Antalya’ya Doğru: İklim Adaleti İçin Ortak Mücadele
Haftanın İklim Zirvesi'nde Ecehan Balta, İklim Adaleti Koalisyonu’ndan Çiğdem Özbaş ile Glasgow ve Belém deneyimlerinden hareketle 15-18 Kasım’da Antalya’da düzenlenecek Halkların İklim Zirvesi’nin hazırlıklarını; iklim mücadelesinin emek, kadın, insan hakları ve savaş karşıtı hareketlerle buluşmasını ve 14 Kasım’daki küresel iklim eylemi çağrısını konuşuyor.
Özdeş Özbay: Merhabalar Ece Hanım, günaydın.
Ecehan Balta: Günaydın Özdeş. Günaydın.
Suda Sim Meriç: Günaydın.
Ö.Ö.: Günaydın. Podcast’ten dinleyenler için bir kez daha hatırlatalım: Ömer Madra bu hafta yok, haftaya bizimle olacak. Bu haftayı Suda Sim Meriç ile birlikte götürdük. Evet, bir konuğumuz var herhalde, Ece Hanım.
E.B.: Evet, Halkların İklim Zirvesi’ne 33 gün kaldı. Geri sayım hızlanıyor. O yüzden bugün Çiğdem’le konuşalım istedim. Çiğdem Özbaş, İklim Adaleti Koalisyonu’ndan, Halkların İklim Zirvesi’nin aktif gönüllülerinden biri. Şu anda Antalya’da ve zirve hazırlıklarını yakından takip ediyor. Hazırlıkların nasıl gittiğini konuşalım istedim. Çiğdem, hoşgeldin.
Çiğdem Özbaş: Hoşbulduk.
Ö.Ö.: Hoşgeldin Çiğdem.
S.S.M.: Hoşgeldin.
Ç.Ö.: Çok sağolun. Apaçık Radyo’ya konuk olmaktan onur duydum. Herkese merhaba.
Ö.Ö.: Teşekkür ederiz.
E.B.: Evet Çiğdem, her şeyden önce şuradan başlamak istiyorum. Sen hem Glasgow’daki zirveye katıldın, hem de geçen sene Belém’e beraber gittik. Onlardan izlenimlerin neydi? Çıkardığın dersler nelerdi ve sence bunlar Antalya’daki Halkların İklim Zirvesi’ne nasıl yansımalı?
Ç.Ö.: Çok teşekkürler. Geçmiş deneyimlerden bugüne sonuçlar çıkarmak ve Halkların İklim Zirvesi’nde Glasgow ve Belém deneyimleri üzerinden ne yapabiliriz sorusuna yanıt vermek için ciddi bir çaba içindeyiz. Glasgow’daki zirve, iklim hareketinin Avrupa’da en güçlü olduğu dönemde gerçekleşti. O dönem, hareketin gerçekten çok ciddi bir toplumsal muhalefet odağı olduğu bir süreçti. Çok yağmurlu bir gündü.
Ö.Ö.: Bu arada 2019’du yani Covid öncesindeydi. O yüzden de hareketin zirve yaptığı, hem FFF, yani Greta Thunberg ve Cuma grevlerinin olduğu, hem de özellikle Britanya’da Yok Oluş İsyanı’nın büyük bir hareket hâline geldiği döneme denk gelmişti Glasgow’daki bu COP.
Ç.Ö.: Evet, o yüzden 100 bin kişilik bir miting organize etmek oradaki aktivistler için çok kolaydı. Zirve ise kurumların kendi programlarını oluşturdukları, birlikte tanışma ve kaynaşma ortamının yaratıldığı, 10 bin kadar kişinin bir araya geldiği, farklı toplantılar ve temalar üzerinden buluşma imkânı bulduğu bir alan oldu. İngiltere’deki iklim adaleti hareketi açısından da yerellerin iş birliği sürecine katkıda bulunmuş oldu.
Bizler de o dönemde Kazma Bırak faaliyetini yürütüyorduk. Özellikle Yunanistan ve Kıbrıs’la, Akdeniz ülkeleriyle birlikte bu sürecin kurucu öznelerindendik. Oradan bir delegasyonla gittik. Dönüşte ise 80’den fazla kurumun temsilcilerinin destek verdiği ve bireylerin de katıldığı İklim Adaleti Koalisyonu’nu kurduk. Son dört yılımızı, Glasgow’da uluslararası düzeyde kurduğumuz ilişkilerle daha derin bir öğrenme süreci olarak yaşadık.
E.B.: Bir şey söyleyebilir miyim?
Ç.Ö.: Söyleyebilirsin.
E.B.: Benim için en unutulmaz taraflarından biri, hayatımda yaptığım en kötü espri de olabilir, Kazma Bırak kampanyasının “COP COP Gel” çağrısıydı. “COP COP Gel” diye bir afiş hazırlamıştık ve COP’a doğru İklim Adaleti Koalisyonu’nu o şekilde kurmuştuk, hatırlıyor musun?
Ç.Ö.: Antalya’da da “COP da gel” diye dolaşıyorum.
Belém ise Glasgow deneyiminden farklı. Belém, tam bir halk örgütlenmesinin, özellikle yoksulların, MST üzerinden topraksız köylülerin, en yoksulların örgütlenmesi için iki yıl süren bir hazırlık sürecini kapsıyordu ve çok büyük yerel delegasyonlar gelmişti.
Ama şöyle diyebiliriz: 70 bin kişi olarak ifade edilen büyük miting, aslında Amazon’un bütün o ekolojik yıkım içerisindeki durumunu ve taleplerini görünür kılması açısından çok önemliydi. Yani herkes Amazon’a bakacak, Amazon’u görecekti. Lula’nın iki yıl boyunca dile getirdiği iddia da buydu. Bir düzeyde taleplerin, yerel halkların yaşadığı acıların, bütün o katliamların ve madencilik saldırılarının görünür kılınmasını sağladı.
Halkların Belém’e katılımı da bu anlamda kamusal finansman ve destekle ciddi şekilde güçlendirilmişti. Amazon’un en derinlerinden yerli halkları getirmek için ciddi kampanyalar yaptılar. Bütün o süreçte kervanlar oluşturuldu. En uzak köşelere gitmek için aktivistlerden oluşan örgütlenme ekipleri kuruldu. Özellikle orman savunucularının hem ev sahipliği konusundaki gayretleri, hem de yıl boyunca çeşitli etkinliklerle zirveyi güçlendirmiş olmaları, arkasında önemli bir örgütsel deneyim olduğunu açıkça gösteriyor.
Ama bu, öncelikle ulusal bir deneyim olarak yaşandı. Yaklaşık 20 dönümlük büyük bir üniversite alanında zirveyi gerçekleştirdik. Bir miktar koordinasyon sorunu yaşadık. Ekipler arasındaki iş birliği ve koordinasyon, politik perspektif ve zirve sırasında ortak alan yaratma konusunda güçlükler vardı. Dil adaletinin sağlanması için yeterince kaynak ayrılamamıştı. Kendileri de çok büyük yerel delegasyonlarla ilgilenirken organizasyonun politik boyutunu düşünecek zaman bulamadıklarını söylüyorlar.
Yani Belém’den yerel örgütlenmenin önemini, yerel örgütlerin ve temsilcilerinin zirveye taşınabileceğini öğrendik. Glasgow, yerel bir örgütlenme üzerinden inşa edilmemişti. Hareketin kendi kurumları ve dinamikleri üzerinden zaten yeterli potansiyeli vardı. Belém’de ise yerel örgütlerin potansiyeli çok görünür kılınmış oldu. Buradan şimdi hangi dersleri çıkarıyoruz diye soracaksın. Ancak önce izlenimlerimi paylaşmış oldum.
E.B.: Antalya'ya gelelim yavaş yavaş. Bu Antalya için hangi dersleri çıkartıyoruz?
Ç.Ö.: Buradan biraz hibrit bir çalışma çıkmış oldu. Kasım ayında, Belém dönüşü Türkiye’nin eş başkanlığı ve Antalya’nın ev sahipliği netleştiğinde, delegasyon ekibi ve İklim Adaleti Koalisyonu’ndaki sohbetlerimizde, “Belém’i aşacak, iklim hareketinin geldiği noktayı sıçratacak bir zirveye ev sahipliği yapabilir miyiz?” sorusuna İklim Adaleti Koalisyonu aktivistleri, Ekoloji Birliği ve TÜRÇEP’in dönem yürütmeleri olumlu yanıt verdi ve çok hızlı bir şekilde ortak bir çağrı yapıldı.
COP31’in Antalya’da yapılmasının yaşayan kuşağımız açısından bir kez deneyimlenecek bir fırsat olduğunun bilinciyle, bu olanağı toplumsal muhalefetin ihtiyaçları için maksimum düzeyde kullanalım düşüncesi, ekoloji hareketi içinden çok hızlı bir şekilde ifade edildi. Ama şunu da biliyorduk: Ekoloji hareketinin böylesine büyük bir zirveye ev sahipliği yapma potansiyeli sınırlıydı. Zaten hareketin geldiği noktada, kesişimsel siyaset dediğimiz emek hareketiyle, insan hakları hareketiyle, demokrasi mücadelesiyle, kadın hareketiyle, LGBTİ+ hareketiyle, hayvan hakları aktivistleri ve kurumlarıyla buluşmadan ne Belém’i aşan, başka bir dünyanın mümkün olduğuna yönelik umudu güçlendiren bir politik perspektif geliştirebiliriz ne de yeterli nicelik ve nitelikte bir zirve örgütleyebiliriz. Bu konuda bir farkındalığımız olduğu için Aralık ve Ocak aylarında hareketin bütün özneleriyle buluşmak üzere hızla bir meclis kurduk. Bu meclis sekiz aydır çalışıyor. İlk defa, çevre bilinciyle başlayan, ardından ekoloji ve iklim hareketleriyle gelişen, üç kuşak diyebileceğimiz farklı kuşakları içine alan bir meclis kurulmuş oldu.
Bu kurumsal yapılar içerisinde sendikalar, insan hakları örgütleri, LGBTİ+ hareketi ve kadın hareketiyle bir arada olduğumuz bir süreç yaşadık. Bu da kendi içinde çok ciddi bir deneyim biriktirdi. Çünkü böylesine ağ merkezli bir zirve modelinin, bu yöntemin Türkiye’de bu kadar geniş yerel, ulusal ve uluslararası katılımla inşa edilebilmesi; bu kaostan bir vizyon, strateji, mücadele perspektifi, koordinasyon ve iş birliği çıkarılması çok büyük bir iddiaydı. Sekiz ay boyunca gerçekten çok kaygılandığımız dönemler oldu ama geldiğimiz noktada büyük bir başarıya doğru gittiğimiz hissini taşıyoruz. Glasgow ve Belém’den aldığımız derslerin üzerine koyabildiğimiz, insan hakları ve doğa haklarının artık birleşik ve bütüncül bir şekilde savunulacağı politik perspektifi binlerce insanla birlikte ilan edebileceğimiz bir zirveye doğru gidiyoruz.
Emek alanıyla ekoloji hareketi arasındaki yarığı aşabileceğimiz bir süreç bu. TUED kapsamında uluslararası bir emek meclisi örgütlüyoruz. 90’dan fazla ülkeden, 100’den fazla delegasyonla katılacaklar. Onlar aynı zamanda Halkların İklim Zirvesi’nin delegasyonu olarak da devam edecekler. Bu da toplumsal hareketlerimizin emek ve doğa mücadelesi arasında kapitalizmin yarattığı büyük yarığı aşmak için çok önemli bir fırsat.
Savaşların emisyonlarla ilişkisini de konuşacağız. COP’un resmî gündeminde her zaman “NATO ile COP31’in ne alakası var?” diyen bir iktidar ilişkisi, bir yönetici sınıf var. Biz ise şunu çok net görüyoruz: Glasgow’dan sonra yaşanan savaşlar ve yıkımlar, Gazze’nin yaşadığı büyük acı, hareketin çok ciddi biçimde Filistin’e özgürlük mücadelesiyle buluşmasına neden oldu. Bu hareket, Greta’nın da ifade ettiği gibi, “İşgal altında iklim adaleti olmaz” diyen bir mücadele perspektifi içinde. O yüzden savaş karşıtı hareketle, antimilitaristlerle, vicdani retçilerle bir araya geliyoruz. Militarist bir sistemde iklim krizinin çözülmesinin mümkün olmadığını biliyoruz. Bu alanda da büyük bir buluşma ve ortak perspektif zirvesi olacak.
Tarım konusunda da, bu Ece’nin uzmanlık alanı ama yine de söyleyeyim, gıda meselesi şu anda işçi sınıfı ve yoksullar açısından yaşadığımız en büyük krizlerden biri. Gıdaya erişim, doğal gıdaya erişim, gıda güvenliği ve gıda egemenliği gibi bütün bu başlıkları yoksullarla, işçi sınıfıyla, tarım işçileriyle ve mevsimlik tarım işçileriyle birlikte konuşma fırsatımız var. Türkiye’de çok sınırlı biçimde konuşulan ve mücadelesi verilen bu alan açısından zirvenin bir sıçrama tahtası olabileceğini düşünüyoruz. O yüzden 18’inde yapacağımız ekolojik tarım buluşması, aslında “Başka bir dünya, başka bir gıda sistemi mümkün mü?” sorusuna yanıt arayacak. Kapitalizmin yarattığı, temel ihtiyaçlarımıza ve sağlıklı gıdaya erişimimizi engelleyen bu yapıyı parçalamak, kapitalizmden kopuşun zorunluluğunu açığa çıkarmak ve başka türlü bir örgütlenmenin mümkün olduğunu göstermek için bir tartışma zemini oluşturacak.
Zirvenin uluslararası bileşenleriyle birlikte geldiği nokta gerçekten çok heyecan verici. Farklı toplumsal alanların bütün özneleriyle, dünyanın dört bir yanındaki direnişçilerin sesiyle ve sözüyle bir araya geleceğimiz, ortak bir mücadele perspektifiyle çıkmayı hedeflediğimiz bir program inşa ediyoruz. Çok katılımcı bir süreç yaşıyoruz. Yerel, ulusal ve uluslararası kurumlarla her Perşembe saat 15:00’te, İspanyolca, Türkçe ve İngilizce simultane çeviriyle uluslararası toplantılar gerçekleştiriyoruz. Ana tematik eksenlerimizi konuşuyor, programı birlikte örgütlüyoruz.
Bu çok heyecan verici. Zirveden önce politik sözümüzü oluşturmak ve Kasım ayında netleştirmek için önümüzdeki bir ay çok önemli bir fırsat. Herkesi bu sürece katılmaya ve destek vermeye davet ediyorum.
Ö.Ö.: Ben de bu konuda hemen bir duyuru yapayım: Apaçık Radyo’nun bir YouTube hesabı var. Henüz abone olmamış herkesi abone olmaya çağırmış olayım. Normalde her Cuma İlksen’in yaptığı bir röportaj yayınlanıyor bu hesap üzerinden. Fakat COP31 ve Halkların İklim Zirvesi’ne özel olarak Ömer Madra ile “10 Maddede İklim Değişikliği” başlığı altında bir video serisi yayınlıyoruz.
İlk video üç gün önce yayınlanmıştı ve COP’ları anlatıyordu: “2 Dakikada COP Nedir?” Dün yayınlanan iki dakikalık video ise Halkların İklim Zirvesi’ni anlatıyor. Videonun sonunda Ömer Madra şöyle diyor: “COP süreçlerinden dışlanan tüm kesimleri bir araya getirmeyi amaçlayan ve herkesin katılımına açık olan Halkların İklim Zirvesi’ni unutmayın.” Böylece 15-18 Kasım tarihlerinde düzenlenecek Halkların İklim Zirvesi’ne işaret ediyor.
E.B.: Evet, ben de dinledim. Harika bir yayın olmuş. 14 Kasım’da da Halkların İklim Zirvesi kapsamında küresel eylem günü çağrısı var.
Ö.Ö.: Bir yürüyüş olacak.
E.B.: Bir küresel yürüyüş olacak. Biz uluslararası delegasyonla birlikte Antalya’da olacağız ama dünyanın her yerindeki iklim eylemcilerini, sendikaları, kadın örgütlerini ve bütün toplumsal hareketleri bulundukları yerlerde bir miting ya da eylem organize etmeye çağırıyoruz. Önümüzdeki bir ay boyunca bu çağrıyı daha da yoğunlaştıracağız. Hem Antalya’da hem de bulunduğumuz yerlerde iklim eylemlerine katılmanın son derece önemli olduğunu düşünüyorum.
Bu arada webinarlar yapıyoruz. Dün de bir webinar gerçekleştirdik. İzleyemeyenler için o da Halkların İklim Zirvesi’nin YouTube kanalında yayınlanacak. Orada, özellikle son bölümde, otoriterleşmeye karşı çatlaklar yaratmanın yolunun taban hareketlerini yükseltmek ve aşağıdan basınç oluşturmak olduğunu, bunun dışında başka bir yol bulunmadığını konuştuk. Bu fikre de çok katılıyorum. O yüzden Kasım ayına kadar taban hareketini güçlendirmek için elimizden gelen her şeyi yapmaya devam etmemiz gerekiyor.
Ö.Ö.: Evet, bu şekilde de zaten süremizi doldurmuş olduk. Çiğdem, çok teşekkür ederiz.
Ç.Ö.: Çok teşekkürler. 14 Kasım’da Antalya’da, Emek ve Demokrasi Güçleri’nin çağrısıyla uluslararası bir yürüyüş düzenlenecek. Antalya’daki Emek ve Demokrasi Güçleri bu yürüyüşe ev sahipliği yapacak. Lütfen, bir gece kalmalı bile olsa otobüslerimizi ayarlayıp Antalya’daki “Yaşamı Savunuyoruz” mitingine ve uluslararası yürüyüşe katılalım. Bütün illerdeki Emek ve Demokrasi Güçleri’yle iletişime geçilsin. Ulaşım ve konaklama konusunda da bizlerle iletişim içinde olunsun. Çok sağolun.
Ö.Ö.: Çok teşekkür ederim.
Ç.Ö.: Bu çağrıyla bitirelim o zaman programı.
Ö.Ö.: Peki, haftaya görüşmek üzere Ecehan.
E.B.: Haftaya görüşürüz.
S.S.M.: Görüşmek üzere.
Benzer İçerikler
“Biz iklim krizinin mağdurları değil, iklim adaletini kuran özneler olmak istiyoruz”
Ecehan Balta, Gülnur Aksop
Tarladan Ormana: İklim mücadelesinin emek cephesi
Suda Sim Meriç, Tuna Emren, Özdeş Özbay, Serap Baysal, Bahadır Tamer
"COP'tan daha geniş ve daha kapsayıcı bir Halkların İklim Zirvesi örgütlüyoruz"
Ecehan Balta, Sezgin Sarı
İklim Krizi, Adil Geçiş ve Sendikaların Rolü
Suda Sim Meriç, Tuna Emren, Özdeş Özbay, Kıvanç Eliaçık