hâliyle gayet güzel çürütmüş oluyor.

Ö.Ö.: Meksika örneğinde çok önemli somut hedefler de var. Raporda bunlara da yer vermişler. Mesela Meksika’da elektrik sektöründeki emisyonların 2027’de zirve yapması planlanıyor. Ardından radikal bir düşüş öngörülüyor. 2025-2030 arasında kurulacak yeni kapasitenin yaklaşık %70’inin temiz enerjiden yani güneş ve rüzgâr gibi yenilenebilir enerji kaynaklarından oluşması planlanıyor. Buna yönelik çalışmalar yapılıyormuş.

Ayrıca raporda önemli bir başka meseleye, sendikaların bu sürece nasıl dâhil olduğuna da yer vermişler. Meksikalı sendikalar 2025’te TUED ve uluslararası sendikalarla birlikte “Plataforma” adı verilen, bir komisyon gibi işleyen bir alan oluşturmuş. Amaç, hükümetin kamusal enerji politikasını eleştirel bir biçimde takip etmek. Yani sendikalar hükümeti denetliyorlar. Bunu, kamusal enerji dönüşümünü siyasi olarak savunmak ve geliştirmek şeklinde de anlatıyorlar.

Şimdi isterseniz kısa bir müzik arası verelim. Suda bizim için bir şarkı seçti. Onu dinleyelim mi Suda?

S.S.M.: Dinleyelim. Şimdi kulaklarınızda Billy Bragg’den “Which Side Are You On?” olacak. İyi dinlemeler.

 
S.S.M.: Billy Bragg’den “Which Side Are You On?”u dinledik. Billy Bragg bu şarkıyı 1980’li yıllarda, Margaret Thatcher dönemindeki madenci grevleri sırasında kaydetmişti. Şarkı, 1931 tarihli orijinal “Which Side Are You On?”dan esinlenerek yapılmıştı.

Ö.Ö.: Evet. Ömer Bey’in de biliyorsun en sevdiği şarkılardan, hatta muhtemelen bizim Açık Gazete’de en çok çaldığımız şarkılardan bir tanesi. The Beatles tabii ki bir numara. Ama daha sonra özellikle Pete Seeger versiyonu... Senin de dediğin gibi, 1930’larda maden işçilerinin sendikalaşma mücadelesi üzerine yazılan ve “Which Side Are You On?” yani “Sen hangi taraftasın?” diye aslında işçilere soran bir şarkıydı.

S.S.M.: Eylemci misiniz yoksa eylem kırıcı mısınız? 

Ö.Ö.: Aynen öyle. Senin çaldığın bu versiyonu, ben Suda’ya gönderdikten sonra görmüştüm. Gerçekten çok fazla versiyonu var. Çok güzel versiyonları da var ama bu da çok güzelmiş.

S.S.M.: Zaten esas olarak bu da aynı şeyi koruyor. Eylemciler ve grev kırıcılığı, hükümetin bu süreçteki tutumu ve buna karşı mücadeleyi anlatan bir şarkı. 80’ler İngiltere’sindeki süreci güzel anlatıyor.

Image
""


Şimdi, mülkiyet meselesinden devam ettiğimiz bu süreçte William Morris’in 1890 tarihli News from Nowhere romanına gelelim.

Ö.Ö.: Ortak mülkiyet... News from Nowhere, Türkçeye Hiçbir Yerden Haberler diye çevrilmişti herhalde. Nasıl çevrildiğini tam hatırlamıyorum ama sanırım böyleydi.

S.S.M.: Evet, evet. Hiçbir Yerden Haberler... Ortak mülkiyet ve demokratik kontrol üzerine kurulmuş farklı bir toplum tahayyülü ortaya koyuyor. Aynı zamanda üretimle doğa arasındaki ilişkinin de dönüşümün bir parçası olduğunu gösteriyor. Bugün Kamusal Yol’u konuşurken de Morris’in çizdiği o tabloya bakıyor ve bunun çok daha geniş bir toplumsal dönüşüm tartışması olduğunu görüyoruz.

Bu noktada tarihsel deneyimlere bakmak da önemli. Örneğin 1871 Paris Komünü, kamu hizmetlerinin nasıl yeniden örgütlenebileceğine ilişkin ilginç bir tarihsel deneyim. Paris Komünü, 18 Mart-28 Mayıs 1871 tarihleri arasında yaklaşık iki ay sürmüş seçilmiş bir yerel yönetim deneyimiydi.

Ö.Ö.: Yani tabii, aslında bir tür devrim, ayaklanma ve savaş koşulları içinde yönetime el koyuyorlar. Yanlış hatırlamıyorsam Paris Komünü 61 gün ayakta kalmıştı. Hatta anlatılanlara göre Lenin’in, Ekim Devrimi’nin 62. gününde, “Paris Komünü’nden bir gün daha fazla ayakta kaldık,” diye duyduğu bir coşku da var.

Image
""


Biz de Açık Gazete’de Doğan Çetinkaya ile birlikte Paris Komünü’nün 150. yılı dolayısıyla özel bir program yapmıştık. Orada da özellikle bu mülkiyet ilişkilerini konuşmuştuk. Paris Komünü’nde ve Sovyet Devrimi yani Ekim Devrimi sonrasında üretim araçlarına işçiler tarafından el konulması meselesini ele almıştık. “Sovyet” aynı zamanda işçi meclisi gibi bir anlam da taşıyor aslında. Grev dayanışmasıyla ortaya çıkan bu yapılar, daha sonra bir iktidar aygıtına dönüştüklerinde üretimi de planlayan yapılar hâline geliyorlar.

Bunları da aslında müşterekler siyaseti içerisinde gören akımlar var. Çünkü Paris Komünü’nde de Ekim Devrimi’nde de üretim araçlarına el konulduğunda bu, tam anlamıyla daha sonra, özellikle Stalin döneminden itibaren anladığımız biçimiyle bir devlet ya da kamu mülkiyeti anlamına gelmiyor. Burada gerçekten işçilerin kendi yönetim aygıtları içerisinde bu araçlara el koyduğunu görüyoruz. Bu anlamıyla ilham verici olmaya devam ediyorlar tabii.

S.S.M.: Tabii, biz burada Paris Komünü’nü enerji sistemleriyle bağlantısından dolayı değil, o deneyimin kamusal hizmetlerin yalnızca merkezi ve bürokratik yapılar üzerinden düşünülmek zorunda olmadığını göstermesi açısından ele alıyoruz. Temsilin, emek örgütlerinin ve toplumsal katılımın farklı biçimlerde bir araya getirilebileceğini düşünmek açısından önemli bir tarihsel referans sunuyor bize sonuçta. Seçimler yapılmış, işçi hakları ve kamu hizmetlerinin yeniden düzenlenmesi gibi çeşitli politikalar hayata geçirilmiş. Tabii yaklaşık iki aylık bir süreçten bahsettiğimizi de tekrar hatırlatmak gerekir.

Nitekim TUED’in Antalya Zirvesi’ndeki amacı da Kamusal Yol’u tamamlanmış ve değişmez bir reçete olarak sunmak değil. Bilakis sendikaların, enerji işçilerinin ve toplumsal hareketlerin birlikte tartışarak geliştirebileceği bir çerçeveyi güçlendirmek olacak. Aslında bir altyapı hazırlamak, bir sürecin önünü açmak... Sendikaların da burada yapacağı iş bu.

T.E.: Evet, Paris Komünü bize Tıpkı Ekim Devrimi’nin göstermiş olduğu gibi kamu kurumlarının farklı demokratik mekanizmalarla da yönetilebileceğini göstermişti. Yani aslında biz bunları konuşurken hepimiz her zaman hatırlamayabiliriz ama bunlar saf teorik tartışmalar değil. Ne Kamusal Yol, ne de adil geçiş... Gayet insani bir yaşam kurmak üzere içimizdeki en akıllı ve yürekli insanların geliştirmiş oldukları, öne attıkları taleplerden oluşan; zaman içinde tartışılan ama “aklın yolu birdir” diyerek, “Evet, tabii ki böylesi daha makul,” diye baktığımız modeller bunlar.

Ö.Ö.: ...ve mücadele pratikleri tabii. 

T.E.: Tabii tabii, birçoğu da zaten mücadele pratiklerinden doğuyor. 

Evet efendim, bir programın daha sonuna doğru yavaş yavaş yaklaşıyoruz. Önümüzdeki dönemde yine sendikaların, işçilerin ve iklim hareketinin bir araya gelerek geliştireceği mücadele alanlarının belirleyici olacağını bilerek hareketi izlemeye devam ediyoruz. Özellikle de enerji sektöründeki işçilerin bilgi ve örgütlenme kapasitesinin dönüşümün merkezine yerleştirilmesi gerektiğinin bilinciyle onları da yakından izliyor, takip ediyoruz. Toplulukların karar süreçlerine katılımı öne çıkıyor. Başından beri konuştuğumuz üzere bunun güçlendirilmesi gerektiği ortada. Enerji yatırımlarının bizlerin ihtiyaçları, yani toplumsal ihtiyaçlar doğrultusunda planlanması gerektiği ortada.

İşte tüm bu meseleler önümüzdeki süreçteki tartışmanın somut başlıklarını oluşturacak. COP31 ile eş zamanlı gerçekleştirilecek olan Halkların İklim Zirvesi ve TUED’in Sendikalar Zirvesi de zaten bu tartışmalara damgasını vuracak.

Ö.Ö.: Bir kez daha hatırlatalım: 12-14 Kasım tarihleri arasında Antalya’da gerçekleşecek. 14 Kasım ayrıca Uluslararası Eylem Günü olacak. COP sırasında devletlere baskı oluşturmak amacıyla Antalya’da da bir yürüyüş düzenlenecek. O arada sendikalar da kendi sonuç bildirgelerini hazırlayacaklar.

Çok sayıda ülkeden katılım olması bekleniyor. Bunun Türkiye açısından da aslında çok ciddi bir avantajı var. Türkiye’den de sendikalar gelecek. Biz de zaten bir süreden beri Türkiyeli sendikaları konuk ediyorduk. İlk olarak TÜMTİS’le başladık. Haftaya da devam edeceğiz, ondan sonraki haftalarda da devam edeceğiz. Onlara da bu zirvelere, alternatif zirvelere, özellikle Enerji Demokrasisi İçin Sendikalar’ın uluslararası sendikalar zirvesine katılıp katılmayacaklarını, katılıyorlarsa nasıl hazırlandıklarını sorma imkânı bulacağız.

T.E.: Evet, Özdeş’in de özetlediği gibi, önümüzdeki hafta da tıpkı geçtiğimiz birkaç hafta boyunca olduğu gibi yine sendika temsilcileri burada, stüdyomuzda bizimle birlikte olacak. Adil geçişi onlarla konuşmaya devam edeceğiz. Haftaya TESKOP yani Türkiye Ticaret, Kooperatif, Eğitim, Büro ve Güzel Sanatlar İşçileri Sendikası’ndan Genel Başkan Danışmanı Prof. Dr. Mustafa Durmuş stüdyomuzda olacak. Öyleyse haftaya Salı saat 16:00’da yeniden görüşmek üzere. Hoşçakalın.

Ö.Ö.: Hoşçakalın. 

S.S.M.: Hoşçakalın.

Benzer İçerikler

Enerji bir meta mı yoksa kamusal bir hak mı?
29 Temmuz 2026
Suda Sim Meriç, Tuna Emren, Özdeş Özbay
Enerji Demokrasisi: Kamusal Yol Mümkün mü?
6 Ağustos 2026
Suda Sim Meriç, Özdeş Özbay, Sean Sweeney
İklim Krizi, Adil Geçiş ve Sendikaların Rolü
9 Eylül 2026
Suda Sim Meriç, Tuna Emren, Özdeş Özbay, Kıvanç Eliaçık
  -     
Canlı Yayın
Şimdiki
Sıradaki
Sıradaki
Sıradaki