"COP31, dünyanın fosil yakıtları değerlendireceği kritik bir dönüm noktası olmalı"

-
Aa
+
a
a
a

İklim Kuşağı Konuşuyor'da Atlas Sarrafoğlu, Bonn'da devam eden Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Ara Toplantıları (SB62) ve COP31 hazırlıklarını değerlendirirken; Türkiye'nin açıkladığı COP31 Eylem Gündemi, fosil yakıtlardan çıkış tartışmaları, iklim ve sağlık ilişkisi, Yemen'deki sıcak hava dalgaları, İsviçre Alpleri'ndeki buzul çöküşleri, okyanus ekosistemlerine yönelik yeni bilimsel uyarılar ve yapay zekânın büyüyen çevresel maliyetlerini ele alıyor.

""
"COP31, dünyanın fosil yakıtları değerlendireceği kritik bir dönüm noktası olmalı"
 

"COP31, dünyanın fosil yakıtları değerlendireceği kritik bir dönüm noktası olmalı"

podcast servisi: iTunes / RSS

Bu hafta İklim Kuşağı Konuşuyor'da gözlerimizi Almanya'nın Bonn kentinde devam eden Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Ara Toplantılarına yani SB62 görüşmelerine çeviriyoruz. Bu toplantılar, Kasım ayında Türkiye'nin ev sahipliğinde gerçekleştirilecek COP31 İklim Zirvesi öncesindeki en önemli hazırlık sürecini oluşturuyor.



COP31 Başkan Adayı Bakan Murat Kurum, dün Bonn'da Birleşmiş Milletler İklim Konferansında COP31 Eylem Gündemini açıkladı.

Bakan Kurum, gelişmekte olan ülkelerin sera gazı emisyonları için bugüne kadar ağırlıklı olarak "artıştan azaltım" taahhütleri verdiklerini, ancak artık emisyonların bugünden itibaren azaltılması gerektiğini söyledi. Bu vurgu, Birleşmiş Milletler'e sunduğu iki Ulusal Katkı Beyanında da artıştan azaltım hedefi veren Türkiye'nin gelecekte mutlak emisyon azaltımına geçebileceği yönünde beklentileri artırdı.

Bonn'da açıklanan COP31 Eylem Gündemine bakıldığında ise zirvenin yeni taahhütlerden çok mevcut hedeflerin uygulanmasına odaklanan bir "uygulama COP'u" olarak tasarlandığı görülüyor. Elektrifikasyon, sıfır atık, metan azaltımı, yeşil sanayileşme, döngüsel ekonomi, dirençli şehirler, gıda güvenliği, gençlik katılımı, sağlık, eğitim ve iklim finansmanının sahaya ulaştırılması gündemin temel başlıkları arasında yer alıyor.

COP31 Başkanlığı ayrıca 2035 yılına kadar küresel elektrifikasyon oranının %35'e çıkarılmasını ve üretimde döngüsel malzeme kullanımının en az %15'e yükseltilmesini hedeflediğini açıkladı. Ancak burada önemli bir soru ortaya çıkıyor. Bugünden azaltım yapabilmenin en etkili yolu nedir? Bilim insanlarının bu soruya verdiği yanıt uzun zamandır net: fosil yakıtlardan adil ve planlı çıkış.

Ancak açıklanan öncelikler arasında iklim krizinin temel nedeni olan kömür, petrol ve gazdan çıkışa ilişkin herhangi bir somut hedef veya takvimin yer almaması dikkat çekiyor. Oysa COP28'de ülkeler ilk kez fosil yakıtlardan uzaklaşılması gerektiğini kabul etmiş ve bu karar tarihi bir dönüm noktası olarak değerlendirilmişti.

Bu nedenle birçok iklim uzmanı ve sivil toplum kuruluşu, COP31 hazırlık sürecinde elektrifikasyon ve yeşil sanayi gibi başlıklar öne çıkarılırken fosil yakıtlardan adil ve planlı çıkış konusunun neden gündemin merkezinde yer almadığını sorguluyor. Özellikle emisyonların bugünden itibaren azaltılması gerektiğinin vurgulandığı bir dönemde, fosil yakıtlardan çıkışa ilişkin net bir yol haritasının bulunmaması önemli bir eksiklik olarak değerlendiriliyor.



Fosil yakıtlar yalnızca gezegeni ısıtmıyor; hava kirliliği yoluyla her gün sağlığımızı da tehdit ediyor. Buna rağmen iklim krizinin insan yaşamı üzerindeki en somut etkilerinden biri olan sağlık, Bakan Kurum'un konuşmasında ayrıntılı biçimde yer almadı.

Oysa sağlık teması, COP31 Eylem Gündemine uluslararası sağlık örgütleri, sivil toplum ve akademiden gelen taleplerle eklenen önemli bir öncelik olmuştu. Türk Tabipleri Halk Sağlığı Platformu öncülüğünde 74 sağlık, iklim, çevre ve hak örgütünün imzaladığı küresel çağrı da tam olarak bunu vurguluyor: Sağlığı COP31 Eylem Gündemi'nin merkezine alın. Fosil yakıtları sağlığa zararlı ürünler olarak tanıyın. Ve fosil yakıtlardan adil ve eşitlikçi çıkışı hızlandırın.

Çünkü iklim eylemi yalnızca emisyonları azaltmak değil; yaşamları korumak, sağlık sistemlerini güçlendirmek ve eşitsizlikleri azaltmak anlamına geliyor.

Bu tartışmalar sürerken iklim krizinin etkileri dünyanın farklı bölgelerinde her geçen gün daha görünür hale geliyor.



Yemen şu anda dünyanın iklim değişikliğinden en fazla etkilenen ülkelerinden biri. Ülke son günlerde 40 derecenin üzerindeki sıcaklıklarla mücadele ediyor. Elektrik kesintileri, su sıkıntısı ve sivrisinek kaynaklı hastalıklar milyonlarca insanın yaşamını zorlaştırıyor. On yılı aşkın süredir devam eden savaş ve insani kriz nedeniyle birçok Yemenlinin klima veya temel soğutma imkanlarına erişimi bulunmuyor. Uzmanlara göre sıcak hava dalgaları ve kuraklıklar iklim krizi nedeniyle bölgede giderek daha sık yaşanıyor.

İsviçre Alpleri'nde ise iklim krizinin başka bir yüzü görülüyor. Geçtiğimiz yıl Birch Buzulu'nun çökmesi sonucu Blatten köyü büyük ölçüde yok oldu. Bilim insanları yıllardır buzulların erimesi ve donmuş toprakların çözülmesinin dağlık bölgelerde ciddi riskler yarattığı konusunda uyarıyordu. 1973 ile 2016 yılları arasında dünya genelinde binden fazla buzulun tamamen ortadan kaybolduğu tahmin ediliyor. Blatten felaketi, iklim krizinin yalnızca çevresel değil aynı zamanda ekonomik ve kültürel sonuçlar da doğurduğunu gösteriyor.



Okyanuslardan gelen yeni bir araştırma ise daha da çarpıcı sonuçlar ortaya koyuyor. Bilim insanları dünyanın okyanuslarının üst 100 metresinde yaşayan 25 bin türü inceleyerek sera gazı emisyonlarının gelecekteki etkilerini modelledi. Araştırmaya göre küresel sıcaklık artışının 3 ila 5 dereceye ulaşması halinde denizlerdeki yaşamın yaklaşık %90'ı yok olabilir. Buna karşılık Paris Anlaşması hedeflerine uyulması ve sıcaklık artışının 2 derecenin altında tutulması halinde yok olma riskinin %98 oranında azaltılabileceği belirtiliyor.

Tam da bu nedenle bilimsel gözlem sistemleri her zamankinden daha önemli. Ancak Trump yönetimi bu hafta okyanus ekosistemleri, akıntılar ve iklim sistemi hakkında kritik veriler toplayan Ocean Observatories Initiative adlı gözlem ağını kapatma kararı aldı. On yıl önce deniz tabanına yerleştirilen 900'den fazla sensör devre dışı bırakılacak. Bilim insanları bunun iklim değişikliğinin izlenmesini zorlaştıracağını, hava tahminlerini ve aşırı hava olaylarına yönelik erken uyarı sistemlerini olumsuz etkileyeceğini söylüyor.



Öte yandan yapay zekâ devriminin de önemli bir çevresel maliyeti bulunuyor. Birleşmiş Milletler'in yeni raporuna göre yapay zekâ, 2030 yılına kadar veri merkezlerinin enerji ve su tüketimini iki katına çıkarabilir. Yapay zekâ pazarı önümüzdeki on yılda 25 kat büyüyerek yaklaşık 5 trilyon dolara ulaşabilir. 2025 yılında veri merkezleri yaklaşık 448 terawatt-saat elektrik tüketti ve bunun beşte biri yapay zekâ uygulamalarından kaynaklandı. Eğer veri merkezleri bir ülke olsaydı, dünyanın en büyük 11'inci elektrik tüketicisi olurdu. Bu enerji kullanımı yaklaşık 189 milyon ton karbon emisyonu anlamına geliyor. Ayrıca yapay zekâ donanımlarından kaynaklanan elektronik atık miktarının on yılın sonunda 2,5 milyon tona ulaşması bekleniyor.

Bütün bu gelişmeler Bonn'daki görüşmelerin neden önemli olduğunu bir kez daha gösteriyor. Bir yanda sıcak hava dalgaları, buzul çöküşleri ve okyanus ekosistemlerinin geleceğine dair uyarılar; diğer yanda ise iklim krizinin temel nedeni olan fosil yakıtların hâlâ yeterince tartışılmaması.

Kasım ayında Türkiye'nin ev sahipliğinde düzenlenecek COP31, yalnızca yeni hedeflerin açıklandığı bir zirve değil, aynı zamanda dünyanın fosil yakıtlarla ilişkisini yeniden değerlendireceği kritik bir dönüm noktası olmalı. Çünkü iklim krizini çözmenin yolu yalnızca yeni teknolojilerden veya yeni finansman mekanizmalarından değil, aynı zamanda kömür, petrol ve gazdan çıkış konusunda siyasi cesaret gösterebilmekten geçiyor.