Haftanın İklim Zirvesi'nde Ecehan Balta, Halkların İklim Zirvesi Ankara Meclisi üyesi Hazal Battaloğlu ile 18-19 Temmuz'da Ankara'da düzenlenen Barış Zirvesi'ni değerlendiriyor; savaşın ekolojik yıkımı, iklim adaleti, emek mücadelesi, tanıklıklar ve COP31 Antalya süreci öncesinde barış ile ekoloji arasındaki güçlü bağı ele alıyoruz.
Ecehan Balta: Sevgili dinleyiciler, Haftanın İklim Zirvesi'ne hoşgeldiniz. Bugün uzaktan bağlanıyorum. O nedenle Ömer Bey ve Özdeş bizimle değil. Ama bir konuğumuz var: Hazal Battaloğlu. Hoşgeldin Hazal.
Hazal Battaloğlu: Hoş bulduk hocam.

E.B.: Hazal, Halkların İklim Zirvesi Ankara Meclisi üyesi. Aynı zamanda başka alanlarda da çalışmalar yürütüyor. Bugün burada buluşmamızın nedeni ise, geçen hafta sonu, 18-19 Temmuz'da Ankara'da düzenlenen Halkların İklim Zirvesi Barış Zirvesi. Bu zirveyi konuşmak istiyoruz. Bence çok önemli bir etkinlikti. Özellikle de NATO Zirvesi'nin gerçekleştiği ayda yapılmış olması bakımından, savaş ve ekoloji arasındaki ilişkiye güçlü bir biçimde, tanıklıklar üzerinden dikkat çeken bir zirveydi.
Hazal, bu zirve nasıl örgütlendi? Hangi ihtiyaçtan yola çıkılarak düzenlendi? İstersen biraz buradan başlayalım, ne dersin?
H.B.: Bence de. Aslında hem barışı, hem de iklim adaletini neden birlikte konuştuğumuzu uzun zamandır biliyorduk; buna zaten ihtiyaç vardı. Ama asıl önemli olan şuydu: Barışın, savaş hazırlıklarının yapıldığı yerde savunulması gerektiğini düşündük ve bu nedenle böyle bir zirve düzenledik. O yüzden bu, bizim için bir etkinlikten çok, doğrudan doğruya bir ihtiyaçtı.
E.B.: Anladım. Peki programdan biraz bahsedermişsiniz. Kimler vardı, neler konuşuldu?
H.B.: İki günlük bir programımız vardı. Ama öncesinde de çeşitli dayanışma ve direniş buluşmalarıyla başladık: Özel sektör öğretmenlerinin direnişi vardı, KHK'li arkadaşlarımızın adalet nöbeti vardı, Filistin'le dayanışma eylemi vardı. İlk olarak Filistin dayanışma eylemiyle başladık. Ardından paneller ve tanıklık oturumlarına geçtik.
İki gün boyunca programımız aslında oldukça yoğun ve doyurucuydu. Nitekim beklediğimizden de fazlası oldu. İstersen bunları sohbetin ilerleyen bölümünde daha ayrıntılı konuşuruz.
E.B.: Tamam. Bir yandan Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası'nın ve KHK mağdurlarının sürdürdüğü direnişleri ziyaret ettik, onlarla dayanışma gösterdik. Ama Filistin eylemini doğrudan Halkların İklim Zirvesi olarak biz düzenledik. Ankara koşulları düşünüldüğünde de görece kalabalık bir eylem olduğunu söyleyebiliriz, değil mi? Ankara bu tür kitlesel buluşmalar açısından biraz zor bir şehir.
H.B.: Evet. Bir de dediğim gibi, aynı dönemde Ankara'da birden fazla mücadele ve eylemlilik vardı. Buna rağmen katılım oldukça iyiydi. Üstelik NATO Zirvesi sürecindeki yasaklar ve gözaltılar nedeniyle birçok arkadaşımız şu anda aramızda değildi. Tüm bunlara rağmen bence oldukça güçlü ve başarılı bir buluşma gerçekleştirdik.
E.B.: Evet. Gözaltılar ve tutuklamalar da ne yazık ki hâlâ sürüyor. Şu ana kadar 170'in üzerinde tutuklama gerçekleşti. Bu vesileyle özellikle bir ismi de anmak isterim: Kaos GL'den Yıldız Tar. Kendisi aynı zamanda Barış Buluşması'nın konuşmacılarından biriydi ancak gözaltında olduğu için aramızda olamadı.
H.B.: Evet, Yıldız katılamadı. Bu vesileyle onu da anmış olalım. Yıldız'ın panelist olduğu oturumda sahneye büyük bir fotoğrafını koyduk. Kendisi de bize cezaevinden bir mesaj gönderdi. Sanırım sen demiştin, "Yıldız bu kocaman fotoğrafını görünce bize ne der acaba? Kızar mı?" diye. Doğrusu ben de çıktığında buna ne diyeceğini gerçekten çok merak ediyorum.
E.B.: Ben de merak ediyorum. Biraz dalga geçeceğine eminim.
H.B.: Evet.
E.B.: Peki, Cumartesi günü yapılan ilk panele gelelim. İlk panelde Alevi Bektaşi Federasyonu da vardı. Yanlış hatırlıyorsam lütfen beni düzelt.
H.B.: Evet, Alevi Bektaşi Federasyonu da panelde yer alıyordu. Panelde ayrıca Kadın İnisiyatifi'nden bir temsilci, Birleşik Tekstil ve Dokuma İşçileri Sendikası'ndan (BİRTEK-SEN) örgütlenme uzmanı Deniz Karar ve Hamide Rencüz hocamız da yer alıyordu.
E.B.: Neler konuşuldu, biraz ondan bahsedelim mi?
H.B.: Panelistler sırasıyla farklı başlıklara değindiler. Hamide Hocamız daha çok Suriye'de Alevilere yönelik katliamı ve bunun ekokırım ile nasıl bağlantılı olduğunu anlattı. Alevi Bektaşi Federasyonu ise konuyu daha geniş bir çerçevede ele alarak barış, hak mücadelesi ve dayanışma ekseninde kapsamlı bir değerlendirme yaptı.
"Barışa İhtiyacım Var" Kadın İnisiyatifi de oluşumun nasıl kurulduğunu, neden böyle bir ihtiyacın ortaya çıktığını, bugüne kadar yürüttükleri barış çalışmalarını ve tüm zorluklara rağmen bu mücadeleyi sürdürmekteki kararlılıklarını paylaştı.
Beni en çok etkileyen konuşmalardan biri ise BİRTEK-SEN'dendi. Belki de emek mücadelesinin içinde olduğumuz için bana daha yakın geldi. Sendikanın yaptığı değerlendirmeler gerçekten çok etkileyiciydi. Bu kadar söyleyebilirim.
E.B.: Peki, seni BİRTEK-SEN'in konuşmasında en çok ne etkiledi? Bunu biraz açmanı da isterim. Özellikle emek ile ekoloji arasındaki bağlantı açısından nasıl köprüler kurduğunu düşünüyorsun? Bu konuda neler söylersin?
H.B.: Yani aslında doğrudan böyle bir köprü kurmadı. En azından kendi konuşmasını o çerçevede kurmadı diye düşünüyorum. Ama belki de biz zaten bu bağlantıları düşünerek dinlediğimiz için o köprüleri kendimiz kurduk. Çünkü bana zaman zaman, "Emek mücadelesiyle ekoloji mücadelesinin ne ilgisi var? Şimdi sırası mı?" diyenler oluyor. Oysa ben şöyle düşünüyorum: Adalet dediğimiz şey birbirinden bağımsız alanlar mı ya da iklim krizi emekçileri etkilemiyor mu? Elbette etkiliyor.
BİRTEK-SEN'in anlattıkları da aslında bunu gösteriyordu. Tekstil işçilerinin yaşadıkları, çalışma koşulları, maruz kaldıkları sömürü... Bunların hepsi birbirine bağlı meselelerdi. Hatırlarsan özellikle Suriye'den gelen göçmen işçilerden söz etti. Peki o Suriyeli göçmenler neden burada işçilik yapıyor? Çünkü savaş onları yerlerinden etti.
Sonra bu insanların Antep'teki emek mücadelesiyle nasıl ilişkilendiğini anlattı. Kimi zaman göçmen işçiler yerli işçilere karşı düşmanlaştırılıyor, kimi zaman ise birlikte mücadele etmenin yolları aranıyor. BİRTEK-SEN ise ikinci yolu yani ortak mücadeleyi tercih etmiş. Bence en doğru yaklaşım da bu. Bütün bunları bir arada düşündüğümüzde, savaşın, göçün, emeğin ve ekolojik krizin aslında birbirinden kopuk değil; aynı adalet mücadelesinin farklı parçaları olduğunu daha iyi görebiliyoruz.
![]()
E.B.: Evet, sen aynı zamanda KESK'e bağlı bir sendikada da görev yapıyorsun. Dolayısıyla emekçilerin ekolojiyle kurduğu bağın seni daha fazla ilgilendirmesi çok anlaşılır. Bence de bu çok önemliydi. Özellikle adil geçiş tartışmaları bağlamında önümüze çıkan en temel meselelerden biri bu.
Şu anda adil geçiş kavramı büyük ölçüde kuramsal bir düzeyde tartışılıyor. Nereye geçiyoruz? Bu geçişte adalet nasıl sağlanacak? Bu soruların yanıtı hâlâ oldukça belirsiz. Bu yüzden kavramın içini bizim doldurmamız gerekiyor; özellikle de emekçilerden yana bir perspektifle. Çünkü "yeşil dönüşüm" denilen süreç, başta madenciler olmak üzere birçok insanın işsiz kalması anlamına da gelebilir. Dolayısıyla adil geçiş, bu insanlara geleceğini güvence altına alan, onurlu bir yaşamı ve insanca bir ücreti garanti eden bir yaklaşımı da içermek zorunda. Bu, iklim hareketi içinde de en önemli mücadele başlıklarından biri.
O yüzden ben de BİRTEK-SEN temsilcisi Deniz'in anlattıklarını bu açıdan çok kıymetli buldum. Emek mücadelesi ile iklim adaleti arasındaki bağın somut örneklerle görünür olması gerçekten önemliydi.
H.B.: Ama şu da vardı: Bence bizi en çok etkileyen bölüm tanıklık oturumları oldu. Yaklaşık 14-15 kişi kendi hikâyelerini anlattı. Hem çok etkileyiciydi, hem de yer yer oldukça ağırdı. Hatta oturum bittikten sonra kendi aramızda, "Bu gerçekten çok ağır geldi ama bir yandan da grup terapisi gibi oldu," diye konuşmuştuk.
Sen de istersen biraz bu tanıklıklardan bahset, sonra ben de üzerine ekleme yapayım.
E.B.: Hazal, biz orada dört saat boyunca ağladık. "Biraz" falan değil; gerçekten oldukça ağır, neredeyse travmatik bir deneyimdi.
H.B.: Dinleyicileri de korkutmayalım.
E.B.: Ama gerçekten çok sarsıcı bir deneyimdi. Tanıklıklar, bir tür yüzleşmenin başlangıcı gibiydi. Evet, savaş ile ekoloji arasındaki ilişkiyi konuştuk ama savaşın insanları nasıl etkilediğini, bunu birebir yaşamış, karşında duran bir insanın kendi ağzından dinlemek bambaşka bir şeydi.
Politik söylemlerin ötesinde, tamamen insani bir dille anlatılan bu hikâyeleri dinlemek gerçekten çok sarsıcıydı. Savaşın insanlar üzerinde bıraktığı izleri, acıyı ve yıkımı bu kadar yakından hissetmek, hepimiz üzerinde derin bir etki bıraktı.
H.B.: Evet. Bence anlatılan tanıklıkların hepsi savaşa karşıydı ama sadece savaşa karşı tanıklıkları dinlemedik; aynı zamanda bir arada olmayı ve barışın nasıl kurulabileceğini birlikte deneyimlemeye çalıştık.
E.B.: Evet. Zaten savaştan etkilenen herkesin söylediği ortak şey, farklı dönemlerde yaşanmış savaşlardan söz ediyor olmamıza rağmen, sonunda hep barıştı. Bu arada Ermeni toplumundan da bir katılımcı vardı, Çerkes toplumundan da. "Temsilci" demeyelim; kendi deneyimlerini paylaşan kişilerdi. Farklı savaşlardan etkilenmiş herkesin ortak sözü, en sonunda barış oldu.
H.B.: Yani bir de Murat Muhçu arkadaşımızın tanıklıklar bölümünde söylediği bir şey aklımda kaldı. Bazı sayılar paylaştı; "Bir zamanlar şu kadar Ermeni vardı, bugün ise bu kadar kaldı," dedi. Bu gerçekten düşündürücüydü.
Bence buradan çıkan sonuç şu: Bir mücadele kendi içine kapandığında zayıflıyor ama başka mücadelelere kulak verdiğinde, onlarla temas kurduğunda güçleniyor. Bu yüzden de biz hâlâ, farklı alanlardan ve farklı deneyimlerden beslenerek barışı ısrarla savunuyoruz.

E.B.: Peki, biraz da barış ile ekoloji arasındaki ilişkiyi konuşalım istiyorum. Bu konuda sen neler söylemek istersin? Biraz açalım mı?
H.B.: Olur. Şöyle söyleyeyim: Barış uzun zamandır yalnızca silahların susması olarak tanımlanmıyor; çok daha kapsamlı bir mesele olarak ele alınıyor. Peki neden? Biz de bunu NATO Zirvesi sürecindeki yasaklar kapsamında yeniden düşündük. O dönemde hepimizin morali bozuktu. Gözaltılar vardı, tutuklamalar vardı. Açıkçası, "Acaba bu etkinliği gerçekleştirebilecek miyiz?" diye düşündüğümüz anlar da oldu. Ama tam da bu yüzden vazgeçmememiz gerektiğini hissettik.
Savaşlar sadece insanları öldürmüyor; aynı zamanda bir ekokırıma da yol açıyor. Bu nedenle bunların sürekli hatırlanması, görünür kılınması ve bu yıkımla mücadele edilmesi gerektiğini düşündük. Kazanana kadar bu mücadeleyi sürdürmek gerektiğine inanıyoruz. Bence Ankara'da farklı adalet mücadelelerinin bir araya gelmesi de tam olarak bunun bir göstergesiydi. Farklı alanlarda mücadele eden insanların aynı zeminde buluşması, barışı ve adaleti birlikte savunması çok kıymetliydi.
E.B.: Evet, ekokırım meselesi gerçekten çok önemli. Savaş süreçlerinin genellikle ihmal edilen yönlerinden biri bu. Hatta sadece savaş dönemlerinde değil, barış süreçlerinde de çoğu zaman göz ardı ediliyor.
Savaşlarda hem hayvanlar, hem de diğer insan dışı canlılar açısından çok ciddi ekolojik kayıplar yaşanıyor. Doğa kimi zaman bilinçli olarak hedef alınıyor, kimi zaman da gözden çıkarılıyor. Zeytin ağaçlarının sökülmesinde gördüğümüz gibi, doğaya müdahale aynı zamanda insanların geçim kaynaklarını ellerinden almanın bir aracı hâline de gelebiliyor. Güvenlik barajları, ormansızlaştırma ve kimyasal silahların yarattığı yıkım da ekokırımın önemli örnekleri arasında.
Fakat barış süreçlerine geldiğimizde, Kolombiya örneği dışında, bu ekolojik zararların onarımı ve nasıl telafi edileceği genellikle barış müzakerelerinde kendine yeterince yer bulmuyor. Ekolojik yıkımın tazmini zaten başlı başına ayrı bir tartışma konusu. Bu yüzden barış ile ekoloji arasındaki ilişkiyi konuşmak çok önemliydi çünkü aslında yalnızca insanlar arasında değil, doğaya karşı da bir savaş yürütülüyor. Dolayısıyla barışın, doğayla barışı da içeren bir süreç olarak kurgulanması gerekiyor.
H.B.: Bunun nedenini neye bağlıyorsun? Barış süreçlerinde ekolojik yıkımın bu kadar az konuşulmasını nasıl açıklıyorsun? Merak ettim doğrusu.
E.B.: İhmal edilen, her şeyden önce de görmezden gelinen bir konu. Üstelik sadece kamuoyu açısından değil, çatışmanın tarafları açısından da çoğu zaman böyle. Bence bunun çok yapısal bir nedeni var: Doğanın feda edilebilir, sınırsız bir kaynak olarak görülmesi.
Örneğin, "Bir ağacı söksen ne olacak ki, yerine yenisini dikersin," yaklaşımı bile sorunun kendisini gösteriyor. Çünkü yerine yeni bir ağaç dikmeyi düşünen bir bakış açısı dahi, yüzlerce hatta binlerce yıldır orada var olan bir ağacın oluşturduğu ekosistemle yeni dikilen bir fidanın aynı şey olmadığını gözden kaçırıyor.
Yüzyıllık bir ağacın taşıdığı hafıza, çevresindeki canlılarla kurduğu ilişkiler ve o ekosisteme uyumu, yeni dikilmiş bir ağaçla kıyaslanamaz ama biz daha bu noktaya bile gelemiyoruz. Çünkü doğa hâlâ, tırnak içinde söylemek gerekirse, "beleş" bir kaynak olarak görülüyor. Bu yüzden de "Yıkılmışsa yıkılmış, ne olacak ki?" anlayışı hâkim oluyor.
H.B.: Kapitalizm dediğimiz şey de herhalde bu: En güçlünün, kendisinden daha zayıf gördüğü ne varsa onu yok etmeye çalışması.
E.B.: Evet, hiyerarşi. İnsan ile doğa arasında kurulan hiyerarşi. O hiyerarşiyi yıkmak da o kadar kolay değil. Çünkü çok yerleşik bir anlayış. İlerlemecilik fikri de çoğu zaman insanın doğa üzerindeki egemenliğini kurmasıyla özdeşleştiriliyor. Bu anlamda, insanlık tarihini bir bakıma doğayla kurulan mücadelenin tarihi olarak da okumak mümkün.
Bunu dönüştürmek ise gerçekten ciddi bir emek ve mücadele gerektiriyor. Barış dönemleri de bu dönüşümü görünür kılmak için önemli fırsatlar sunuyor. Bu yüzden ekolojik yıkımı, ekokırımı görünür kılmak; bunları barış tartışmalarının bir parçası hâline getirmek ve başkalarının da bu yıkımı fark etmesini sağlamak açısından çok önemli.
H.B.: Evet.
E.B.: Çünkü tahribat gerçekten çok büyük. Gazze'ye baktığımızda, doğal varlıkların %90'lara varan oranda zarar gördüğünden söz ediyoruz. İnsanlar açısından da, başta kadınlar ve çocuklar olmak üzere çok büyük kayıplar yaşandı. Bunun yanı sıra, İsrail'in Gazze'ye yönelik yürüttüğü savaşın doğa üzerinde de son derece ağır sonuçları oldu.
H.B.: Ama geri dönüşü de çok zor. Belki 200-300 yıl sonra herhalde değil mi?

E.B.: Evet, geri dönüşü de çok zor. Peki Hazal, bundan sonra Halkların İklim Zirvesi Ankara Meclisi olarak neler yapmayı planlıyorsunuz? Önünüzde nasıl bir yol haritası var?
H.B.: Şöyle oldu aslında. Bu Barış Buluşması, Ankara Meclisi'ni kurduktan sonra birlikte hazırladığımız ilk etkinlikti. Aynı siyasi gelenekten gelmeyen, farklı örgütlerden arkadaşlarımızın ve bağımsız aktivistlerin bir araya geldiği bir süreçti. Farklı düşündüğümüz, uzun uzun tartıştığımız zamanlar oldu ama hiç kimse "Bu benim etkinliğim" demedi; hepimiz, "Bu bizim ortak sözümüz" demeye çalıştık ve bence en kıymetli tarafı da buydu. İnsanların rahatça söz alabildiği, birbirini dinlediği ve hata yapmaktan korkmadığı bir ortam kurabildik.
Peki bundan sonra ne yapacağız? Önümüzde Antalya süreci yani COP31 var. Biz bunu yalnızca Antalya'da yapılacak bir zirve olarak görmüyoruz. Ankara'da kurduğumuz ilişkileri büyütebileceğimiz, ortak mücadeleyi güçlendirebileceğimiz önemli bir adım olarak görüyoruz. Halkların İklim Zirvesi'ni de kalıcı ilişkiler kurarak, sesimizi daha güçlü çıkararak bu sürece taşımak istiyoruz.
Kısa vadede Ankara'da neler yapabileceğimizi henüz netleştirmiş değiliz ama Kasım ayına kadar Antalya sürecini birlikte daha iyi örgütleyeceğimize dair birbirimize söz verdik diye düşünüyorum. Biz sadece savaşa karşı çıkmıyoruz; barışın nasıl kurulabileceğini de birlikte deneyimlemeye çalışıyoruz. İklim adaletini, barışı ve savaş karşıtlığını birbirinden ayrı değil, birbirini tamamlayan mücadeleler olarak görüyoruz. Bu doğrultuda birlikte bir şeyler üretmeye devam edeceğiz..
E.B.: Yani evet, sadece savaşa karşı olmak yetmez; aynı zamanda barışı da inşa etmek gerekir diyelim. Bunun da gerçekten farklı kesimlerin birbirine sözünü ulaştırmasıyla mümkün olduğunu düşünüyorum. Bu açıdan çok önemli bir buluşma oldu bence. Özellikle dinlediğimiz tanıklıklar... Bazıları beni gerçekten çok etkiledi ve meseleye başka bir açıdan bakmamı sağladı.
Burada özellikle Batman'daki mayın patlamasına ilişkin tanıklığını paylaşan Sedef'i anmak isterim. Çok çarpıcı bir isyanı vardı ve son derece haklıydı. Mayın patlamasında annesini, babasını, amcasını ve bir yakınını daha, yani dört akrabasını kaybettikten sonra kendisine sürekli, "Onların orada ne işi vardı?" diye sorulduğunu anlattı. Oysa asıl sormamız gereken sorunun, "O mayının orada ne işi vardı?" olması gerektiğini söyledi.
Gerçekten de mayın meselesi, önümüzde duran önemli sorunlardan biri. Hem insan yaşamı açısından, hem de doğanın belirli alanlarının kullanılamaz hâle gelmesi bakımından ciddi sonuçlar doğuruyor. Sedef, mayın patladığında oluşan dev çukuru anlattı; insanların tarlalarını kullanamadığını, bazı bölgelere gidemediğini ve sürekli bir kayıp korkusuyla yaşamak zorunda kaldığını söyledi.
Bir yandan da, çoğumuzun "Türkiye'de mayın mı var?" diye düşündüğü bir meselenin aslında ne kadar gerçek ve yakıcı bir sorun olduğunu görmüş olduk. Üstelik bu sorun hâlâ devam ediyor. Bildiğim kadarıyla Türkiye'nin kapsamlı bir mayın temizleme programı da bulunmuyor. Yakın zamanda böyle bir çalışmanın hayata geçirileceğine dair de güçlü bir işaret yok. Anlaşılan, bu konuya kaynak ayırmayı öncelikli görmüyorlar.
H.B.: Evet.
E.B.: Dolayısıyla bu tanıklıkları dinlemek, bize savaşın başka yüzlerini de gösterdi. Göz ardı ettiğimiz, görmezden geldiğimiz yönleriyle savaşın yarattığı yıkımı daha yakından görme fırsatı bulduk.

H.B.: Sence Antalya'ya gidene kadar neler yapacağız? Ben de sana sorayım.
E.B.: Valla, gündemimiz bayağı değişti. Ankara'da özellikle Temelli bölgesindeki sanayi faaliyetleriyle ilgili ciddi sorunlar var. Bunun yanı sıra, bölgeye bir savunma tesisi kurulması da gündemde.
Bir diğer önemli mesele ise ordunun boşaltacağı araziler. Genelkurmay Başkanlığı ve kuvvet komutanlıklarının şehir dışına taşınması planlanıyor. Bu alanlar Ankara'nın önemli yeşil alanlarını oluşturuyor. Peki bu alanlar nasıl korunacak? Askerî tesisler taşındıktan sonra buralara ne yapılacak? Her zamanki gibi AVM'ler mi, lüks konutlar mı inşa edilecek? Bunlar bence üzerinde durulması gereken önemli sorular.
İstanbul'daki kadar büyük ölçekte olmasa da, Ankara açısından da ciddi bir sorun söz konusu. Artan betonlaşma ve buna bağlı olarak oluşan kentsel ısı adası etkisi, sıcaklıkların birkaç derece daha yüksek hissedilmesine neden oluyor. İklim kriziyle birlikte sıcaklıklar zaten yükselirken, bu durum kent yaşamını daha da tehlikeli hâle getiriyor. Ankara da bu sorunları yaşayan kentlerden biri.
Şimdilik aklıma gelen başlıklar bunlar. Ama bunlar, birlikte tartışarak geliştireceğimiz konular.
H.B.: Dün aklıma bir şey geldi. Sen "Yüksek binalar mı yapılacak?" deyince düşündüm. Şu anda Çukurambar'dayım; Ankara'nın lüks ve yüksek konutlarının yoğun olduğu bir bölge. Kendi kendime, "Bu kadar yüksek ve güvenlikli binalar yapılıyor ama bütün kötü şeyler de sanki buralarda yaşanıyor," dedim. Kadınlar pencerelerden atılıyor, insanlar sokak ortasında öldürülüyor yani fiziksel olarak daha güvenli görünen mekânlar, aslında toplumsal olarak daha güvenli bir yaşam sunmuyor.
E.B.: Yüksek güvenlik aslında içeridekileri korumaktan çok, dışarıdakileri içeriden uzak tutmaya yönelik kurulmuş bir düzen. Peki o "dışarıdakiler" kim?
H.B.: Yoksullar, güvencesizler, güçsüzler yani onların gözünde "güçsüz" olan herkes.
E.B.: Aynen. Bir de tabii Ankara'daki hayvan hakları ve hayvan özgürlüğü mücadelesini de unutmayalım. Bu konuda uzun zamandır sürdürülen ciddi bir mücadele var Ankara'da.
H.B.: Evet. Şimdi bizim sokaklarda beslediğimiz, birlikte yaşadığımız dostlarımız artık yok. Dediğim gibi, şu an Çukurambar'dayım. Batıkent'te oturuyorum; Batıkent, hayvanlarla birlikte yaşamın görece daha görünür olduğu bir yer. Ama burada, Çukurambar'da sokakta neredeyse hiç köpek yok. Batıkent'te ise yine eskisine kıyasla çok daha az sayıda var. Bunun nedenlerini ve sorumlularını da biliyoruz. Umarım bu mesele de kısa zamanda çözüme kavuşur.
E.B.: Evet, bunun için de mücadele etmeye devam edeceğiz.
H.B.: Evet.
E.B.: Hazal çok teşekkürler katıldığın için.
H.B.: Ben teşekkür ederim.
E.B.: Hepimize kolay gelsin.
H.B.: Teşekkürler, sağolun.


