Apaçık Radyo

"Antalya’da başlayacak zirvenin önünde tarihsel bir sorumluluk var"

6 Kasım 2026

İklim Kuşağı Konuşuyor'da Atlas Sarrafoğlu, Antalya’da başlayacak COP31 İklim Zirvesi öncesinde fosil yakıtlardan çıkış, Türkiye’nin iklim hedefleri ve iklim adaleti tartışmalarını ele alıyor; yeni vaatler yerine bağlayıcı kararların, gerçek emisyon azaltımlarının ve somut adımların atılması gerektiğini vurguluyor.

Merhaba sevgili Apaçık Radyo dinleyicileri, İklim Kuşağı Konuşuyor programına hoşgeldiniz. Ben Atlas Sarrafoğlu. 

İklim krizini önleyici kararların alınması için toplantıların başladığı gündeyiz. Bugün, 9 Kasım 2026. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı COP31, Antalya’da başlıyor. Önümüzdeki iki hafta boyunca dünya liderleri, hükümet temsilcileri, bilim insanları ve sivil toplum kuruluşları, insanlığın karşı karşıya olduğu en büyük krizlerden birine çözüm aramak üzere bir araya gelecek. Ancak bu zirve, öncekilerden çok daha fazlasını başarmak zorunda. Çünkü artık yeni vaatlere, ertelenen hedeflere ve bağlayıcılığı olmayan anlaşmalara ayıracak zamanımız kalmadı.

Sanayi Devrimi'nden bu yana gezegenimizin sıcaklığı giderek artarken, atmosferdeki karbondioksit birikimi milyonlarca yıldır görülmemiş düzeylere ulaştı. Bugün iklim sisteminin dengesini geri dönülmez biçimde değiştirebilecek kritik eşiklere her zamankinden daha yakınız. Üstelik bu değişim yalnızca sıcaklıkların yükselmesiyle sınırlı değil. İklim krizinin derinleşmesi, yaşamın devamlılığını sağlayan sistemleri de tehdit ediyor. Tarımsal üretimden temiz su kaynaklarına, okyanus ekosistemlerinden insanların güvenle yaşayabileceği bölgelere kadar pek çok alanda riskler giderek büyüyor. Doğanın bu sistemleri sürdürebilme kapasitesinin zayıflaması, yalnızca ekolojik bir yıkım anlamına gelmiyor. Ekonomik ve toplumsal düzenimizi, gıda güvenliğimizi ve milyonlarca insanın yaşam koşullarını da doğrudan etkiliyor. Dolayısıyla karşı karşıya olduğumuz mesele gerçekte insanlığın güvenli ve yaşanabilir bir geleceğe sahip olup olamayacağı.

İşte COP31 böylesine kritik bir dönemde başlıyor.

Image
""

Geçen yıl Brezilya’nın Belém kentinde düzenlenen COP30’un ardından, fosil yakıtlardan çıkış için hazırlanan ilk küresel yol haritası geçtiğimiz hafta yayımlandı. Brezilya hükümeti, ülkelerin yeni teknolojileri ya da ekonomik koşulların değişmesini beklemeden kömür, petrol ve doğalgaza bağımlılıklarını azaltabileceklerini vurguluyor. COP30 Başkanı André Corrêa do Lago, iklim zirvelerinin artık yeni taahhütleri konuşmaktan çok, üzerinde anlaşılmış hedefleri uygulamaya odaklanması gerektiğini söylüyor. Ancak bu yol haritasının önemli bir eksikliği var. Bağlayıcı değil, somut bir takvim ya da son tarih içermiyor. Her ülke kendi koşullarına göre nasıl ilerleyeceğine kendisi karar verecek.

Oysa iklim krizi, ülkelerin ne zaman harekete geçmeye karar vereceğini beklemiyor. Brezilya’nın yayınladığı ikinci yol haritası ise ormansızlaşmayı durdurmayı hedefliyor. Bunun için 2030 yılına kadar her yıl yaklaşık 300 milyar dolarlık finansmana ihtiyaç duyulacağı belirtiliyor. Bugün sağlanan kaynak ise yalnızca 85 milyar dolar civarında.

Her zamanki gibi sorun yine yapılması gerekenleri hayata geçirecek siyasi iradenin ve finansmanın hâlâ yeterince ortaya konmaması.

Peki, COP31’e ev sahipliği yapan Türkiye bu tablonun neresinde, ona da bakalım. 

Image
""

İklim alanında çalışan 17 sivil toplum kuruluşundan oluşan İklim Ağı, zirve öncesinde Türkiye’nin iklim karnesini açıkladı. Açıklamada, Türkiye’nin iklim liderliği iddiasıyla mevcut politikaları arasındaki ciddi çelişkilere dikkat çekildi. İklim Ağı, sivil toplumun COP31’in karar alma süreçlerinden ve Türkiye tarafından düzenlenen yan etkinliklerden dışlanmasına karşın, maden ve fosil yakıt şirketlerinin zirveye ortak edilmesini eleştiriyor. 

Bir yanda iklim krizine çözüm üretme iddiası, diğer yanda krizin başlıca sorumluları arasında bulunan sektörlerin zirvede söz sahibi olması.

Çanakkale ve Afşin-Elbistan’da yeni kömür santralleri planlanırken, Akbelen’de kömür madenciliği için zeytinlikler ve köyler tehdit altında. Kömürlü termik santrallere kamu desteği sürerken, kömürden çıkış için somut bir takvim bulunmuyor.

Üstelik Türkiye’nin COP31 öncesinde sunduğu iklim hedefi de bu çelişkiyi açıkça ortaya koyuyor.

Türkiye, Paris Anlaşması kapsamındaki ikinci İki Yıllık Şeffaflık Raporunu 23 Ekim’de, son teslim tarihinden iki ay önce sundu. Şeffaflık elbette önemli. Ancak tabii ki konu raporun ne zaman sunulduğu değil, içerdiği rakamlar.

Türkiye, 2035 yılına kadar sera gazı emisyonlarını %42 azaltmayı hedeflediğini açıklıyor. Fakat bu azaltım, bugünkü emisyon seviyesine göre değil, emisyonların hiçbir ek önlem alınmadığında ulaşacağı varsayılan 1 milyar 109 milyon tonluk referans senaryoya göre hesaplanıyor. Türkiye’nin 2023 yılı emisyonları 483 milyon tonken, 2035 hedefi 643 milyon ton. Yani %42 azaltım olarak sunulan hedef, gerçekte emisyonların 2023 seviyesine göre yaklaşık %33 artmasına izin veriyor.

Oysa artıştan azaltım olamaz. İklim krizinin giderek derinleştiği bir dönemde, varsayımsal bir gelecek senaryosuna göre daha az kirletmeyi taahhüt etmek, gerçek bir emisyon azaltımı anlamına gelmiyor.

COP31’e ev sahipliği yapan Türkiye’den beklenen, emisyon artışını azaltım olarak sunmak değil; fosil yakıtlardan çıkış için somut bir takvim açıklamak, yeni kömür yatırımlarını durdurmak ve emisyonları gerçekten düşürecek politikaları hayata geçirmek.

Üstelik bütün bunlar yapılırken iklim adaletinin de göz ardı edilmemesi gerekiyor.

Image
""

Oxfam Konfederasyonu’nun Afet Eşitsizliği Raporu, iklim krizinin ardındaki derin adaletsizliği bir kez daha ortaya koyuyor.

Rapora göre dünyanın en zengin binde 1’lik kesimi, dünya nüfusunun neredeyse yarısından daha fazla karbon emisyonuna neden oluyor. Türkiye’de ise en zengin binde 1’lik kesimi oluşturan yalnızca 84 bin 980 kişinin toplam karbon emisyonu, en yoksul %27’lik kesimin, yani yaklaşık 22,9 milyon insanın toplam emisyonundan daha fazla. Krize en az katkıda bulunan milyonlarca insan, iklim felaketlerinin en ağır sonuçlarına katlanırken, krizin başlıca sorumluları servetlerini büyütmeye devam ediyor. COP31’de yapılacak müzakerelerin ardında, emisyon hedeflerinin ve finansman taahhütlerinin çok ötesine uzanan bir mesele var: İklim krizini yaratan ekonomik düzenin hangi çıkarları korumaya devam edeceği, yol açtığı yıkımın kimlerin hayatında derinleşeceği ve bu eşitsizliğin sürmesine daha ne kadar izin verileceği.

Bugün Antalya’da başlayan zirvenin önünde tarihsel bir sorumluluk var. Artık fosil yakıtlardan çıkışın gerekip gerekmediğini tartışmanın değil, bunun ne zaman ve nasıl gerçekleştirileceğine karar vermenin zamanı. Yeni hedefler açıklamanın değil, mevcut hedefleri bilimle uyumlu hale getirmenin ve uygulamanın zamanı. İklim adaletinden söz etmekle yetinmenin değil, bu adaleti sağlayacak kararları almanın zamanı.

El Niño'nun etkileri dünyanın farklı bölgelerinde hissedilirken, buzullar bilim insanlarının öngörülerini aşan hızlarda eriyor. Geride bıraktığımız on yıl, ölçüm tarihinin en sıcak yıllarına sahne oldu. Okyanuslar ısınıyor, ekosistemler değişiyor, kuraklıklar, seller ve aşırı hava olayları milyonlarca insanın yaşamını altüst ediyor. Gezegenin dört bir yanında iklim krizinin sonuçları giderek daha görünür ve daha yıkıcı hale geliyor.

Bütün bunlar yaşanırken, Antalya'daki müzakere masalarında yine ülkelerin ekonomik çıkarları, fosil yakıtların geleceği, finansman yükümlülükleri ve emisyon hedefleri üzerine pazarlıklar yapılacak. Ancak bu pazarlıkların konusu, herhangi bir ticaret anlaşması ya da ekonomik paylaşım meselesi değil. Masada, gezegendeki canlı yaşamının geleceği var. Üstelik o masada temsil edilmeyen, alınacak kararların sonuçlarını yaşayacak milyonlarca insanın, gelecek kuşakların ve insan dışındaki bütün canlıların geleceği de var.

İklim sisteminin işleyişi diplomatik takvimlere göre değişmiyor. Eriyen buzullar, yükselen denizler müzakerelerin tamamlanmasını beklemiyor. Atmosfere salınan her ton sera gazı, alınması geciktirilen her karar, önümüzdeki yıllarda karşılaşacağımız sonuçları daha da ağırlaştırıyor.

Image
""

COP31'den beklentimiz yeni bir iyi niyet bildirgesi değil. Fosil yakıtlardan adil çıkış için bağlayıcı takvimler, gerçek emisyon azaltımları, yeterli iklim finansmanı ve en kırılgan toplumların haklarını koruyan somut kararlar. Kuşkusuz ki ne yapılması gerektiğini biliyoruz. Bilim yıllardır aynı uyarıyı yapıyor. Ancak bizler bu uyarıları dikkate alacak siyasi iradeyi görebilecek miyiz? Ve bugün müzakere masalarında verilen her tavizin bedeli, yarın gezegenin bir başka köşesinde, bir başka canlının yaşamında karşılık bulacak, bunu unutmamalıyız. Bu nedenle gezegenin geleceği, kısa vadeli ekonomik çıkarlarla pazarlık konusu yapılamaz. İklim krizine karşı harekete geçmek artık siyasi bir tercih değil, yaşamsal bir zorunluluk. Ve bu sorumluluk bir sonraki zirveye, bir sonraki yıla ya da bir sonraki kuşağa devredilemez.

Ben Atlas Sarrafoğlu önümüzdeki iki haftalık COP31 sürecinde gözünüz kulağınız Apaçık Radyo’da olsun çünkü sık sık bu önemli zirveden haberler ve görüşmeleri size sunacağız. Haftaya Cuma günü İklim Kuşağı Konuşuyor programında buluşana dek kendinize, sevdiklerinize ve gezegenimize çok iyi bakın lütfen.

Benzer İçerikler

  -     
● Canlı Yayın
—
Şimdiki
—
Sıradaki
—
Sıradaki
—
Sıradaki