"COP'tan daha geniş ve daha kapsayıcı bir Halkların İklim Zirvesi örgütlüyoruz"

-
Aa
+
a
a
a

Haftanın İklim Zirvesi'nde Ecehan Balta, Halkların İklim Zirvesi delegesi Sezgin Sarı'nın izlenimleri eşliğinde iklim finansmanından militarizme, kömürden çıkıştan gençlik hareketlerine uzanarak, Bonn'daki SB64 İklim Konferansı'nın öne çıkan başlıkları ve Antalya'da düzenlenecek COP31 öncesi tartışmalar ele alıyor.

""
Bonn'dan Antalya'ya: İklim Mücadelesinin Yeni Eşiği
 

Bonn'dan Antalya'ya: İklim Mücadelesinin Yeni Eşiği

podcast servisi: iTunes / RSS

Ömer Madra: Günaydın Ecehan, merhabalar.

Ecehan Balta: Günaydın.

Özdeş Özbay: Günaydın.

Ö.M.: Epey bir zamandır, iki haftadır ben bulunamamıştım.

Ö.Ö.: Şimdi tam kadroyuz yani.

Ö.M.: Evet, şimdi tam kadroyuz. Ecehan sen sunumu yapar mısın? Konuğumuz da var.

E.B.: Tabii ki bugün Sezgin bizimle birlikte. Sezgin Sarı şu anda Bonn'dan dönüş yolunda. Yardımcı Organlar Toplantısı'na yani SB64'e katıldı. Aynı zamanda Bonn İklim Kampı'na ve Halkların İklim Zirvesi'ne delege olarak katıldı. Sezgin, hoşgeldin.

Sezgin Sarı: Merhaba Ece Hanım, hoşbuldum.

Ö.M.: Hoşgeldin Sezgin.



E.B.: Sezgin, şimdi SB64 Yardımcı Organlar Toplantısı Antalya'daki iklim zirvesinden önceki en önemli eşiklerden biriydi. Her şeyden önce, SB64'ü takip edebildin mi? Neler konuşuldu? Antalya'ya hangi başlıklar ve hangi tartışmalar taşınıyor?

S.S.: Öncelikle kaldığım yer İklim Kampı'ydı. SB64'ün yani zirvenin yapıldığı resmi konferans merkezine oldukça yakın bir yerdeydi; yaklaşık 10 dakikalık yürüme mesafesindeydi. Zamanımın çoğunu kampta geçirdim ancak her gün konferans alanına giderek özellikle militarizm ile iklim krizi arasındaki ilişkiyi ele alan oturumları takip ettim.

SB64'te öne çıkan iki önemli gündem vardı; birincisi, iklim finansmanı ve adaptasyon meselesiydi. Özellikle Küresel Güney ülkelerinin önceki COP toplantılarından beri dile getirdiği çok belirgin bir talep bulunuyor. Gelişmiş ülkelerin, hem kendi emisyonlarını azaltmaları, hem de gelişmekte olan ülkelerin iklim krizine uyum sağlamaları için daha fazla finansman sağlamaları bekleniyor. Ancak bu konuda SB64'te bir uzlaşmaya varılamadı.

SB64'te üzerinde anlaşmaya varılamayan temel konulardan biri, iklim adaptasyonu için Küresel Kuzey'in Küresel Güney ülkelerine sağlayacağı finansmandı. Bu nedenle konu, COP31'in de en önemli gündem maddelerinden biri olacak gibi görünüyor çünkü hâlâ bu konuda ortak bir çerçeveye ve somut bir anlaşmaya ulaşılmış değil.

Ö.Ö.: Bu meselede zaten daha önce bir karar alınmıştı. Toplamda 1,3 trilyon dolara ulaşacak bir iklim finansmanı hedefinden söz ediliyordu. Bunun içinde gelişmiş ülkelerin yıllık 300 milyar dolarlık bir finansman sağlaması gibi hedefler de vardı. Şimdi rakamları tam hatırlayamadım ama asıl tartışma; bu finansmanın nasıl sağlanacağı, kimlerin ne kadar katkı vereceği ve bunun yol haritasının nasıl oluşturulacağı üzerineydi.

Bonn'da da bu konuda daha somut adımlar atılması bekleniyordu. Elbette esas kararlar COP toplantılarında alınıyor ancak COP'a giden süreçte önemli görüşmeler yapılması ve en azından bir ön uzlaşmaya varılmış olması bekleniyordu. Anladığım kadarıyla, senin aktardıklarından, bu konuda beklenen ilerleme sağlanamadı.

E.B.: Evet, bu olmadı.

S.S.: Bir de şöyle bir tartışma var. Benim de takip ettiğim gruplarla konuştuğumda, temel sorulardan birinin bu finansmanın kaynağının nereden sağlanacağı olduğunu gördüm. Bunun özel sektör tarafından mı yoksa tamamen kamusal kaynaklarla mı karşılanacağı tartışmalı bir konu.

Özel sektörün sürece dahil olmasıyla ilgili bazı kaygılar var. Bunun, bazı şirketlerin yeşil aklama yani greenwashing faaliyetlerine alan açabileceği düşünülüyor. Aynı zamanda COP31 gibi zirvelerde bu şirketlerin temsil gücünün artması da ayrı bir endişe konusu. Bu nedenle, en azından iletişim kurduğum Küresel Güney temsilcilerinin önemli bir bölümü, iklim finansmanının kamusal kaynaklardan sağlanmasını talep ediyor.

Ancak burada benim de gözlemlediğim bir eksiklik var: Örneğin, militarizm ve silahlanma konusu ne SB64'ün, ne de COP31'in ana gündemlerinden biri. Oysa bu alanlara ayrılan çok büyük kaynakların iklim adaleti ve adaptasyon politikalarına yönlendirilmesi de tartışılması gereken önemli başlıklardan biri. Sanırım COP31 sürecinde bu konunun daha fazla gündeme getirilmesi gerekecek.



Ö.M.: Bir de onu sormak istedim ben. İklim Haber'de çıkan bir haberde, Türkiye'nin 2035 iklim hedeflerini güncellemesi gerektiği ifade ediliyordu. COP31 hazırlıklarının görüşüldüğü Bonn İklim Değişikliği Konferansı'na ilişkin açıklama yapan İklim Ağı, Çevre Bakanı Murat Kurum'un emisyonların bugünden itibaren azaltılması gerektiğine dair sözlerini umut verici bulduklarını söyledi.

Ancak açıklamada, emisyonların artmaya devam etmesi yerine, Türkiye'nin net sıfır emisyon hedefiyle uyumlu gerçek bir azaltım patikasına girmesi gerektiği vurgulanıyordu. Ayrıca elektrifikasyonun önemli olduğu belirtilirken, bunun ancak kömürden planlı ve adil bir çıkışla birlikte anlamlı olabileceği ifade ediliyordu.

Sen bu açıklamaları ve Türkiye'nin 2035 hedeflerine ilişkin tartışmaları nasıl değerlendiriyorsun?

E.B.: Bu arada Ömer Bey'in sorusunda da ilk olarak Türkiye'ye gelmiş olduk. Sıfır atık, elektrifikasyon gibi başlıklar Türkiye açısından da öne çıkıyor. Bir de son dönemde "uygulama köprüsü" diye bir ifade kullanılmaya başlandı. Bu ne anlama geliyor, nasıl karşılandı?

Türkiye ve Avustralya'nın ortak tutumunda, COP31'in bir "uygulama köprüsü" olarak görülmesine yönelik mesajlar vardı. Yani daha önce alınmış kararların artık somut uygulamalara dönüştürülmesi, hedeflerle uygulama arasındaki boşluğun kapatılması gerektiği vurgulanıyordu. Peki bu mesaj Bonn'da nasıl karşılandı? Delegeler ve sivil toplum temsilcileri arasında nasıl yankı buldu Sezgin?

S.S.: Evet, bu açıdan COP31'den beklenti oldukça yüksek. Daha önceki COP'larda alınan kararların artık uygulama aşamasına geçmesi bekleniyor ancak sahada gördüğüm kadarıyla, özellikle Türkiye özelinde bazı önemli çelişkiler var.

Biraz önce sözünü ettiğiniz kömür meselesi bunlardan biri. Türkiye, 2024 yılında Almanya'yı geçerek Avrupa'nın en büyük kömür kaynaklı elektrik üreticisi oldu. Dolayısıyla kömüre dayalı üretimdeki bu artış devam ederken, iklim hedefleri konusunda söylenenlerin en azından bugünkü tabloya bakıldığında çok gerçekçi görünmediğini söylemek mümkün.

Sıfır atık da önemli bir başlık bence ancak örneğin, Türkiye'de inşası süren nükleer santrallerin üreteceği atıklar sıfır atık yaklaşımı içinde nasıl değerlendirilecek? Bu da üzerinde konuşulması gereken önemli bir konu. Bazı başlıkların ise yeterince tartışılmadığını, hatta zaman zaman göz ardı edildiğini düşünüyorum.

Bu nedenle bence asıl tartışma şu olabilir: Türkiye ve COP31'e birlikte ev sahipliği yapacak Avustralya, savundukları bu politikaları kendi ülkelerinde ne ölçüde uyguluyor? Halkların İklim Zirvesi'nin eş zamanlı olarak düzenlenmesi de bu açıdan önemli çünkü sivil toplumun ve iklim hareketlerinin görevi yalnızca bu sürecin gözlemcisi olmak değil; çok daha ötesinde, ev sahibi ülkelerin açıkladıkları politikaları gerçekten uygulayıp uygulamadığının takipçisi olmak diye düşünüyorum.



E.B.: Peki şeyi sorayım; sen Halkların İklim Zirvesi delegesi olarak oradaydın. Aynı zamanda İklim Kampı'na da katıldın. Orası nasıl bir atmosferdi? Biraz onu aktarabilir misin bize? Neler yaşandı, neler konuşuldu? Halkların İklim Zirvesi nasıl karşılandı?

S.S.: Öncelikle Halkların İklim Zirvesi'nin epey yoğun ilgi gördüğünü söyleyebilirim. Hatta birçok kişinin SB64 sırasında ilk kez bu zirveden haberdar olduğunu gördüm. Bu açıdan önemliydi.

Benim kaldığım kamp, konferans alanına oldukça yakın bir yerdeydi ve ağırlıklı olarak gençler tarafından örgütlenmişti. Burada dikkat çekici olan şeylerden biri şuydu: Resmî delegeler her akşam kampa geliyor, gün boyunca SB64'te yapılan tartışmaları kamp katılımcılarına, yani delege olmayanlara aktarmak için toplantılar düzenliyordu.

Bunun yanı sıra, resmî görüşmelerle eş zamanlı olarak kamp alanında her gün atölyeler gerçekleştiriliyordu. Bu atölyelerde de SB64'te tartışılan konular ele alınıyordu. Katılımcılar ise dünyanın farklı yerlerinden gelen delegeler ve aktivistlerdi.

Dolayısıyla kampın, SB64 ile paralel bir tartışma zemini oluşturduğunu söyleyebilirim ancak tabii kamptaki atmosferin daha radikal talepleri öne çıkardığını da belirtmek gerekir. Örneğin, kömürden derhal çıkış, nükleere kesin olarak karşı çıkılması gibi talepler kampın öne çıkan başlıkları arasındaydı.

Ö.Ö.: Bu Halkların İklim Zirvesi demişken onu bir kez daha hatırlatalım. COP zirvelerinde devletler ve resmî delegasyonlar bir araya geliyor. Genellikle buna eş zamanlı olarak, her ne kadar COP'lar kadar uzun sürmese de, alternatif bir zirve de düzenleniyor. Bir süredir bu buluşmalar People's Climate Summit yani Halkların İklim Zirvesi adı altında gerçekleştiriliyor.

Ö.M.: Halkların İklim Zirvesi, evet.



Ö.Ö.: Antalya'da da COP31 süresince üç günlük bir Halkların İklim Zirvesi düzenlenecek. Bunun örgütlenmesini biz de yakından takip etmeye çalışıyoruz. Aslında hazırlıklar Ocak ayından beri devam ediyor.

Sezgin de bu süreçte yer alan aktivistlerden biri. Bonn'daki zirveyi takip etmek, oradaki deneyimleri Türkiye'ye taşımak ve aynı zamanda Türkiye'de düzenlenecek Halkların İklim Zirvesi'ne dünyanın farklı yerlerinden bu grupların da katılımını sağlamak için oradaydı. Öyle değil mi?

S.S.: Evet, öyle. Antalya'da da COP31 süresince üç değil, dört günlük bir Halkların İklim Zirvesi düzenlenecek. Zirve, 14-18 Kasım tarihleri arasında gerçekleştirilecek.

İlk gün, yani 14 Kasım, Küresel Eylem Günü olarak planlandığı için konferans oturumları yapılmayacak. Dolayısıyla konferans ve panellerin gerçekleşeceği gün sayısı aslında üç olacak; bu açıdan bakıldığında üç gün demek de doğru. Fırsatı olan herkesi de bekliyoruz.

Ö.Ö.: Özür dilerim. Sesin gidip geliyor.

S.S.: Kusura bakmayın biraz….

Ö.M.: Tamam, şimdi daha iyi.

Ö.Ö.: Dışarıdasın, farkındayız.

E.B.: Sezgin Bonn’dan dönüş yolunda aslında.

S.S.: Evet, böyle bir hareket halindeyim, kusura bakmayın. Devam ediyorum daha ise şu anda.

Ö.Ö.: Evet, çok daha iyi.

S.S.: Halkların İklim Zirvesi'nde ve COP31 sürecinde, resmî zirvelerde yeterince temsil edilmeyen sesleri görünür kılmaya çalışıyoruz. Örneğin, yerelde mümkün olduğunca Akbelen'deki direnişi, Karadeniz'deki çevre mücadelelerini ve COP31'de temsil edilmeyen, örgütlü ya da örgütsüz pek çok direnişi bu alana taşımayı hedefliyoruz.

Aynı zamanda dünyanın farklı yerlerinden gelen mücadelelerle ortaklıklar kurmak istiyoruz çünkü bu mücadelenin yalnızca bir iklim mücadelesi olmadığını; ne kadar kesişimsel olduğunu, emek alanındaki mücadelelerden kadın hareketine, yerel çevre direnişlerinden barış mücadelesine kadar birçok alanla nasıl iç içe geçtiğini görmek ve göstermek istiyoruz.

Bu nedenle Antalya'da 14-18 Kasım tarihleri arasında, temsil açısından belki de COP'tan daha geniş ve daha kapsayıcı bir Halkların İklim Zirvesi örgütlüyoruz.

E.B.: Evet, aynı zamanda kadın örgütleri, insan hakları örgütleri, sendikalar ve çeşitli sivil toplum örgütleri de bu sürece katılıyor. Halkların İklim Zirvesi ve Bonn delegasyonunda da toplumsal cinsiyet eşitliği konusu temsil edildi. Siz de orada 5-6 kişilik bir ekiple yer aldınız değil mi Sezgin?

S.S.: Evet, değişimli olarak toplam 10 temsilci katıldı. İlk hafta 5 kişi, ikinci hafta da 5 kişi olmak üzere iki ayrı ekip halinde Bonn'da yer aldık.

Ö.M.: Evet, bütün bunların yani hak mücadelelerinin farklı boyutlarıyla birbirine ne kadar bağlı olduğunu göstermek açısından önemli. Sadece "iklim" deyip geçmemek gerekiyor çünkü mesele, aslında çok daha geniş bir özgürlük ve adalet mücadelesi.

Ö.Ö.: İklim adaleti uzun zamandır öne çıkarılan bir kavram ve aslında içerisine hemen her şey giriyor yani her konudaki eşitsizlik ve adaletsizlik.

Ö.M.: Evet, dolayısıyla bir bütünsellik var.



S.S.: Evet ve burada ismini şimdi anmadık ama gençlik de çok önemli bir yer tutuyor çünkü iklim meselesi aynı zamanda kuşaklar arası bir mesele, bir borç meselesi de. İklim krizinin etkilerini en çok yaşayacak olanlar gençler. Dolayısıyla bu konuda en çok söz hakkına sahip olması gerekenlerin de onlar olduğunu düşünüyorum.

E.B.: Evet, özellikle Glasgow'dan beri gençlerde ciddi bir hareketlenme var. Türkiye'de de bunu yavaş yavaş görmeye başladık. Türkiye'de ekoloji hareketi, biraz tırnak içinde söylemek gerekirse, uzun süre daha yaşlı kuşakların ağırlıkta olduğu bir hareketti ama son yıllarda hareketin gençleşmesi gibi bir olguyu da tespit edebiliriz sanırım.

Ö.Ö.: Aslında bunu hatırlatınca; 2019 yılında FFF yani İklim İçin Cuma Grevleri başladığında Türkiye'de de açılışı Kadıköy'de çok büyük bir mitingle yapmıştık. O dönem ben de hareketin içinde bir aktivisttim; iklim grevlerini örgütlemeye çalışanlardan biriydim.

Binlerce liseli gelmişti. Yağmur çamur demeden yaklaşık 5 bin kişinin katıldığı büyük bir miting örgütlenmişti Kadıköy'de. Gerçekten çok iyi bir çıkıştı. Ama hatırlıyorsunuzdur, hemen birkaç ay sonra Covid salgını ve beraberindeki yasaklar başladı.
 

Ö.M.: Evet, Covid dünyada çok etkili oldu.

Ö.Ö.: Dünya çapında 7 milyon kişi son iklim grevinde sokağa çıkmıştı. O dönem, toplumsal hareketlerde bir kırılma ya da devrilme noktasına mı geliyoruz diye çok tartışılmıştı. Bunun üzerine yazılar da yazılıyordu; genel bir yükseliş sürecine girdiğimiz söyleniyordu. Ama ardından Covid'le birlikte tam tersi bir sürece girmiş olduk.

Evet, buradan tekrar Bonn'a dönelim mi Ecehan? Bonn'da neler oluyor, neler bitiyor?

E.B.: Yani Sezgin daha iyi aktarır herhalde ama Bonn'daki esas mesele, Sezgin'in de söylediği gibi, iklim finansmanı meselesiydi.

Şimdi aslında şöyle bir izlenim yaratılmaya çalışılıyor: Herkes iklim krizinin artık geri dönülmez bir noktaya geldiğinin farkında. Fakat bunun için alınacak önlemler söz konusu olduğunda, kamu finansmanı tartışması biraz da şu soruya dayanıyor: Küresel Güney'e sağlanacak kaynaklar borç mu olacak, kredi mi olacak, yoksa hibe mi olacak? Asıl tartışmanın düğümlendiği noktalardan biri de bu gibi görünüyor.

Ö.Ö.: Bir de borçlarının silinmesi var herhalde.

E.B.: Evet, bir de Küresel Güney'in iklim kaynaklı zararlarının karşılanması ve borçlarının silinmesi gündemi var. Mesele aslında biraz da burada düğümleniyor.

Diğer taraftan baktığımızda ise son birkaç COP zirvesinde, hatta son beş zirvedir, sürekli yeni iklim finansmanı araçları oluşturulmaya çalışıldığını görüyoruz. Fakat bunların çok da işe yaramadığı ortaya çıktı. Örneğin emisyon ticaret sistemi, Avrupa Birliği'nde Yeşil Mutabakat'ın önemli araçlarından biri olarak gündeme getirilmişti. Ancak savaşlar ve jeopolitik krizlerle birlikte askıya alınması tartışmaları başladı. Bu da bize bu tür mekanizmaların ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi.

Aynı şekilde karbon vergisi, karbon piyasaları gibi araçların da beklenen etkiyi yaratamadığı görülüyor. Bugün geldiğimiz noktada, iklim finansmanı konusunda öne çıkan talep; bunun kamu kaynaklarından karşılanması, Küresel Kuzey'den Küresel Güney'e hibe şeklinde aktarılması ve iklim krizinin yol açtığı zararların tazmin edilmesi.

Bunun dışında bir seçeneğin şu an için ne gerçekçi, ne de sürdürülebilir olduğu düşünülüyor çünkü Küresel Güney'i yeniden borçlandıran bir iklim finansmanı modelinin çalışmayacağı artık daha açık biçimde görülüyor.

Ö.M.: Evet yani Ecehan, "İran savaşı bitti" diye bir ifade kullandın ama ben şu anda tam tersine çok kritik bir son dakika haberi görüyorum.

Cumhuriyet gazetesinin aktardığına göre, ABD ile İran arasında bugün İsviçre'nin Bürgenstock kasabasında yapılması planlanan görüşme iptal edildi. İsviçre Dışişleri Bakanlığı da yazılı bir açıklamayla bunu doğruladı; dün duyurulan toplantının gerçekleşmeyeceğini açıkladı.

Ayrıca ABD Başkan Yardımcısı JD Vance'in de İsviçre seyahatini ertelediği belirtiliyor. Orada teknik görüşmelerde bulunması bekleniyordu ancak şimdilik bu ziyaret de ertelenmiş durumda.

Dolayısıyla bölgedeki gelişmeler hâlâ oldukça kritik ve kırılgan görünüyor. Özellikle Lübnan'a ilişkin gelişmeler ve bölgedeki gerilim, diplomatik sürecin nasıl ilerleyeceği konusunda ciddi soru işaretleri yaratıyor.

Ö.Ö.: İsrail'in saldırıları nedeniyle İran'ın Cenevre'ye heyet göndermeyeceği açıklandı. Aslında orada resmî tören yapılacaktı; biliyorsunuz anlaşma imzalanmıştı ancak resmî imza töreninin Cenevre'de gerçekleştirilmesi planlanıyordu. İran heyet göndermeyince, ABD de heyet göndermeyeceğini açıkladı.

Ö.M.: Evet yani kaygı verici bir gelişme ama bunlara alışmış olmamız gerekiyor herhalde.

E.B.: Evet, rahatlıkla değişimleri yaşıyoruz maalesef.

Ö.M.: Evet ama çok önemli tabii.

S.S.: Ecehan'ın söylediği nokta bence çok önemli. İklim finansmanı, daha önce de konuştuğumuz gibi, bugün en çok tartışılan başlıklardan biri.

Biraz şunu açmak isterim aslında: Neden Küresel Güney, Küresel Kuzey'den adaptasyon için bir finansman talep ediyor? Çünkü coğrafi olarak da Küresel Güney, iklim krizinden en fazla etkilenecek bölgelerin başında geliyor. Deniz seviyelerinin yükselmesiyle özellikle Pasifik bölgesindeki ada ülkeleri büyük risk altında. İklim krizinin sonuçlarını ilk elden ve en ağır biçimde yaşayacak olanlar da onlar.

Üstelik bu ülkeler, iklim krizinin ortaya çıkmasında tarihsel olarak en az sorumluluğa sahip olan ülkeler arasında yer alıyor. Dolayısıyla Küresel Güney'in bu talebi, biraz da tarihsel sorumluluk perspektifine dayanıyor.

İkincisi, militarizm ve bölgedeki gelişmeler meselesi var. Biliyorsunuz, Türkiye'de iki hafta sonra bir NATO Zirvesi de yapılacak. Bu da önemli. Türkiye'nin bu yıl ev sahipliği yapacağı iki önemli zirveden biri COP31, diğeri ise Temmuz ayında düzenlenecek NATO Zirvesi. Dolayısıyla burada alınacak kararların da bütün bu gelişmelerle birlikte önem taşıyacağını düşünüyorum.

E.B.: Tabii dünyanın silahlanma bütçesi burada önemli bir karşılaştırma sunuyor. Biraz önce sözünü ettiğin gibi, Azerbaycan'daki COP zirvesinde 2035 yılına kadar sağlanması öngörülen 1,3 trilyon dolarlık iklim finansmanı hedefi vardı.

Şimdi geri dönüp baktığımda görüyorum ki, dünyada silahlanmaya ayrılan bütçe de benzer büyüklükte. "Fon yok, bütçe yok, bu para nereden bulunacak?" deniyor ama bir yandan da silahlanmaya çok büyük kaynaklar ayrılıyor. SIPRI verilerine göre, dünyada bir yıl içinde yaklaşık 1,2 trilyon dolar silahlanmaya harcanmış durumda.

Ö.M.: Öyle mi?

Ö.Ö.: Bu ayrıntıyı bilmiyordum.

Ö.M.: Ben de bilmiyordum.

E.B.: Dolayısıyla aslında savaş teknolojileri, doğrudan doğayla savaş meselesine de tercüme edilen araçlar haline geliyor. Orada kullanılan yöntemler ve ayrılan kaynaklar, ekolojik yıkımı sürekli yeniden üreten unsurlar olarak karşımıza çıkıyor. O yüzden militarizasyon, sadece ona ayrılan bütçenin ötesinde, ekolojik yıkımı sürekli yeniden üreten bir unsur.

Bu nedenle NATO Zirvesi bizim için çok önemli. Halkların İklim Zirvesi de aynı zamanda 4-5 Temmuz'da Ankara'da NATO karşıtı bir Barış Buluşması düzenliyor. Oldukça yoğun bir programı var. Özellikle Akdeniz bölgesinde, başta Kıbrıs olmak üzere çeşitli toplulukları bir araya getirmek istiyoruz. Yine farklı kesimlerden, tanıklıkları da içeren; sendikaların, insan hakları örgütlerinin ve siyasi partilerin de yer aldığı bir buluşma olacak.

Sezgin, bununla ilgili bir şeyler söylemek ister misin? Bir de şunu soracağım Sezgin, kusura bakmayın çok uzun konuşmuş oldum ama; Ekim ayında Fiji'de yapılacak Pre-COP yani COP öncesi toplantıyla ilgili bir gündem oldu mu? Onu da çok merak ediyorum.

S.S.: Teşekkürler. İkinci soruna ben cevap veremeyeceğim. Çünkü bunu resmî müzakereleri daha yakından takip eden arkadaşlara sormak daha doğru olur.

NATO Zirvesi ve Barış Zirvesi'yle ilgili ise şunu söyleyebilirim: Barış Zirvesi, 4-5 Temmuz'da Ankara'da düzenleniyor. Belki haberiniz vardır, NATO haftası öncesinde hükümet oldukça sıkı güvenlik tedbirleri almaya başladı. NATO Zirvesi'nin yapılacağı alan ve çevresinde çeşitli uygulamalar gündemde.

Bu nedenle, NATO Zirvesi'nden hemen önceki hafta sonu, 4-5 Temmuz tarihlerinde, Halkların İklim Zirvesi kapsamında Ankara'da bir Barış Zirvesi düzenlenecek. Yine uluslararası katılımlı olacak. Özellikle uluslararası panellerde silahlanma, bunun ekolojik etkileri ve toplumsal sonuçları üzerine çalışan akademisyenler ve farklı alanlardan katılımcılar yer alacak.

Program, 4 Temmuz Cumartesi ve 5 Temmuz Pazar günü olmak üzere iki gün olarak planlanıyor. Bununla ilgili ayrıntılı bilgilere de arkadaşlar ulaşabilirler.

Ö.M.: Ayrıca bu sabah biraz üzerinde durmaya çalıştığımız bir haber de vardı. Bu, Ecehan'ın az önce söylediğini de doğrular nitelikteydi: İsrail'in Güney Lübnan'daki saldırılarında, köyleri ve kasabaları yıkmak için kullanılan ekipmanların önemli bir bölümünün, savaş suçlarına yardımcı olduğu öne sürülen büyük inşaat şirketlerinin ürünleri olduğu belirtiliyor. Buldozerler, hafriyat kamyonları, kepçeler ve benzeri ağır iş makineleri kullanılıyor ve bunların çok büyük bir yıkıma yol açtığı ifade ediliyor.

Bir yandan iklim için kaynak bulunup bulunamayacağı tartışılırken, diğer yandan dünyanın en büyük şirketlerinden bazıları; Caterpillar, Volvo, Hyundai, Hitachi, Komatsu ve Doosan gibi firmaların ürettiği ekipmanların bu tür yıkımlarda kullanılması da meselenin temel boyutlarından biri olarak karşımıza çıkıyor. İnşaat ekipmanları bile savaşın bir aracı haline gelebiliyor.

E.B.: Evet hocam, bu hemen aklıma duvarları getirdi. En son Gazze'de örülen duvar da öyle. Sınır çizmek için kullanılan araçların kendisi de aslında bir savaş aracına dönüşüyor ve yine aynı inşaat sektörüne dayanıyor.

Ö.Ö.: Sessizlik olunca herhalde sonuna geldik diye düşündüm. Var mı başka konuşacağımız bir şey?

E.B.: Sonuna geldik. Ben Sezgin'in son olarak, bu İklim Kampı'ndan en genel izlenimini merak ediyorum ve Türkiye'ye neler getiriyor? Onu çok merak ediyorum.

S.S.: Harika bağlantılar kurduk. Beni en çok etkileyen ne oldu derseniz, isterseniz bunu paylaşarak bitireyim ben de: COP31 Bisiklet Grubu var. Avrupa'nın çeşitli yerlerinden yola çıkıp birleşerek bu yıl Antalya'ya kadar bisiklet sürecekler.

Ö.Ö.: Harika.

S.S.: Türkiye'de de kendileriyle çok uzun sohbet etme fırsatım oldu. Türkiye'de nasıl ağırlanabilecekleri ve güzergâhları üzerine konuştuk. Belki Türkiye'den de bisikletçilerin katılımıyla Antalya'ya doğru büyük bir bisiklet kafilesi göreceğiz.

Ö.Ö.: Çok güzelmiş.

Ö.M.: Bunu da yakından takip edelim.

E.B.: Türkiye'de de bisiklet üzerine çalışan bir grubumuz var. Onlarla da iletişim halinde hep beraber Antalya'ya gelirler.

Ö.Ö.: Peki, çok teşekkür ederiz.

S.S.: Ben teşekkür ederim konuk ettiğiniz için.

E.B.: Çok teşekkürler.

Ö.M.: Takip edeceğiz tabii. Bütün gücümüzle de dünyanın en önemli konusundaki en önemli toplantıları takip edeceğiz.  

Ö.Ö.: Haftaya o zaman görüşmek üzere.

E.B.: Görüşmek üzere.

Ö.M.: Görüşmek üzere, hoşçakalın.