Haftanın İklim Zirvesi'nde Ecehan Balta, Almanya'nın Bonn kentinde devam eden SB64 Ara Dönem İklim Müzakereleri'ni ve COP31 Antalya sürecine etkilerini değerlendiriyor; adil geçiş, iklim finansmanı, uyum politikaları ve fosil yakıtlardan çıkış tartışmalarını ele alırken, Bonn'daki Halkların İklim Zirvesi'nin iklim adaleti, enerji demokrasisi ve gıda egemenliği ekseninde geliştirdiği alternatif perspektifleri de inceliyor.
Ecehan Balta: Merhaba sevgili dinleyiciler, Haftanın İklim Zirvesi’nin ikinci bölümüne hoşgeldiniz.
Bugün Almanya’nın Bonn kentinde devam eden iklim toplantılarını konuşmak istiyorum. Resmî adıyla SB64 yani Ara Dönem İklim Müzakereleri’nin 64. Oturumu. Yıl içinde birkaç kez gerçekleştirilen bu toplantılar teknik nitelikte görünse de, 9-20 Kasım tarihleri arasında Antalya’da düzenlenecek COP31 yani Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı için altyapının ve karar taslaklarının hazırlanmasında belirleyici bir rol oynuyor. Bir anlamda Bonn toplantıları, iklim diplomasisinin kazan dairesi olarak görülebilir.

Bu yıl Bonn toplantıları bizim açımızdan ayrıca önem taşıyor. Bu nedenle süreci yakından takip ediyoruz. Halkların İklim Zirvesi’nin delegeleri de toplantılara ve paralel olarak düzenlenen Halkların İklim Zirvesi etkinliklerine katıldılar. Çünkü bildiğimiz gibi COP31, demin de söylediğim gibi, Antalya’da yapılacak. Bonn’da konuşulan her başlık ise aslında Antalya’da kurulacak masanın ön hazırlığı anlamına geliyor.
Burada esas olarak iklim finansmanı, iklim değişikliğine uyum, kayıp ve zarar meselesi, adil geçiş, enerji dönüşümü, toplumsal cinsiyet, gıda sistemleri, borç krizi, savaş ve benzeri konular ele alınıyor. Ancak bunların tamamı koridorlarda ve toplantı odalarında konuşulurken, diğer taraftan Bonn’da çok kapsamlı bir Halkların İklim Zirvesi organizasyonu da gerçekleştiriliyor.
Burada ise ağırlıklı olarak toplumsal cinsiyet eşitliği, yerli halkların hakları, fosil yakıtlardan çıkış, işçilerin durumu, adil geçiş, borç krizi, savaş ve militarizm gibi konular ele alınıyor. Bonn zirvesine paralel olarak, onu eleştiren ve kimi zaman da onun sınırlarını aşmayı hedefleyen bu Halkların İklim Zirvesi’ni gelecek hafta bir konuğumuzla konuşmayı planlıyorum. Umarım bunu gerçekleştirebiliriz.
Benim şu anda yaptığım ise daha çok bu sürece bir giriş niteliği taşıyor. Böylesine önemli bir toplantıyı Haftanın İklim Zirvesi’nde ele almamak olmazdı.
Her şeyden önce bugün üç soruya yanıt arayalım diye düşünüyorum. Birincisi, Bonn’da gerçekte neler oluyor? İkincisi, Halkların İklim Zirvesi dediğimiz süreç neyi temsil ediyor ve orada neler tartışılıyor? Üçüncüsü ise geçtiğimiz ay gerçekleştirilen Santa Marta Konferansı’nın Bonn ile ilişkisi ne? Fosil yakıtlardan çıkış açısından son derece önemli olan bu konferans Bonn’a nasıl yansıdı ve bu bağ bizi COP31 Antalya’ya doğru nasıl bir politik hatta çağırıyor?
Başlangıç için şunu tekrar hatırlatalım: Bonn’daki SB64 toplantısı bir COP değil. Yani hükümetlerin nihai kararları aldığı ana zirve değil. Ancak COP’a giden yolun taşları burada döşeniyor.

İklim müzakerelerinde çoğu zaman sonuç metinlerinin kaderi büyük zirvelerde değil, ara toplantılarda belirleniyor. Hangi başlıkların gündeme alınacağı, hangi ifadelerin ve hangi gündemlerin köşeli parantezler içinde kalacağı, hangi ülkenin finansman konusunda ayak direyeceği, hangi mekanizmanın göstermelik kalacağı ve hangisinin gerçek bir uygulama aracına dönüşeceği gibi soruların ipuçlarını Bonn’da göreceğiz.
Bu yılın temel tartışma başlıklarından biri de adil geçiş. Çünkü dünya artık yalnızca karbon emisyonlarını azaltalım demenin yeterli olmadığı bir noktaya geldi. Bunu biliyoruz. Paris İklim Anlaşması sonrasında, hatta bir bakıma karikatürleşmiş bir durumla karşı karşıyayız. Birçok ülke, Türkiye de dahil olmak üzere, 2030 ve 2050 için oldukça yüksek emisyon senaryoları belirleyip bunlara göre bir azaltım taahhüdünde bulunuyor. Ancak bu vaatlerin çoğunun somut bir karşılığı yok. Dahası, bu vaatler gerçekleşmediğinde ciddi bir yaptırım da söz konusu olmuyor.
Bu sistemin yeterli olmadığını yıllardır eleştiriyoruz. Ancak son dönemde adil geçiş meselesi de giderek daha fazla gündeme gelmeye başladı. Elbette bunda işçi sendikalarının, sivil toplum örgütlerinin, Halkların İklim Zirvesi’nin ve ekoloji hareketlerinin önemli katkıları var.
Dolayısıyla bugün asıl sorumuz şu: Fosil yakıtlara dayalı ekonomik düzen tasfiye edilebilecek mi? Eğer bu tasfiye gerçekleşecekse bunun bedeli kimin sırtına yüklenecek?
İşçiler işsiz mi kalacak, yoksa dönüşüm onların hakları, gelirleri ve sendikal örgütlülükleri güvence altına alınarak mı gerçekleştirilecek? Yerli halklar açısından baktığımızda adil geçiş yeni maden projeleri anlamına mı gelecek? Yani yeşil dönüşüm adı altında yeni bir talan düzeniyle mi karşı karşıya kalacağız? Yoksa özgür, önceden ve bilgilendirilmiş rızaya dayanan bir hak ve ilke mi hayata geçirilecek?
Kuşkusuz bunun kadınlarla ilgili çok önemli bir boyutu da var. Bu geçiş süreci kadınların bakım emeğini ve toplumsal yeniden üretim yükünü daha da mı ağırlaştıracak, yoksa iklim politikaları bakım ekonomisini, kamusal hizmetleri ve eşitliği merkeze alan bir yaklaşım mı benimseyecek?

İşte bu sorular önümüzde duruyor ve adil geçiş tartışması tam da burada düğümleniyor. Çünkü adil geçiş, hükümetlerin çoğu zaman ele aldığı gibi yalnızca kömür ya da maden işçilerine yeni işler bulmak meselesi değil. Elbette bu da hayati önemde; ancak çok daha geniş bir çerçeveye ihtiyacımız var.
Bu çerçeve; enerji sistemlerinin demokratikleştirilmesini, kamusal hizmetlerin güçlendirilmesini, agroekolojiyi ve gıda egemenliğini, toplulukların karar alma süreçlerine katılımını, borç yükü altındaki Küresel Güney’in finansal kıskacının kırılmasını ve fosil yakıt şirketleriyle zengin ülkelerin, özellikle de petrol devletlerinin tarihsel sorumluluklarının tanınmasını içeriyor.
Adil geçiş dışında Bonn’daki bir diğer temel başlık da uyum politikaları olacak. Bildiğiniz gibi iklim değişikliği iki temel eksende tartışılıyor: Emisyonların azaltılmasına yönelik azaltım politikaları ve iklim değişikliğinin etkileriyle baş etmeyi amaçlayan uyum politikaları.
COP31 sürecinin ana başlıklarından birinin uyum olması bekleniyor. Bonn’daki gündem de bunun Antalya’da yapılacak zirvede önemli bir yer tutacağını gösteriyor.
Ancak uyum meselesinin çok önemli bir boyutu var: İklim krizi artık gelecekte yaşanacak bir tehdit değil, içinde yaşadığımız bir gerçeklik. Bu nedenle bir yandan krizin nedenlerini ortadan kaldırmaya çalışırken, diğer yandan bu yeni koşullara nasıl uyum sağlayacağımızı da konuşmak zorundayız.
Kuraklıklar, seller, sıcak hava dalgaları, orman yangınları, gıda fiyatlarındaki artışlar ve yerinden edilmeler... Bunların tamamı iklim krizinin bugünkü sonuçları. Dolayısıyla uyum politikaları dediğimizde; toplumların, kentlerin, köylerin, işyerlerinin, işçilerin, kadınların, yoksulların, çocukların ve LGBTİ+’ların bu etkiler karşısında nasıl korunacağını konuşmak zorundayız.
Bu nedenle uyum da yalnızca teknik bir mesele değil. Bir kente gölge alanlar yapmak tek başına kentsel ısı adası etkisini ortadan kaldırmıyor. Bir tarım bölgesinde sulama sistemlerini değiştirmek, su stresi yaşayan bir bölgenin sorunlarını kökten çözmüyor. Kıyı kentlerinde taşkın planlamaları yapmak önemli, ancak burada da aynı sorularla karşılaşıyoruz:
Kim için uyum? Kimin kaynaklarıyla uyum? Kimin bilgisiyle uyum?
Bunlar son derece önemli sorular çünkü bu sorulara yanıt üretemediğimiz sürece politik taleplerimizi de netleştiremiyoruz. “Herkesi kapsayan uyum politikaları” ifadesi kulağa hoş gelebilir ancak oldukça muğlak bir çerçeve sunuyor.
Bu nedenle “kim için uyum?” sorusuna daha açık yanıtlar vermek gerekiyor. Kadınlar için, yoksullar için, işçiler için, LGBTİ+’lar için, engelliler için uyum demek gerekiyor. Bu grupları önceliklendiren politikalar talep etmek gerekiyor.
Ayrıca “kimin bilgisiyle uyum?” sorusu da son derece önemli. Çünkü biliyoruz ki birçok konuda yerel bilgi hayati bir rol oynuyor. Örneğin kadınların toprakla, üretimle ve gündelik yaşamın yeniden üretimiyle kurdukları ilişki tarihsel olarak farklı deneyimler ve bilgiler üretti. Bu nedenle uyum politikalarının yalnızca uzmanların ve teknokratların değil, doğrudan etkilenen toplulukların bilgi ve deneyimlerinin de merkezde olduğu bir anlayışla şekillenmesi gerekiyor.
Dolayısıyla kadınların bilgisini esas alan, merkeze yerleştiren bir uyum politikasının çok daha gerçekçi bir uyum politikası olabileceğini biliyoruz. Bu nedenle yoksulların, göçmenlerin, mevsimlik tarım işçilerinin ve küçük üreticilerin ihtiyaçlarını merkeze almadan geliştirilecek bir uyum politikası, iklim krizinin yarattığı sosyal eşitsizlikleri daha da derinleştirecektir.

Bonn’da konuşulacak bir diğer başlık ise iklim finansmanı.
Aslında Glasgow’dan bu yana iklim finansmanı konusu oldukça görünür hâle geldi. Hatta bazen o kadar çok tekrarlanıyor ki, içi boş bir diplomasi kavramına dönüşmüş gibi görünebiliyor. Ancak meselenin kalbi burada yatıyor.
Küresel Güney ülkelerine fosil yakıtlardan çıkmaları, yenilenebilir enerjiye geçmeleri, uyum yatırımları yapmaları ve kayıp-zarar mekanizmalarını hayata geçirmeleri gerektiği söyleniyor. Ancak bütün bunları hangi kaynakla yapacakları sorusu ortada duruyor.
Borçla mı yapacaklar? Piyasa kredileriyle mi yapacak? Daha fazla kemer sıkma politikasıyla mı yapacak?
İklim finansmanı meselesi tam da bu nedenle son derece önemli. Gelecekte gayrisafi millî hasılaların üzerinde önemli bir baskı oluşturacak ve giderek büyüyecek bir konu olarak karşımızda duruyor.
Bugün dünyanın birçok yerinde, bu dönüşümün maliyetinin halkların sırtına yeni faturalar yüklenerek karşılanmasına yönelik bir eğilim görüyoruz. COP sistemi yani Birleşmiş Milletler iklim müzakereleri süreci, iklim finansmanı için sürekli olarak yeni fikirler ortaya atıyor. Ancak çoğu zaman bu fikirlerin maliyetinin, karar alma süreçlerinin dışında bırakılan toplumlar tarafından karşılanması bekleniyor.
Oysa iklim adaleti perspektifinden bakıldığında, finansman bir yardım meselesi ya da bir lütuf değildir. Tarihsel sorumluluğun, ekolojik borcun ve adaletin konusu.
Sanayileşmiş ülkeler, petrol devletleri ve fosil yakıt şirketleri bugünkü iklim krizinin oluşumunda en büyük paya sahip aktörler. Bu nedenle adil geçişin finansmanının da borç yaratmayan, kamusal, erişilebilir ve toplumsal ihtiyaçlara göre şekillenen mekanizmalarla sağlanması gerektiğini düşünüyorum.
Bonn’un bu sorulara yani iklim finansmanı, uyum ve adil geçiş meselelerine ne ölçüde bizim tarafımızdan, bizim gözümüzden ve bizim ihtiyaçlarımız üzerinden yanıt verebileceğini göreceğiz.
Bonn toplantısı 18 Haziran’da sona erecek. Ardından belgeler yayımlandığında bunları yeniden tartışma fırsatı bulacağımızı umuyorum. Fakat şu ana kadarki tabloya baktığımızda, bu üç başlıkta da halkların, gençlerin, işsizlerin ya da maden işçilerinin talep ettiği türden sonuçların ortaya çıkması pek olası görünmüyor. Büyük olasılıkla yine çeşitli yeşil maske mekanizmaları gündeme getirilecek.

Bunun bir diğer hayati başlığı ise fosil yakıtlardan çıkış meselesi.
Burada Santa Marta Konferansı’nı da ele almak gerekiyor. Nisan ayında Kolombiya’nın Santa Marta kentinde çok önemli bir toplantı gerçekleştirildi: Fosil Yakıtlardan Çıkış Konferansı. Kolombiya ve Hollanda’nın eş ev sahipliğinde düzenlenen bu konferansın iklim diplomasisinde yeni bir eşik oluşturduğunu düşünüyorum.
Çünkü yaklaşık 30 yıldır iklim müzakerelerinde çoğunlukla sera gazı emisyonları, karbon piyasaları, teknolojiler, azaltım ve uyum politikaları konuşuldu. Ancak krizin temel kaynağı olan kömür, petrol ve gaz üretiminin planlı biçimde azaltılması konusu, bırakın sona erdirilmeyi, çoğu zaman gündeme dahi gelmedi. Fosil yakıt meselesi adeta odanın ortasında duran ama kimsenin doğrudan işaret etmediği bir gerçeklik olarak kaldı.
Santa Marta ise bu gerçeği açıkça işaret etti. Emisyonların yönetilmesi tartışmasından, fosil yakıtların sona erdirilmesi sorusuna doğru bir geçiş anlamı taşıdı. Bu küçük bir fark değil çünkü artık bacadan çıkan gaz değil, o bacayı besleyen ekonomik düzen tartışmaya açılmış oldu. Petrol kuyuları, kömür madenleri, gaz altyapıları; yani bütün bir fosil kapitalizmi mimarisi gündeme getirildi.
Şunu da hemen söylemek gerekir: Santa Marta’da ortaya çıkan süreç, fosil yakıtlardan çıkış konusunda önemli bir işaret fişeği yaktı. Ancak bunun doğrudan fosil yakıtlardan çıkış anlamına geldiğini düşünmek de fazla iyimser olur.
Konferansa 57 ülke katıldı. Ancak ABD, Çin ve G7 ülkelerinin önemli bir bölümü gibi temel fosil yakıt aktörleri bu toplantıda yer almadı. Oysa fosil yakıt ekonomisi denildiğinde akla gelen başlıca ülkeler bunlar. Dolayısıyla ortada küresel bir uzlaşma olmadığını görüyoruz. Buna rağmen fosil yakıtlardan çıkış meselesinin 57 ülke tarafından dahi olsa açık biçimde dile getirilmiş olmasını önemli buluyorum.
Aynı dönemde Halkların İklim Zirvesi de devredeydi. Fosil Yakıtlardan Çıkış Konferansı’na paralel olarak alternatif bir toplantı gerçekleştirildi. Antalya’da COP31’e paralel olarak düzenlemeyi planladığımız Halkların İklim Zirvesi’ne benzer bir deneyimdi bu.
Bu toplantı, fosil yakıtlardan çıkışın yolu olarak enerji demokrasisini işaret etti. Bence bu son derece önemli bir gelişmeydi.

Doğrusunu söylemek gerekirse, son iki yılda iklim adaleti hareketinin ve genel olarak ekoloji hareketinin önemli bir mesafe katettiğini düşünüyorum. Bu yolculukta iki önemli durak vardı. Birincisi 2025 yılında Sri Lanka’da gerçekleştirilen Nyéléni Dünya Gıda Egemenliği Konferansı, ikincisi ise Brezilya’nın Belém kentinde düzenlenen Halkların İklim Zirvesi idi.
Bu süreçlerde fosil yakıtlardan çıkış tartışmasının yanına enerji demokrasisi ve gıda egemenliği kavramları yerleşmeye başladı.
Bugün ekoloji hareketinin tarihindeki en kapsamlı politik çerçevelerden birine sahip olduğunu düşünüyorum. Bu çerçevenin iki temel ayağı var: enerji demokrasisi ve gıda egemenliği.
Bir tarafta fosil yakıtlardan çıkış ve enerji demokrasisi, diğer tarafta ise endüstriyel tarım ve hayvancılığa karşı agroekoloji ve gıda egemenliği.
Bonn’daki Halkların İklim Zirvesi de bu perspektifle ilerliyor. 8 Haziran’da başladı ve 18 Haziran’a kadar devam edecek. Bu yalnızca görüşlerin dile getirildiği bir yan etkinlik olarak tasarlanmadı. Halkların kendi sözünü kurduğu politik bir alan olarak kurgulandı. Öncesinde Latin Amerika ve Karayipler’de, Afrika’da, Asya-Pasifik bölgesinde, Orta Doğu’da, Kuzey Amerika’da ve Avrupa’da bölgesel toplantılar gerçekleştirildi.
Gençler ayrı, kadınlar ve LGBTİ+ gruplar ayrı toplantılar yaptı. Sendikalar işçi hakları ve enerji demokrasisi perspektifini taşıdı. Yerli halklar toprak, su ve orman mücadeleleri üzerinden sürece müdahil oldu.
Bu sürecin sonunda üç temel çıktının ortaya çıkması hedefleniyor: İlkelerin netleştirilmesi, taleplerin somutlaştırılması ve bir Halklar Yol Haritası oluşturulması. Yani yalnızca fosil yakıtlara hayır diyen bir deklarasyon değil; nasıl bir geçiş, kimin için geçiş, hangi kaynaklarla geçiş ve hangi haklarla geçiş sorularına yanıt veren bir çerçeve ve bu çerçevenin, önümüzdeki dönemde COP31’e paralel olarak düzenlemeyi planladığımız Halkların İklim Zirvesi’nin de politik yönelimini belirleyeceğini düşünüyorum.

Şimdi enerji demokrasisi meselesine biraz değinmek istiyorum.
Halkların İklim Zirvesi açısından bu yeni bir tartışma alanı ancak yenilenebilir enerji konusunda özellikle ekoloji hareketleri içerisinde uzun yıllardır süren bir kafa karışıklığı da vardı.
Çoğumuz fosil yakıtların karşısına doğrudan yenilenebilir enerjiyi koyan bir yaklaşımın içinden geldik. Özellikle yerel ekoloji hareketlerinde bu oldukça yaygındı. Kyoto Protokolü de bu yaklaşımı destekleyen bir çerçeve sunmuştu. Rüzgâr, güneş ve su temelli bir yenilenebilir enerji anlayışı hakimdi.
Bugün Türkiye de bu doğrultuda ilerliyor. Son yıllarda yenilenebilir enerji yatırımlarına ciddi teşvikler sağlandı. Türkiye’de enerji üretiminin önemli bir bölümü yenilenebilir kaynaklardan karşılanıyor. Ancak zamanla şunu da gördük: Yenilenebilir enerjinin kendisi de önemli ölçüde madencilik faaliyetlerine dayanıyor.
Güneş panelleri, rüzgâr türbinleri ve enerji depolama sistemleri için lityum başta olmak üzere çok sayıda kritik maden gerekiyor. Dolayısıyla bu süreç yeni madencilik baskılarını da beraberinde getiriyor.
Özellikle son yıllarda kritik ve stratejik madenler başlığı altında Türkiye’nin birçok bölgesinde madencilik faaliyetlerinin genişletildiğini gördük. Bazı bölgelerde çok yüksek oranlarda alanlar maden sahalarına dönüştürüldü. Bu nedenle fosil yakıtlardan çıkış meselesinin kendi içinde bir kördüğüm yarattığını söylemek mümkün. Fosil yakıtlardan çıkalım derken, başka bir doğa tahribatı biçimiyle karşı karşıya kalabiliyoruz.
Bu yüzden yalnızca enerji kaynağını değiştirmek yeterli değil; nasıl bir enerji sistemi istediğimiz sorusuna da yanıt vermek gerekiyor. Santa Marta Konferansı’na paralel düzenlenen Halklar Zirvesi’nde enerji demokrasisinin altının çizilmesinin nedeni de buydu.
Fosil yakıt meselesi Santa Marta’da açık biçimde masaya yatırıldı ancak bunun yanında çıkışın adalet, haklar, finansman ve demokrasi boyutları da tartışıldı. Enerjinin kamusal bir hizmet olarak ele alınması ve toplumların kendi denetiminde bir enerji sisteminin kurulması gerektiği vurgulandı.
Şimdi Bonn, bu taleplerin Birleşmiş Milletler iklim sistemi içinde nasıl bir karşılık bulacağını gösterecek bir test alanına dönüşmüş durumda.
Santa Marta’dan Bonn’a ne kaldı? Adil geçiş mekanizması gerçekten halkların, işçilerin, yerli toplulukların, kadınların, çiftçilerin ve balıkçıların söz sahibi olduğu bir yapıya mı dönüşecek? Yoksa birkaç teknik çalışma grubu, birkaç rapor ve birkaç iyi niyet cümlesiyle mi geçiştirilecek? Önümüzdeki dönemin en önemli sınavlarından biri bu olacak.
Gelecek hafta, eğer mümkün olursa, Bonn’a katılan delegasyondan arkadaşlarla bu tartışmayı sürdürmeye çalışacağız. Bonn’u izlerken yalnızca müzakere metinlerine bakmayacağız. Elbette metinler önemli ancak metinlerin arkasındaki güç ilişkilerine de bakacağız.
Hangi ülkeler adil finansmanı engelliyor? Hangi ülkeler fosil yakıtlardan çıkış talebini sulandırıyor? Hangi şirketler süreci etkilemeye çalışıyor? Hangi toplulukların sesi duyuluyor ve hangileri dışarıda bırakılıyor?
Gelecek hafta bu soruları konuşmaya devam edeceğiz. Hepinize saygılar sunuyorum. İyi haftalar ve iyi hafta sonları diliyorum.


