Apaçık Radyo

"İklim mücadelesi ile emek mücadelesi birbirinden ayrı düşünülemez"

16 Ekim 2026

Haftanın İklim Zirvesi'nde Ecehan Balta, İstanbul'daki sel felaketinden hareketle iklim krizinin toplumsal etkilerini ele alıyor; Markus Wissen'in görüşleri ışığında Halkların İklim Zirvesi sonrasında ekoloji hareketinin izlemesi gereken yolu, emek mücadelesiyle ilişkisini ve küresel dayanışma olanaklarını değerlendiriyor.

Ömer Madra: Günaydın Ecehan, merhabalar.

Ecehan Balta: Günaydın Ömer Hocam, günaydın Özdeş.

Özdeş Özbay: Günaydın.

Ö.M.: Evet, bu hafta Haftanın İklim Zirvesi'nde hangi ana konuları konuşacağımızı önceden özetlersen seviniriz.

E.B.: Hocam, hatırlarsanız geçen hafta Çiğdem’le Halkların İklim Zirvesi hazırlıklarının nasıl gittiğini konuşmuştuk. O programdan beri, zirve bittikten sonra neler yapabileceğimizi, birlikte nasıl bir yol izleyebileceğimizi düşünüyorum.

Ardından, Berlin School of Economics and Law’da profesör olan Markus Wissen’le bir söyleşi yaptık. Kendisiyle bu yıl Tarihsel Materyalizm Konferansı’nda da beraberdik. Söyleşimizde, önümüzdeki dönemde ekoloji hareketinin karşı karşıya olduğu gerilimler ve izlemesi gereken yol üzerine önemli bir konuşma gerçekleştirdik. Biraz bu söyleşiyi özetleyip ardından sizleri birlikte düşünmeye davet etmek istiyorum.

Ö.M.: Tabii, çok iyi. 

Image
""

E.B.: Ama önce İstanbul’a bir geçmiş olsun diyeyim sel nedeniyle. Küresel ısınma ve betonlaşma bir araya gelince nasıl bir felaketle sonuçlanabileceğinin provasını gördük maalesef.

Ö.M.: Evet, yarın için de valiliklerden ve çeşitli kuruluşlardan uyarılar var. Devamının gelme ihtimali de kuvvetli görünüyor.

Ö.Ö.: Üstelik çok iyi bir yaz geçirdiğimiz söyleniyordu. “Oh be, atlattık. Türkiye’de aşırı sıcak dalgası yaşanmadı, kurak geçmedi. Son dönemlerin en yağışlı, verimli yazlarından biriydi. Tarımsal üretim artacak, bolluk yaşayacağız” deniyordu. Ancak iklim değişiminin yalnızca aşırı sıcaklardan ibaret olmadığını bize bir kez daha hatırlattı.

E.B.: Evet, bir yandan da COP31’in ana gündemlerinden biri dayanıklı kentler.

Ö.Ö.: Evet, tabii.

E.B.: Onu da ayrıca bir parodi haline getirdi bence.

Ö.Ö.: Senden önce İstanbul’daki cadde isimlerini okuyorduk: Ihlamurdere, Büyükdere ve daha birçok dere adı taşıyan cadde. Tabii hepsini sel aldı.

E.B.: Evet, Ankara’da da zamanında 56 dere varmış. Bunlar 1940’larda sıtmayla mücadele kapsamında kurutulmuş ve üzerleri kapatılmış.

Ö.Ö.: Bunu bilmiyordum.

Ö.M.: Ben de bilmiyordum. 

E.B.: Bulvarda, Ankara Adliyesi’nin önünden büyük bir cadde geçer ya, orası da dereymiş.

Ö.M.: Evet.

E.B.: Kentlerimiz çok dayanıklı gerçekten, bildiğiniz gibi değil.

Image
""

Ö.M.: Evet. Peki, dönelim bakalım Halkların İklim Zirvesi'ne.

E.B.: Evet, dediğim gibi Markus Wissen’le bir webinar yaptık. Dinleyebilirsiniz. “Peki bütün bunlar olurken biz gerçekte ne yapmalıyız?” diye bir soru geldi. Bu soru üzerine Markus beş temel eksen geliştirdi. Bunlardan bazıları aslında uzun zamandır konuştuğumuz konular. Ekoloji hareketi ile emek hareketi arasındaki gerilim, ekoloji hareketlerinin yerel kalması, hatta bazen mikro milliyetçi olması gibi meseleleri tartışıyoruz. Diğer taraftan Halkların İklim Zirvesi’ni düzenliyoruz. Bu da bize bir fırsat sunuyor. Zirvenin ardından Türkiye, bir yıl boyunca Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi Başkanlığı’nı sürdürecek. Bu süre içinde iklim krizi ve ekolojik yıkımın ana gündemlerden biri olmaya devam edeceği görülüyor.

Halkların İklim Zirvesi’ni düzenlemek bizim için ciddi bir fırsat penceresi açtı diye düşünüyorum. Başta çok umutsuzdum. Türkiye’de yapılacak, geçecek, gidecek gibi geliyordu ama ekoloji hareketleri açısından bir politikleşme zemini sağladı. Bunu bir sonraki adıma nasıl taşıyabileceğimiz konusunda Markus, sözünü ettiğim gerilimleri oldukça sistematik bir şekilde ifade etti.

Her şeyden önce ekoloji hareketlerinin yerel ile küresel arasında bağlantı kurması gerektiğini söyledi. 90’larda Seattle’da başlayan hareketle birlikte gelişen ve 2010’a kadar neredeyse kesintisiz devam eden sosyal forum sürecinden dersler çıkarmamız gerektiğini vurguladı. Yerel ile küresel arasında güçlü bağlantılar kuran bir hareketti bu. Bu yıl da sanırım Afrika’da bir ülkede sosyal forum düzenlendi, şu anda adını hatırlamıyorum. Bu tür buluşmaların sunduğu fırsatları değerlendirerek bağlantılarımızı güçlendirmemiz gerektiğini söyledi.

Halkların İklim Zirvesi’ne baktığımızda, son rakamlara göre 38 ülkeden konuşmacı geliyor. Ancak 90’ın üzerinde ülkeye ulaşmış durumdayız ve bunların yaklaşık 50-60’ından katılımcılar zirvede bizzat bulunacak. Bizim için çok şey öğrendiğimiz önemli bir deneyim oluyor.

Örneğin dün, fosil yakıtlar ekseninin ortak uluslararası tematik toplantısı vardı. Toplantıda Ekvadorlu bir katılımcı şöyle dedi: “Fosil yakıtlardan çıkış diyoruz ama bir daha geri dönememek için fosil yakıt tesislerinin de ortadan kaldırılmasını istiyoruz.” Çok ilginçti.

Ö.M.: Evet, bu çok önemli görünüyor. Çünkü fosil yakıt üretim merkezleri savaşlarda ve çatışmalarda da hedef oluyor. Bu da yangınlara ve emisyonlara yol açarak küresel iklim değişikliğini tetikliyor.

E.B.: Evet, bu da doğru. Bir yandan adil dönüşüm tartışmalarında da bu tesisleri ne yapacağımız meselesi var. Petrol rafinerilerini, doğal gaz boru hatlarını ne yapacağız? Gerçekten de dönüştürülemez bir sektör olarak görünüyor. Yeniden fosil yakıtlara dönme tehlikesi varsa bu tesislerin ortadan kaldırılması da bir sonraki adım olarak düşünülebilir. Latin Amerika’daki ekoloji hareketi bunu düşünmüş.

Biz de yerel ile küresel arasındaki bağlantı sayesinde bütün bunları öğreniyoruz. Bu süreç, yalnızca bilgi ve deneyim paylaşımı açısından değil, ortak talepler geliştirme noktasında da Türkiye’deki ekoloji hareketine ciddi bir ivme kazandırdı diye düşünüyorum. Yereli küçümsemeden ama ekoloji mücadelesinin yerelle sınırlı kalamayacağını fark etmek açısından önemli bir deneyim oluyor.

Gerçekten de Amazon’da bir ağaç devrilse bizim canımız yanıyor. Dünyanın en büyük karbon yutak alanlarından birinden söz ediyoruz. Bu kadar küresel bir meseleyle karşı karşıyayız. Diğer taraftan da çoğu zaman kendi yerel mücadele alanlarımızda sıkışıp kalıyoruz. Haklı olarak kendi bölgemizi korumaya odaklanıyoruz ama bunun küresel etkilerini görmek de ekoloji hareketi açısından önemli.

Bence Halkların İklim Zirvesi, önümüzdeki dönemde Türkiye’nin zirve başkanlığının devam etmesini de fırsata çevirerek yerel ve küresel hareketler arasındaki ilişkileri daha organik hâle getirmeye çalışmalı.

Markus’un ikinci vurgusu, çevresel ve sosyal meseleleri birbirine bağlamak üzerineydi. Özellikle ekoloji hareketi ile emek hareketi sanki aynı barikatın iki ayrı tarafında duruyor. Oysa emekçiler de gündelik yaşamlarında ekolojik krizden ve yıkımdan doğrudan etkileniyorlar. Hatta toplumun zengin kesimlerine göre çok daha fazla etkileniyorlar.

Ö.M.: Daha fazla etkileniyorlar, evet.

E.B.: Evet.

Image
""

Ö.Ö.: Son olarak İstanbul’da hayatını kaybedenlerin profiline baktığımızda da bunu görüyoruz. Ölenlerden biri, işe geç kalmamak için evinden çıkmış. Sele ve metrekareye 200 kilogram yağış düşmesine rağmen işe gitmek zorunda olduğu için hayatını kaybetmiş.

Şimdi okullar tatil ediliyor ama tatil edilmeyen işyerleri var. Valilik açıklama yapıyor, “Evden dışarı çıkmayın” diyor. Peki, bunu kime söylüyor? Böyle iklim koşullarında ücretli izin verildi mi mesela? İnsanlar işe gitmek zorunda kaldılar, dolayısıyla mahsur kalanlar oldu.

Bunu Nepal’deki krizde de yaşadık. Her yere HES yapmışlar. Kırsal bir alan olmasına rağmen HES projelerinde çalışan işçiler nedeniyle nüfus artmış. Bu felakette yüzlerce HES çalışanının hayatını kaybettiği anlatılıyordu. Dolayısıyla iklim mücadelesi ile emek mücadelesi aslında birbirinden ayrı düşünülemez. Çünkü işçiler aynı zamanda bu krizin birincil mağdurları.

E.B.: Evet, İstanbul’da bir de sekiz yaşına kadar çocuğu olan kadınlara izin verildi.

Ö.M.: Evet, o da ilginçti çok.

E.B.: Yani sekiz yaş neye göre belirlenmiş? Sekiz yaşından büyük bir çocuk evde yalnız kalabilir mi? Pedagoji, 10 yaşından küçük çocukları evde yalnız bırakmayın diyor. Ama bunun da ötesinde neden kadınlar? Bakım yükü yine kadınlara ait görülüyor. Dolayısıyla bu da yeniden düşünülmesi gereken bir yaklaşım.

Diğer taraftan, geçtiğimiz hafta mı, önceki hafta mı tam hatırlamıyorum, EGEÇEP’in Aliağa’da düzenlediği Ekokırım panel serisine katıldık. Orada da hep aynı mesele konuşuluyor: Kalkınma. Rafinerimiz olsun, termik santralimiz olsun, kalkınalım. Bu, işçileri de ikna etmek için kullanılan bir söyleme dönüşmüş durumda.

Şimdi kalkınma sıralamasına baktığınızda Aliağa, o kadar büyük sanayi ekosistemine rağmen İzmir’in 13. büyük ilçesi. İzmir’in herhâlde 17-18 ilçesi var. Burada, sanayileşmenin otomatik olarak kalkınma sağlayacağı ve işçi sınıfının da bu refahtan pay alacağı gibi bir ön yargı var.

Diğer taraftan, “Refah nedir?” sorusuna dönüyoruz. Sağlıklı bir çevrede, sağlıklı bir insan olarak yaşamıyorsanız parayı ne yapacaksınız? Tabii bu biraz kaba bir yorum.

Markus orada bir örnek verdi, ben de biraz araştırdım. 1970’lerde, sanırım 1976’da yaşanan Lucas Aerospace vakasını anlattı. İngiltere’de savunma sanayisinde faaliyet gösteren, savaş uçakları ve benzeri ürünler üreten bir şirket. İşçiler üretimi dönüştürmek üzere bir girişimde bulunuyor ve diyaliz makineleri gibi toplumsal açıdan faydalı ürünler üretmeyi öneriyorlar. “Neden bu altyapıyı silah üretmek yerine yararlı bir şey üretmek için kullanmayalım? Böylece hem işimizi hem gelirimizi koruruz hem de savaşa katkıda bulunmamış oluruz” düşüncesiyle yola çıkıyorlar. Aslında bu dönüşümü tartışmak, “Refah nedir, kalkınma nedir?” sorularına başka bir yerden cevap vermek anlamına geliyor. İnsanların ve gezegenin refahını önceleyen farklı bir bakış açısıyla düşünmek gerekiyor. Çevresel ve sosyal meseleleri birbirine bağlayan hattın da bu olduğunu düşünüyorum.

Ö.Ö.: Bu dönüşüm meselesinde şunu hatırlıyorum: Dünyada gerçekten ortadan kaldırılması gereken bazı endüstriler var. Bunlardan biri savaş endüstrisi, diğeri de iklim krizi nedeniyle fosil yakıt endüstrisi. Her ikisinin dönüşümüne yönelik de uzun zamandır talepler ve mücadeleler var.

İsveç’ten hatırlıyorum. İsveç’in savaş sanayisi meşhurdur, yüksek teknolojiye dayalı bir endüstridir. Oradaki savaş karşıtları, ülkenin bazı sanayi bölgelerinde yoğunlaşmış bu şirketlerin özellikle sağlık ve yüksek teknoloji alanlarına yönlendirilmesi gerektiğini savunuyorlardı. Zaten yüksek teknolojiye sahip olan bu endüstrinin toplumsal faydası daha yüksek alanlara dönüştürülmesi için kampanyalar yürütüyorlardı.

Senin bahsettiğin termik santrallerin dönüşümü konusunda da 350.org’un Türkiye’de bir çalışması vardı. Termik santraller çok geniş araziler kaplıyor. Bu alanların güneş panelleriyle donatılarak değerlendirilebileceğinden söz ediliyordu.

E.B.: İşte Lucas, 1970’lerde İngiltere’de yüksek teknolojiyi kullanarak toplum sağlığını ve refahını önceleyen başka bir üretimin mümkün olduğunu göstermiş. Dolayısıyla bu örnek, söz konusu taleplerin ne kadar gerçekçi olduğunu da ortaya koyuyor. Bütün bunların mümkün olduğunu göstermesi açısından bence oldukça önemliydi.

Tarif ettiği bir diğer eksen de mevcut iklim politikalarının temelden eleştirisiyle somut politikalar arasında bağ kurmak. Kendisi buna “radikal reformizm” dedi ama radikal reformizm midir, geçiş talebi midir?

Ö.Ö.: Daha Marksist bir kavramla diyorsun. Buna “reformist olmayan reformlar” da deniyor ya.

Image
""

E.B.: Evet, burada da borç örneğini verdi. Yanlış anlamadıysam Jübile hareketinin adını anmadı ama büyük ihtimalle ondan bahsediyordu. Aslında mesele şöyle: Latin Amerika’da ülkeler borçlarını ödememek için ayağa kalkıyor. Biliyorsunuz, 1980’ler Latin Amerika açısından IMF politikaları nedeniyle “kayıp on yıl” olarak adlandırılıyor. 1982’de Meksika borçlarını ödeyemeyeceğini ilan ediyor, ardından diğer ülkeler geliyor. Sonra bu hareket Afrika’ya yayılıyor ve borçların gayrimeşru olduğu düşüncesi yeni bir sıçrama yaratıyor.

Burkina Faso’nun eski başkanı, şu anda adını hatırlayamıyorum, bir zirvede “Bu borçları ödemiyoruz” demenin de ötesine geçerek “Sizin bize kan borcunuz var” diyor. Borç meselesini bir kan borcu olarak tarif ediyor. Buradan da ekolojik borç meselesi doğuyor. Başta Latin Amerika olmak üzere Afrika’daki ekoloji hareketlerinin de savunduğu, “Biz size borçlu değiliz, siz bize borçlusunuz” yaklaşımı ortaya çıkıyor.

Bu, kapitalist sistem içinde bugünden yarına çözülmesi mümkün olmayan ama özellikle ekolojik borç kavramıyla yeni bir bilinç yaratan bir yaklaşım. Küresel Güney’in Küresel Kuzey tarafından sürekli borçlandırılmasının nasıl bir sömürgecilik ilişkisi olduğunu ortaya koyuyor ve bu ilişkiyle bağları koparmayı hedefliyor.

Dolayısıyla mevcut iklim politikalarını analiz ederken de kullanmamız gereken güçlü bir mercek gibi geldi bana. Özellikle iklim finansmanı tartışmalarında çok önemli hâle gelecek.

Ö.Ö.: Hatta biliyorsun, bu tartışma en son Nepal’de yaşandı. Nepal, iklim finansmanı fonundan kendilerine bütçe ayrılması gerektiğini söyledi. Dünya Bankası ise kredi verdi; düşük faizli, hatta faizsiz olduğunu belirtti.

Ö.M.: Geri ödemek zorunda yani.

Ö.Ö.: Nepal hükümeti, “Sizin sebep olduğunuz kriz yüzünden bize neden borç veriyorsunuz?” diye bir açıklama yaptı. Ancak küresel güçlerin müdahalesi üzerine geri adım atmak zorunda kaldı.

E.B.: Ama Dünya Bankası yine iyi. Kayıp ve Zarar Fonu kapsamındaki finansmanın önemli bir kısmı özel şirketler ve bankalar tarafından sağlanıyor. Yaklaşık yüzde 80’i zaten kredi olarak veriliyor. Bunun da önemli bir bölümü özel şirketlerden geliyor. Yani çok açık bir şekilde Küresel Güney’i yeniden borçlandırma stratejisi söz konusu. IMF dönemine geri dönüyoruz gibi bir durumdayız.

Miktar arttıkça tablo da karanlıklaşıyor. Kayıp ve Zarar Fonu kâğıt üzerinde 300 milyar dolardı. Şimdi 1,3 trilyon dolar konuşuluyor. Murat Kurum da aslında 9 trilyon dolar verilmesi gerektiğini söyledi. Sanki bu para USAID, UNAID gibi kurumlardan toplanıp Küresel Güney’e dağıtılacakmış gibi bir algı yaratılıyor. Oysa durum hiç öyle değil. Bunun çok küçük bir kısmı hibe, çok daha büyük bir kısmı kredi olarak gelecek. Bu da faiziyle birlikte geri ödenmesi anlamına geliyor.

Markus’un sözünü ettiği bir diğer mesele, üretim ile yeniden üretim arasındaki bağı kurmaktı. Özellikle adil geçiş tartışmalarında gördüğümüz ve üzerinde daha fazla düşünmemiz gereken bir konu bu. Türkiye de bir Adil Geçiş Eylem Planı hazırlamış. Taslağa ilişkin görüş verme süresi dün sona ermiş ve planın COP31’de açıklanacağı söyleniyor. Mişli geçmiş zamanla konuşuyorum çünkü bu plan halka açılmadı. Yalnızca belirli STK’lara ve kamu kurumlarına gönderildi. Burada da üretim ile yeniden üretim arasındaki bağın, özellikle yeniden üretim boyutunun adil geçiş kapsamında büyük ölçüde ihmal edildiğini görüyoruz.

Image
""

Örneğin Türkiye’de Soma ve Zonguldak’ın pilot bölgeler olarak seçildiğini sanıyorum. Diyelim ki Soma’daki madenler kapatılacak. Belki önümüzdeki 50 yılda, çünkü kısa vadede çok gerçekçi görünmüyor. Ancak böyle bir durumda Soma boşalacak. Çünkü yalnızca maden işçileri değil, onların kazandığı parayla geçinen haneler, esnaf ve çiftçiler de var. Bütün bir ekonomik ve toplumsal ekosistem ortadan kalkacak. Bu insanlar hep birlikte İstanbul’a taşındığında işçilere yeni yeşil işler bulmak yeterli olacak mı? Esnaf, kadınlar, çiftçiler ne olacak? Bütün bunları hesaba katmayan bir adil geçiş sistemi kurgulanıyor.

Markus’un söyledikleri bu açıdan önemliydi. Üretimi ve yeniden üretimi birlikte düşünen, gündelik yaşamın yeniden üretimini de dikkate alan bir adil geçiş programına ihtiyacımız olduğunu gösteriyor. Açıkçası adil geçiş tartışmalarının büyük ölçüde üretim alanına sıkıştırıldığını görüyorum. Bu tartışmayı genişletmek için ciddi bir politik çaba harcanması gerektiğini düşünüyorum.

Ö.M.: Bunun belirtileri ne durumda? Yani bu konuda umutlu olmak için yeterli sebep var mı?

E.B.: Sebep var mı bilmiyorum ama irade var. Özellikle toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda çalışan özneler bu meseleyi gündeme getirmeye başladı. Ancak bu da oldukça yeni, son bir yıldır konuşulan bir konu. Bu bakış açısının geliştirilmesi, yapısal eşitsizliklere maruz kalan grupların, yani kadınların, yaşlıların, engellilerin ve yerli halkların öne çıkmasıyla mümkün olacak gibi görünüyor.

Son olarak şunu da söyleyeyim: Markus’un Emperyal Yaşam Tarzı adlı kitabı Türkçeye de çevrildi. Oldukça ilginç ve güzel bir kitap, tavsiye ederim.

Ö.M.: Dinleyicilerimiz için Markus’un adını, soyadını ve kitabının adını bir kez daha söylersen yararlı olur.

E.B.: Markus Wissen. Emperyal Yaşam Tarzı, Türkçedeki tek kitabı ama Almanca yayımlanmış başka çalışmaları da var.

Markus’un son eksende ifade ettiği mesele ise Kuzey-Güney bağlantısıydı. Şöyle bir ikilem içinde yaşıyoruz: Küresel Kuzey, Küresel Güney’e borçlu. Küresel Kuzey kirletiyor, Küresel Güney ise çok daha az kirletmesine rağmen bunun bedelini ödüyor. Bu doğru ama bunun ötesinde, hem Küresel Kuzey’in hem de Küresel Güney’in kendi içinde, özellikle sınıfsal eşitsizliklerden kaynaklanan gerilimler olduğunu görmemiz gerekiyor.

Enerji yoksulluğu yalnızca Türkiye’ye, Hindistan’a ya da Sri Lanka’ya özgü bir mesele değil. Amerika’da, İngiltere’de ve Avrupa’nın çeşitli kentlerinde de enerji yoksulluğu yaşayan, gıdaya erişemeyen topluluklar var. Markus, bunları da dikkate alarak Kuzey ile Güney arasında ulusötesi ittifaklar kurmamız gerektiğini söyledi.

Bu bütünlüklü bakış açısının, yani yerel ile küresel, Kuzey ile Güney, çevresel ve sosyal meseleler, üretim ile yeniden üretim arasında bağ kurmanın ve mevcut iklim politikalarını temelden sarsacak somut politikalar geliştirmenin önümüzdeki dönemin ana gündemlerinden biri olması gerektiğini düşünüyorum, umut ediyorum. Evet, bu arada programımızın da sonuna geldik.

Ö.Ö.: Peki, çok teşekkür ederiz Ecehan.

Ö.M.: Ecehan çok teşekkürler. Araştırmaya ve bilgilendirmeye devam edeceğiz tabii.

E.B.: Evet, haftaya yine buradayız.

Ö.M.: Yine buradayız, çok teşekkür ederiz. Görüşmek üzere.

E.B.: Görüşmek üzere. Hoşçakalın.

Benzer İçerikler

  -     
● Canlı Yayın
—
Şimdiki
—
Sıradaki
—
Sıradaki
—
Sıradaki