Apaçık Radyo

“Biz iklim krizinin mağdurları değil, iklim adaletini kuran özneler olmak istiyoruz”

18 Eylül 2026

Haftanın İklim Zirvesi'nde Ecehan Balta, Gülnur Aksop ile Mor Yeşil Kamucu Toplumsal Sözleşme üzerinden iklim adaleti, toplumsal cinsiyet eşitliği, bakım emeği ve adil geçişi ele alıyor.

Özdeş Özbay: Merhabalar Ece Hanım, günaydın.

Ecehan Balta: Herkese günaydın, merhabalar.

Ö.Ö.: Bugün herhalde bir konuğumuz var.

E.B.: Evet, bugün Gülnur Aksop bizimle birlikte. Gülnur, çok uzun zamandır feminist hareketin içinde yer alan bir arkadaşımız ama aynı zamanda Deniz Yıldızı Kadın Derneği'nden ve EŞİK gönüllüsü. Bir yandan da Halkların İklim Zirvesi’nde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Kozası’nda Gülnur’la beraber çalışıyoruz. Hoşgeldin Gülnur.

Gülnur Aksop: Merhaba, hoşbulduk.

Ö.Ö.: Merhabalar, hoşgeldiniz.

Image
""


E.B.: Bugün Gülnur’u davet etmemizin nedeni elbette toplumsal cinsiyet eşitliği ve iklim adaleti arasındaki ilişki hakkında konuşmak. Dayanışma Derneği ile birlikte “Mor Yeşil Kamucu Toplumsal Sözleşme” başlığıyla bir metin çıkardılar. Bu metin hakkında konuşmak istiyoruz. Bence çok önemli; Türkiye’de hem feminist hareketin tarihi açısından, hem de ekolojik hareketin yaklaşımını değiştirme niteliğine sahip bir metin olduğunu düşünüyorum. Her şeyden önce elinize sağlık, teşekkürler. Biraz bu metnin nasıl ortaya çıktığından bahsederek başlayalım istersen Gülnur.

G.A.: Tabii, şöyle; biz epeydir kendimize yeşil feminist diyen kadınlar olarak mor-yeşil kamucu politikalar üzerinden çeşitli çalışmalar yapıyorduk. Özellikle de COP31 gündeme gelince, feminist iklim adaleti için mor-yeşil kamucu bir çalışma yapmayı önümüze koyduk.

Geçen yıl Belém’de, biliyorsunuz, iklim kriziyle toplumsal cinsiyet ilişkisini ortaya koyan bir Toplumsal Cinsiyet Eylem Planı kondu. Bu çok önemli bir çalışmaydı, çok önemli bir adımdı tabii ki. Ama patriyarkayla ve neoliberal kapitalizmle ilişkisini, nedenlerini ortaya koymayan, sadece sonuçları üzerinden yola çıkan bir metindi. Biz de bunun üzerinden iklim krizinin toplumsal cinsiyet boyutunu biraz daha görünür kılmak istedik.

45 kadınla iki tam günlük bir forum düzenledik; çalıştay demeyeyim. O atölyelerin ardından da bir metnimiz çıktı ortaya. Burada amaç, iklim krizinin ve afetlerin sadece çevresel veya teknik bir sorun olmadığını; iklim krizinin ekonomik, toplumsal ve siyasal eşitsizliklerin içinde ortaya çıktığını ve bu eşitsizlikleri daha da derinleştirdiğini ortaya koymaktı. Dolayısıyla sadece uyuma değil, aslında başlı başına bir dönüşüme ihtiyaç olduğu vurgusundan hareket ettik.

Başlıklarımız oldukça kalabalık aslında. İlk başta ve en önemlisi, patriyarkayla ekolojik yıkım arasındaki bağı kurduk. Bakım ekonomisi, ücretsiz bakım emeği ve bunun iklim kriziyle ilişkilerini ele aldık. Eşit, tam ve anlamlı katılım konusunu, toplumsal cinsiyete duyarlı iklim finansmanını, kadın insan hakları savunucuları ve ekoloji aktivistlerinin korunmasını konuştuk. Tarım, gıda egemenliği ve kadın çiftçilerin güçlendirilmesi; iklim kaynaklı göç ve yerinden edilme; adil geçiş sürecinde toplumsal cinsiyet eşitliği; toplumsal cinsiyete duyarlı afet risk azaltma ve afet yönetimi; kadınların yerel ve geleneksel bilgisinin hayatın içine girmesi gibi konuları ele aldık.

İklim krizinin genç kadınlar, kız çocukları ve LGBTİ+’lar üzerindeki etkisi; kesişimsellik, militarizm, savaşlar, kayıp ve zarar zamanlarında toplumsal cinsiyet eşitliği gibi 15 başlık altında bir çalışma yaptık.

Bu çalışma esasında bir uzman görüşü değil. İklim krizi ve afetlerin toplumsal cinsiyet eşitsizlikleriyle ilişkisini ortaya koymak ve bu eşitsizliklere karşı mor-yeşil kamucu politikalar geliştirmek amacıyla yapıldı. Yani biz bir uzman raporu hazırlamaktan çok, farklı deneyim ve mücadele alanlarını ortak bir politik söz etrafında buluşturmayı hedefledik.

Buradan da bir metin çıktı. Bayağı kapsamlı bir metin olduğunu düşünüyoruz. Aslında sayfalarca yazılabilecek, her başlığın ayrı ayrı konuşulabileceği çok derin bir konu tabii. 

E.B.: Elinize sağlık. Evet, gerçekten çok kapsamlı bir metin. Bir yandan da şunu söylemek isterim: Hepimiz bir şekilde hayatın uzmanıyız aslında. Bu uzmanlık bilgisi biraz fazla yüceltiliyor farklı yerlerde. Burası için söylemiyorum; yani sizin metniniz ve çalışmanız tam bunun aksini yapmış. Ama hayatın ve doğanın kadim bilgisi aslında, tırnak içinde, “uzmanlardan” daha fazla vardır diye düşünüyorum.

Image
""


Şunu da açıklığa kavuşturmak isterim: Bu Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Eylem Planı geçtiğimiz sene Halkların İklim Zirvesi’nde değil, resmî COP’ta üretildi.

G.A.: Evet, COP30'da.

E.B.:  Aynı zamanda Belém’de de toplumsal cinsiyet eşitliğine ilişkin sonuç bildirgesinde özellikle yer alan bir meseleydi bu. Sizin yaklaşımınız, yani Mor-Yeşil Kamucu Toplumsal Sözleşme, bunu bir adım daha ileri götürüyor bence. Şu açıdan: Özellikle adil geçiş ve iklim finansmanı meselelerinde toplumsal cinsiyet eşitliği, neredeyse hep “kesişimsellik” diyoruz ama bugüne kadar neredeyse yok sayılan başlıklardı.

Özellikle iklim finansmanıyla ilgili geçtiğimiz günlerde bir rapor okudum. Toplumsal cinsiyet eşitliğine ayrılan bütçe, milyarlarca dolardan bahsettiğimiz toplam iklim finansmanının ancak yüzde beşi kadarmış. Bu da aslında meselenin ne kadar görmezden gelindiğini, bir nevi küsurat olarak görüldüğünü gösteriyor bize.

Diğer taraftan adil geçiş, hep ücretli emek ve üretken emek üzerinden konuşulagelen bir mesele. Sendikalar sahip çıktılar, sahip çıkmaya da devam ediyorlar. Bu anlamlı tabii ama adil geçiş boyutunda da toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda söyleyeceğimiz şeyler olmalı. Mor-Yeşil Kamucu Toplumsal Sözleşme metni de bize bununla ilgili neler söyleyebileceğimizi biraz gösteriyor.

Biraz buna odaklanalım istiyorum. Dediğim gibi, aslında programın başında da konuştuk fakat vaktimiz kısıtlı. O yüzden adil geçiş meselesiyle ilgili, toplumsal cinsiyet eşitliği bağlamında ne söylemek istersin? Biraz ona değinelim mi?

G.A.: Tabii, önce aslında mor-yeşil kamucu politikalar derken ne söylüyoruz? Niye mor-yeşil kamucu politikalar diyoruz? Morun eşitlik, özgürlük ve feminist mücadele birikimini; yeşilin ekolojik yaşam ve doğayla uyum talebini; kamuculuğun da haklara dayalı, ücretsiz, erişilebilir ve nitelikli kamu hizmetleri anlayışını bir araya getirsin diye biz buna mor-yeşil kamucu dönüşüm diyoruz.

Adil geçiş meselesi tabii ki en önemli konularımızdan birisi. İklim Yasası sırasında da en çok üzerinde durduğumuz mücadele alanlarımızdan biriydi. Adil geçiş deyince yalnızca fosil yakıtlardan yenilenebilir enerjiye geçiş anlaşılmaya çalışılıyor. Oysa istihdamı, üretimi, bakımı, sosyal korumayı ve yerel yaşamın yeniden örgütlenmesini kapsayan bir dönüşüm esasında adil geçiş dediğimiz şey.

Dönüşümün maliyeti maalesef işçilere, kadınlara, yoksullara, yani bütün güvencesiz topluluklara yükleniyor. Bizim buradaki amacımız, kadınların bu “yeşil işler” dediğimiz yeni süreçte yalnızca sayısal olarak dahil edilmesi değil. Tabii bu yalnızca kadınlar için de geçerli değil. Güvenli çalışma, eşit işe eşit ücret, sendikal haklar, şiddet ve ayrımcılıktan uzak iş yerleri, mesleki eğitim ve karar süreçlerine katılımın güvence altına alınması; bütün bunlar enerji, ulaşım, tarım ve sanayi politikalarıyla, bakım hizmetleri ve sosyal korunma politikalarıyla birlikte planlanmalı.

Yeşil dönüşüm ve sürdürülebilirlik adı altında mevcut sermaye-emek sömürüsünün ve mülkiyet ilişkilerinin yeniden üretilmesinin adil geçişle hiçbir ilgisi yok. Yani adil geçiş dediğimiz şey yalnızca enerji kaynaklarını ve üretim teknolojilerini değiştirerek gerçekleştirilemez. Çünkü böyle bir durumda var olan eşitsizlikler daha da artacaktır.

Adil geçiş deyince doğayı, emeği, yaşamı ve bunları sömüren ilişkileri dönüştürmekten söz ediyoruz. 

E.B.: Teşekkürler. Beni çok etkileyen bir örnek var. Geçtiğimiz aylarda Ankara Üniversitesi’nde, Türkiyeli olmayan öğrencilere bir eğitim verdim. Orada Bangladeş’ten bir arkadaş vardı. İklim kaynaklı afetler ve toplumsal cinsiyet eşitliğiyle ilgili anlatmaya çalıştığım şeyi, verdiği örnek üzerinden inanılmaz güzel bir şekilde özetledi.

Image
""


Bangladeş’te deniz seviyelerinin yükselmesi nedeniyle denize yakın tarlaların tuzlu suyla kaplandığını ve artık üretim yapılamaz hâle geldiğini, dolayısıyla kadınların üretim sürecinden bu anlamda da dışlandığını anlattı. Aynı zamanda bunun ciddi bir su sorununa yol açtığını, kadınların su kaynaklarına erişebilmek için gidip gelirken günün 12 saatini yolda geçirdiklerini söyledi.

Kadınların bir kısmının aileleriyle birlikte Bangladeş’in büyük kentlerine göç ettiğini, başkentin günde 6 bin kadar iklim göçmeni aldığını ve burada da kentin içinde değil, çeperlerinde, gecekondu bile olmayan barakalarda yaşamak zorunda kaldıklarını anlattı. Çok sayıda çocuğa bakmak ve aynı zamanda gelir kaynaklarından yoksun olmak nedeniyle kız çocuklarının erken yaşta evlendirilmesinin çok yaygınlaştığını, dolayısıyla kız çocuklarının eğitimden de koparıldığını anlattı. Bütün bunları kendi gündelik yaşam öyküsü olarak aktardı.

Şimdi bütün bunlar bize biraz distopya gibi geliyor ama dünyanın farklı bir yerinde, aslında çok da uzak olmayan bir yerde yaşanan bir hikâye. Burada şunu görüyoruz: Kadınlar iklim krizi ve ekolojik yıkım nedeniyle sadece üretimden koparılmıyor; eğitimden de koparılıyor, erken yaşta evlenmeye zorlanıyor ve çocuk yaşta evliliklerin oranı artıyor. Kadınların gündelik bakım emeği ve iş yükü de artıyor.

Yani günde 12 saat su almaya gitmek ve buna bir de gıda krizi eşlik ediyor. Gıda krizinin neden olduğu pahalılaşmayı tolere etmek için evde üretimi artırmak; salça yapmak, ekmek yapmak vesaire... Çok boyutlu bir mesele bu.

Gerçekten dediğin gibi, adil geçiş çoğu zaman sadece bir boyutu görüyor. Yani yeşil işlere geçersek ya da madenlerden çıkarılan işçilerin yaşam ücretlerini garanti edersek problem bitmiş gibi davranılıyor. Elbette madenlerde çalışan işçilerin bundan sonra hangi işleri yapacakları, hayatlarını nasıl sürdürecekleri, aileleriyle nasıl birlikte yaşamaya devam edecekleri ve bakım yükünün nasıl paylaşılacağı önemli. Ama mesele sadece bu kadar değil.

Bana Mor-Yeşil Kamucu Toplumsal Sözleşme biraz bu konuda genel olarak bir yol açıyor, bütün bu meselenin gündelik yaşamdaki derinliğini görmemizi sağlıyor gibi geldi aslında.

G.A.: Tabii, tabii. Esas derdimiz bu zaten. Böyle büyük büyük teknolojik işler; “Sürdürülebilir enerjiye geçelim, şuna geçelim, buna geçelim, şunu yapalım, bunu yapalım” gibi... Yani iklim krizini artık önlemenin bir koşulu kalmadı da uyum sağlamaya yönelik birtakım teknik şeylerden değil, esas olarak hayata dair şeylerden söz ediyoruz.

Bizim derdimiz, iklim politikalarının kenarında yer alan ufak başlıklar değil. Dediğim gibi ekonomi, enerji, ulaşım, tarım, afet yönetimi, kentleşme, finansman, istihdam, bakım, sosyal koruma... Bunların tamamının toplumsal cinsiyet eşitliği temelinde yeniden kurulması lazım.

Burada bizim bir iddiamız da var ve bunun en önemli konu olduğunu düşünüyorum: Bizler iklim krizinin mağdurları olarak değil, iklim adaletini kuran eşit ve özgür özneler olarak yer almak istiyoruz. Yani toplantılara çağırıyorlar, kadın örgütlerini çağırıyorlar, beş dakika söz veriyorlar, sonra “Kadın örgütlerinin de görüşünü aldık” deyip yine kendi bildiklerini okuyorlar. Hâlbuki biz yalnızca dinlenmek değil, kararlarımızın belirleyici ve dönüştürücü olmasını istiyoruz.

Savaşa, şiddete, sömürüye, yoksulluğa, ayrımcılığa ve ekolojik yıkıma karşı yaşamı savunmak için yaptığımız bir dönüşüm programı bu.

Senin örneğini de geçenlerde ben bu konuda konuştuğum bir yerde duydum. Senin verdiğin Bangladeş örneğinin aynısını bir arkadaş Sudan’da görmüş. Örneğin iki kilometre uzağa su almaya gidip gelen kadınlar... O kadınların o sıcakta gidişleri, dönüşleri, yolda karşılaştıkları şiddet, harcadıkları emek ve zaman... Tabii ki dediğin gibi ne eğitime, ne sağlığa ne de başka bir şeye, kendilerini geliştirmeye vakitleri oluyor. Bir an önce, erken yaşta evlendirilen ve iş gücü olarak kullanılan kadınlar maalesef her yerde çok fazla.

Tam da bunun üzerinden, adil geçiş dediğimiz, iklim kriziyle mücadele dediğimiz şeyin kurulması gerekiyor. Yani bütün derdimiz yaşamı birlikte kurmak ama bunu yaşamın öznesi olarak kurmak.

Image
""


E.B.: Evet, aynı zamanda iklim krizi gerçekten kadın emeğinin alanını da son derece genişleten bir mesele. Zaten kadınların özellikle bakım emeğini, ücretsiz bir emek olması nedeniyle belirli ölçüde kölelik gibi de kavrayabiliriz. İklim krizi, kadınları yeniden köleleştiren, zamanlarını daha fazla gasp eden, daha doğrusu kadınların kadın olarak varoluşlarını gasp eden bir taraf da taşıyor.

Yani bu mesele sadece “Biz de katılalım, böyle bir sorun var, biz de etkileniyoruz” meselesinin ötesinde, kadınlar açısından bir hayatta kalma meselesine dönüşmüş durumda.

G.A.: Kesinlikle, kesinlikle ve o, bütün yaşamı yeniden kuran, yeniden düzenleyen, hayatı koruyan ve kollayan emek aslında bakım emeği dediğimiz emek. Yani kadınların doğal görevi hâline getirilen bir emek. Sözleşmede bunu da özellikle vurguluyoruz: Bakım meselesi, toplumun ve kamunun ortak sorumluluğudur.

Bakım emeğini merkeze almayan hiçbir iklim, afet ve adil geçiş politikası da eşitlikçi sayılamaz. Çünkü bakımın kendisi kriz anlarında ekstra bir kriz hâline dönüşüyor zaten. Dolayısıyla esas mesele, bakım emeğinin merkeze alınması tabii.

E.B.: Gülnur, peki son dönemece girdik programda. Bu Mor-Yeşil Kamucu Toplumsal Sözleşme metniyle ne yapmayı planlıyorsunuz? Yani bir kampanya mı olacak? Nasıl yaygınlaştıracaksınız, bu sözü nasıl örgütleyeceksiniz?

G.A.: COP31 bahanesiyle aslında bu çalışmayı yapmak, hepimizin emeğini, bilgisini ve deneyimini bir araya getirebilmek bizim için çok iyi bir fırsat oldu.

Şimdi biz COP31’e kadar bunu hem kadın örgütlerinde hem işçi örgütlerinde hem de meslek örgütlerinde yaygınlaştırmak ve imzaya açmak istiyoruz. Buradan Türkiye’nin, Türkiyeli kadınların sesi olarak COP31’e iletmek istiyoruz. Belki bu alanda çalışan uluslararası feminist örgütlerle de ortaklaşıp onların imzasıyla ortak bir söz hâline getirebiliriz.

Çünkü yalnızca Türkiye için değil, aslında bütün gezegen için yazıyoruz, söylüyoruz, konuşuyoruz ve mücadele ediyoruz. Umarım dediğimiz gibi olur, başarırız ve COP31’e de böyle ortak bir bildirge, manifesto ya da toplumsal sözleşme olarak çıkarız.

E.B.: Aslında Halkların İklim Zirvesi de bu açıdan önemli bir fırsat sunuyor.

G.A.: Tabii, tabii.

E.B.: Doksanın üzerinde ülkeden, uluslararası alanda ekoloji alanında çalışan dört yüz kadar aktivist bir araya gelmiş durumda. Kasım ayında bu sayının çok daha artacağına eminim. Feministler de aslında Halkların İklim Zirvesi sürecine, bütün dünyada bizde olduğu gibi, ilgi gösteriyorlar.

Bu süreç şöyle bir şey sağladı; söylediğine ek olarak şunu da eklemek isterim: Sadece feminist hareketin ekoloji hareketine bakış açısını değil, ekoloji hareketinin de feminist harekete bakış açısını değiştirmeye başlayan bir süreç oldu.

G.A.: Kesinlikle. En önemli kazanımlardan, en önemli sonuçlardan birinin de bu olacağını düşünüyorum zaten. Aynı zamanda bunu umut ediyorum.

E.B.: Evet, ekoloji hareketi aslında hep bir kadın tabanına dayanan bir hareketti. Etrafımıza baktığımızda bunu çok kolaylıkla görebiliriz; yerel mücadelelerde kadınların ne kadar ön planda olduğunu...

Ama bir yandan da ekoloji hareketi, “Bu kadınlar niye bu kadar önde, ne istiyorlar, mesele nedir, niye bu kadar radikaller?” sorularını anlamaya çok fazla... Ne diyeyim, duyarlı değildi diyeyim. Kadın hareketinin, feminist hareketin bu konuda söz üretmesi, aslında bu meseleyi de biraz daha açık hâle getiriyor.

G.A.: Kesinlikle, kesinlikle. İki hareketin ortak bir paydada yürümesi aslında çok önemli bir dönüşüm ve kazanım olur. Yalnızca Türkiye açısından değil, dünyanın her yeri için.

E.B.: Evet, bu da o zaman son sözümüz olsun.

Ö.Ö.: Evet. Aslında tam yarım saat kadar önce Uluslararası Hrant Dink Ödülü’nü kazanan Süheyla Doğan da stüdyolarımızdaydı. Onunla da bir röportaj yaptık. Kadın mücadelesiyle çevre mücadelesinin, ekoloji mücadelesinin nasıl birlikte yürüdüğünü, tabii onun kendi pratiği üzerinden konuşmuştuk. Halkların İklim Zirvesi’ni de konuşma fırsatı bulduk. Şimdi sizinle, tam da onun hemen ardından konuşmuş olmak aslında çok güzel bir tesadüf oldu.

G.A.: Zehirli şeyler de bu çalışmanın içinde zaten.

Ö.Ö.: Tabii, evet.

E.B.: Bu arada onu buradan çok tebrik ediyoruz. Gerçekten çok gurur duyduk. Evet, bu iki hareket zaten birbirini tamamlıyor.

Ö.Ö.: Peki, çok teşekkür ederiz.

E.B.: Teknik masada Salih bizimle birlikte ve üç hafta boyunca bizimle olacak. Ona da teşekkür ediyoruz.

Ö.Ö.: O zaman haftaya görüşmek üzere.

E.B.: Hoşçakalın Gülnur Hanım, çok teşekkürler katıldığın için.

G.A.: Ben teşekkür ederim, görüşmek üzere.

Ö.Ö.: Görüşmek üzere, sağolun. 

Benzer İçerikler

  -     
Canlı Yayın
Şimdiki
Sıradaki
Sıradaki
Sıradaki