İklim Adaleti New York Gündeminde: Fosil Yakıtlardan Temiz Enerjiye Geçiş
Haftanın İklim Zirvesi'nde Ecehan Balta, BM Genel Kurulu ve New York İklim Haftası’ndan öne çıkan başlıkları; iklim adaleti ve finansmanı, fosil yakıtlardan çıkış, IPCC’deki çıkar çatışması tartışmaları, yapay zekânın artan enerji ihtiyacı, ekokırım ve 2030’a kadar herkes için temiz enerji çağrısı üzerinden değerlendiriyor.
Ömer Madra: Günaydın Ece Hanım, merhabalar.
Ecehan Balta: Merhaba, günaydın Ömer Bey, günaydın Özdeş.
Özdeş Özbay: Günaydın.
E.B.: Günaydın. Bugün iklim açısından çok önemli bir haftadayız. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres, 23 Eylül’de iklim adaleti meselesiyle ilgili yüksek düzeyli bir toplantı yaptı. Eş zamanlı olarak New York İklim Haftası düzenlendi; hem resmî toplantılar, hem de alternatif gösteriler ve etkinlikler gerçekleştirildi. Bugün konuğumuz yok ve biraz bu konular üzerine konuşmak istiyoruz.
Ö.Ö.: Evet, çok iyi olur. Birleşmiş Milletler’de birbirine taban tabana zıt konuşmalar da yapıldı biliyorsun. Özellikle Donald Trump’ın “Küresel ısınma diye bir şey yok, küresel soğuma var” şeklindeki sözleri herhalde tarihe geçecek açıklamalardan biri olacak. Normalde bu tür açıklamaları sosyal medyada da yapıyor ama Birleşmiş Milletler kürsüsünde daha diplomatik ve resmî bir dil kullanılması beklenirken buna hiç dikkat etmedi. Fosil yakıt kaynakları ve ABD’nin bu kaynaklardaki payı üzerine de açıklamalarda bulundu.
Ama bizim dikkatimizi ki yayına girmeden önce de konuştuğumuz gibi, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum’un bir açıklaması çekti. İstersen önce onunla başlayalım, ardından Birleşmiş Milletler ve New York İklim Haftası’na geçelim.
Çünkü Türkiye’nin COP31 hazırlıkları devam ediyor ve New York İklim Haftası’na da katılım gösteriliyor. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum, COP31 İş Forumu New York Diyalog Programı’na katılarak küresel iş dünyasının liderleriyle bir araya gelmiş. Ancak burada öyle sözler söyledi ki biz olumlu anlamda çok şaşırdık. Bakan Kurum şöyle diyor: “Silah harcamalarını artırarak kendimizi güvende hissedeceğimizi sanıyoruz. Oysa en büyük tehdit kapımızda: iklim krizi. Şunu asla unutmayın; gelecekte yaşayacak bir dünya bırakılmadıktan sonra korumaya çalıştığınız devletlerin de yaptığınız askerî yatırımların da hiçbir anlamı kalmayacak. Devletlerin asıl savunma hattı sınır boyları değil, doğamız ve iklimimiz olmalıdır. Savunmaya ayrılan her kuruş, bu gezegenin can suyuna da ayrılmalıdır.”
Yani savunma bütçesine ayrılan kaynak kadar iklim kriziyle mücadeleye de bütçe ayrılması gerektiğini söylüyor. Biz de bu sözlere çok şaşırdık.
Ö.M.: Silahlanmaya yapılan muazzam harcamaların, başka yıkımların yanı sıra iklim yıkımı üzerindeki etkilerini de düşününce, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum’un bu sözlerini hayretle ve biraz da mutlulukla karşıladığımızı söyleyebiliriz.
E.B.: Biraz şöyle bir durum da yok mu? Daha önce NATO Zirvesi’nde savunmaya ayrılan kaynağın ülkelerin gayrisafi yurt içi hasılalarının %5’ine çıkarılması yönünde bir karar alınmıştı ve Türkiye de bu kararı desteklemişti. Bu da gerçekten çok büyük bir kaynak anlamına geliyor. Murat Kurum da iklim değişikliğiyle mücadele, azaltım ve uyum politikaları için küresel ölçekte 7,5 ila 9 trilyon dolarlık bir finansmana ihtiyaç olduğunu söylüyor. Mevcut yatırımlar ise yaklaşık 1,9 trilyon dolar düzeyinde.
Dolayısıyla ülkelerin savunmaya ayırmayı taahhüt ettiği kaynaklarla iklim için ihtiyaç duyulan finansmanı yan yana düşünmek gerekiyor. Eğer gerçekten savunmaya ayrılan kaynaklara benzer ölçekte bir kaynak azaltım ve uyum politikalarına da ayrılırsa, bu çok ciddi bir fark yaratır. Ne diyelim, umarız bu sözlerin karşılığını uygulamada da görürüz.
Ö.Ö.: Evet, tabii burada iklim adaleti perspektifinden dünyaya bakanlarla Bakan Kurum’un yaklaşımı arasında önemli bir fark var. İklim adaleti hareketi, “Savaşlara, savunmaya değil; iklim kriziyle mücadeleye bütçe” diyordu. Bakan Kurum ise ikisine de bütçe ayrılmasını talep ediyor. “Esas mesele sınırları değil, doğayı ve iklimi korumak” diyor ama savunmaya ayrılan bütçeden vazgeçilmesini değil, iklim kriziyle mücadeleye de en az savunma bütçesi kadar kaynak ayrılmasını söylüyor.
Ö.M.: Evet, söylediği şu sözler de oldukça çarpıcı: “Silah harcamalarını artırarak kendimizi güvende hissedeceğimizi sanıyoruz. Oysa en büyük tehdit kapımızda: İklim krizi. Şunu asla unutmayın; gelecekte yaşayacak bir dünya bırakılmadıktan sonra korumaya çalıştığınız devletlerin de yaptığınız askerî yatırımların da hiçbir anlamı kalmayacak. Devletlerin asıl savunma hattı sınır boyları değil, doğamız ve iklimimiz olmalıdır,” diyor. Gerçekten çok ilginç.
E.B.: Buna biz de imzamızı atarız herhalde.
Ö.M.: Evet, "Savunmaya ayrılan her kuruş bu gezegenin can suyuna da ayrılmalıdır," diyor.
E.B.: Aslında Guterres, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, benzer bir açıklama yaptı. 23 Eylül’de sözünü ettiğim Yüksek Düzey İklim Adaleti Toplantısı’nda Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’ne atıf yaptı. “Biz insanlar,” diye başlıyor Birleşmiş Milletler Sözleşmesi. “Biz şirketler, biz zenginler, biz güçlüler” demiyor; “Biz insanlar” diyor, hepimizi kastediyor.
Dolayısıyla sanayi, petrokimya sanayisi, savunma sanayisi, plastik sanayisi, tüketiciler ve sıradan insanlar bir araya gelelim ve iklim krizini birlikte çözelim gibi bir konuşma yaptı. Aslında Murat Kurum’un yaklaşımıyla oldukça benzer bir yaklaşım var. Sözlerinin geri kalanında da şirketlere referans olduğunu söylemiştin, programa başlamadan önce.
Ö.Ö.: Tabii, evet. Zaten iş dünyasına sesleniyor; o forum bir iş dünyası forumu. Konuşma, özel sektörün bu alana yatırım yapması ve bu yatırımların teşvik edilmesi gibi konularla devam ediyor.
E.B.: İşte, krizden korunmak için tüketiciler, halklar ve üreticiler bir araya gelelim türü naif bir romantizm var aslında bunun arkasında. Guterres’in de paylaştığı bir romantizm bu.
Ö.Ö.: Tabii, karbon fiyatlandırmasından da açıkça söz ediyor. “Yeşil ürünlere olan talebi artırmalıyız,” diyor. Murat Kurum’un konuşmasının devamında buna benzer ifadeler de var.
E.B.: Evet. Tayyip Erdoğan’ın Birleşmiş Milletler konuşmasında da aslında iklim adaletine yoğun bir vurgu vardı. Filistin için adalet gibi birçok başka alanda adaletten söz etti ama iklim adaletini de özellikle vurguladı. Fakat konuşmanın ilerleyen bölümünde gördük ki iklim adaleti derken aslında iklim finansmanından bahsediyor.
Biliyorsunuz, COP31 bir “uygulama COP’u” olarak sunuluyor. Şimdiye kadar kâğıt üzerinde kalan politikaların uygulamaya geçirilmesi açısından bir eşik olarak tarif ediliyor. Bu çerçevede iklim finansmanı hedefleri de ortaya konuluyor. Bu hedefler şimdilik 1,3 trilyon dolar civarında görünüyor. Küresel Kuzey’in Küresel Güney’e borç, kredi, hibe gibi araçlarla, hem özel hem de kamu kaynaklarından finansman sağlaması meselesi gündemde.
Recep Tayyip Erdoğan da bunu çok açık bir şekilde ifade etti. Böylece iklim finansmanı meselesini Küresel Kuzey ile Küresel Güney arasındaki bir meseleye sıkıştırmış oldu. Örneğin Türkiye’nin kendi içindeki iklim adaletsizliğini ya da Bangladeş’te zenginlerle yoksullar, köylülerle kentliler arasındaki iklim adaletsizliğini tamamen görmezden gelen bir bakış açısı var.
Bu bakış açısı “üreticiler, tüketiciler” gibi toplumun bütün kesimlerini içine alan genel bir çerçevede ifade edilip çözüm de buna bırakıldığında, meselenin çözülmediğini gördük, değil mi?
Ö.Ö.: Üstelik son yıllarda bu delegasyonlarda hangi lobilerin ne ölçüde temsil edildiğine dair raporlar yayımlanıyor. Söylem düzeyinde “yüzde yüz katılım” deniyor ama büyük şirketlerin, özellikle fosil yakıt şirketlerinin, sahip oldukları imkânlarla resmî delegasyonların içinde yer aldığını görüyoruz. İşçi sendikalarının ya da toprağını kaybeden köylülerin ise resmî delegasyonlarda aynı ölçüde yer aldığına pek tanık olmuyoruz.
E.B.: Evet, özellikle petrol devletleri ve petrol şirketleri zirveler üzerinde çok yoğun bir baskı kuruyor. Geçtiğimiz sene, yanlış hatırlamıyorsam, Belém’de delegasyonların yaklaşık yirmide biri petrol lobisi temsilcilerinden oluşuyordu; hem de Belém gibi bir yerde. Dolayısıyla fosil yakıtlardan hızlı ve kesin çıkış yönünde bir maddenin kabul edilmesini engellemeyi başardılar. Bütün dünyanın daha zayıf bir ifadeyle yetinmesi için de yoğun bir propaganda yürüttüler.
Ö.Ö.: Hatırlarsan geçen hafta The Guardian son derece önemli bir özel haber yayımladı. Aslında tesadüf eseri ulaşılan bir bilginin ardından, Birleşmiş Milletler’in bilimsel iklim raporlarını hazırlayan IPCC’de, özellikle karbon yakalama sistemleri üzerine çalışan bilim insanlarından yaklaşık 20’sinin fosil yakıt şirketleriyle bağlantılı olduğu ortaya çıktı. Üstelik bunların arasında raporların hazırlanmasında üst düzey görev alan ve Suudi Arabistan’ın fosil yakıt şirketi Aramco’da çalışan isimler de vardı.
Ö.M.: Hatta bazılarının Aramco’da 20 yıldır çalıştığı ortaya çıktı.
E.B.: Ben bunu kaçırmışım.
Ö.Ö.: Evet, evet.
Ö.M.: Özel bir haberdi; İklim Değişikliği Paneli’nde görev alan bazı iklim bilimcilerin dünyanın en büyük petrol şirketlerinden Aramco’nun çalışanları olduğunu ve Panel’in doğrudan şirketin etkisi altında kaldığını ortaya çıkardı.
E.B.: Çok büyük bir haber. Bir de şunu eklemek lazım: Aramco dünyanın en büyük petrol şirketi ve dünyanın en büyük kirleticisi. Bütün karbon emisyonlarının yaklaşık %1’inden Aramco sorumlu.
Ö.Ö.: The Guardian’daki haberde, IPCC’nin yakında yayımlanacak 7. Değerlendirme Raporu’nun koordinatör başyazarlarından birinin doğrudan Aramco’da yedi yıldır çalıştığı da belirtiliyor.
E.B.: Büyük sansasyon.
Ö.Ö.: IPCC de bir açıklama yaparak burada bir çıkar çatışması olmadığını söyledi. The Guardian bunu da paylaştı. O da ilginç tabii. IPCC aslında oldukça güvenilir bir kurum olarak biliniyor. Çünkü bünyesindeki bilim insanları, dünya çapında iklim krizinin boyutlarını ortaya koyan çok önemli araştırmalar yapıyorlar.
7. Değerlendirme Raporu kapsamında yaklaşık 213 uzmana bakılmış ve bunların 20’sinin Aramco’da çalıştığı ortaya çıkmış. Tabii başka fosil yakıt şirketleriyle bağlantılı isimler de olabilir. Bu kişilerin ağırlıklı olarak karbon yakalama meselesine ilişkin görüş bildiren uzmanlar olduğu belirtiliyor.
Ö.M.: Büyük habermiş. Daha önce IPCC raporlarının, özellikle yönetici özetlerinin tahrif edildiğini, bazı bölümlerin çıkarıldığını duymuş ve konuşmuştuk. Ama bu, Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin prestijine de gölge düşürebilecek bir durum.
E.B.: Aynen. Yani bu bilimin ne kadar gerçek olduğu meselesi gerçekten çok tartışmalı. Eskiden NASA’da iklim değişikliği konusunda koordinatörlük yapan bilim insanının ortaya koyduğu kritik eşik, atmosferdeki karbondioksit yoğunluğu için 450 ppm’di.
Ö.Ö.: Sonra diyor ki kitabında, "350'dir o".
E.B.: “350’dir o,” diyor. “Ben 450 demiştim ama o zaman NASA’da çalışıyordum. Aslında 350 olması lazım,” diyor. Dolayısıyla bilimin, özellikle bu konularda, ne kadar tarafsız olduğu zaten ciddi bir soru işaretiydi. Ama bu haber, bütün bunların çok ötesinde bir yanlılık olasılığına işaret ediyor.
Ö.M.: Evet, biz biraz da tekrar güneş enerjisinin ön plana çıkarıldığı İklim Haftası’na ve oradaki gösterilere dönelim, değil mi?
E.B.: Bir de bence İklim Haftası’ndaki önemli meselelerden biri, resmî zirvede yapay zekânın tartışılmış olmasıydı.
Ö.Ö.: Evet.
E.B.: Yani bildiğim kadarıyla ilk defa yapay zekâ iklim bağlamında ele alındı. Biliyorsunuz, yapay zekâyla ilgili çok ciddi bir enerji tartışması var. Hem suyu, hem de enerjiyi aşırı tüketen bir mekanizmadan söz ediyoruz. Özellikle robotlar vs. devreye girdiğinde çok ciddi bir enerji problemiyle karşı karşıya kalacağız. Yani kim kimi Mars’a kovar bilmiyorum, öyle diyeyim.
Bu enerjinin nereden karşılanacağı konusu New York İklim Haftası’nda epeyce tartışıldı. Ortaya çıkan yaklaşımlardan biri, hatta ağırlıklı yaklaşım diyeyim, küçük nükleer santrallerdi. Dolayısıyla nükleer meselesinin bu boyutunu da hızlı bir şekilde gündeme almak gerekiyor.
Ö.Ö.: İklim Masası da bahsettiğin konuda bir yazı yazdı. T24’te ve birkaç başka sitede de yer alıyor. Uluslararası Enerji Ajansı’nın Nisan 2025 tarihli Enerji ve Yapay Zekâ raporuna göre veri merkezleri, 2024 yılında küresel elektrik tüketiminin %1,5’inden sorumluydu ve bu tüketimin 2030’a kadar iki katına çıkması bekleniyor.
Veri merkezleri öyle kolayca kurulabilecek yapılar değil; çok büyük yatırımlar gerektiriyor ve ağırlıklı olarak büyük uluslararası şirketler tarafından kurulabiliyor. Buna rağmen daha şimdiden küresel elektrik tüketiminin %1,5’inden sorumlular. Özellikle ChatGPT’nin günlük yaşamda kullanılmaya başlanması bu açıdan bir kırılma noktası olarak görülüyor. Bunun da yaklaşık üç yıllık bir geçmişi var. Daha şimdiden bu düzeyde bir elektrik tüketimine ulaşılmış durumda.
E.B.: Ve aslında henüz emekleme aşamasında. Robotlar vs. devreye girdiğinde çok daha büyük bir sorunla karşı karşıya kalacağız. Ancak bu soruna çözüm olarak ortaya konulan nükleer santraller, küçük ya da büyük, çok ciddi yeni ekolojik tehditler yaratıyor.
Ö.Ö.: Evet.
E.B.: Diğer taraftan New York İklim Haftası’na hukuk meselesi de oldukça hâkimdi. İklim hukuku bağlamında yapılacak çalışmalara ilişkin tartışmalar aslında çok da olumsuz değildi. Özellikle ekokırım suçunun Roma Statüsü’ne eklenmesi sık sık gündeme geldi. Ekokırım, biliyorsunuz, bir bölgede doğaya geri döndürülmesi imkânsız zararlar verilmesi anlamında kullanılıyor. Bu suç bazı ülkelerin ulusal hukukuna girmiş durumda. Uluslararası hukukta da yer alması için uzun süredir, özellikle Avrupa’da çeşitli gruplar mücadele ediyor. Biz de Türkiye’de bir ekokırım yasası kampanyası yürütmüş, kendi yasa taslağımızı hazırlayıp Meclis’e göndermiştik. “Yasayı siz yapamazsınız, TBMM yapar,” demişlerdi.
Şimdi bunun uluslararası hukuka, Roma Statüsü’ne eklenmesi konusu gündeme geldi. Bu son derece önemli bir gelişme. Fakat ekokırım, devletler ve şirketler açısından neredeyse gündelik olarak işlenen bir suç hâline geldiği için kimin kimi yargılayacağı, nasıl ceza verileceği gibi meseleler oldukça belirsiz.
Diğer taraftan yeşil aklama meselesi de var. Biliyorsunuz, yenilenebilir enerji sertifikası satın aldığınızda bir ürünü kömürle değil, rüzgâr enerjisiyle ürettiğinizi iddia edebiliyorsunuz. Bunun da bir yeşil aklama yöntemi olduğu yönünde değerlendirmeler var. Bu kapsamda, kâğıt üzerinde sıfır emisyon göstermek yerine 7/24 eşleştirme sistemine geçilmesi konuşuldu. Buna “Kapsam 2 muhasebe reformu”, yani “Scope 2 muhasebe reformu” deniyor. Buradaki 7/24 eşleştirme, kullanılan elektriğin gerçekten yenilenebilir kaynaklardan sağlandığının yalnızca kâğıt üzerinde değil, fiilen de gösterilmesini sağlayacak bir mekanizma anlamına geliyor.
Bu da bence son derece kritik bir gelişme. Çünkü kömür kullanımı azalmıyor, petrol kullanımı azalmıyor. Türkiye açısından da özellikle böyle. “35 çarpı 35” deniyor ama toplam enerji üretimi arttığı için bunun içinde yenilenebilir enerji üretimi artarken fosil yakıt kullanımı da artmaya devam ediyor. Dolayısıyla bu tür mekanizmalar, bütün bunları engellemeye yönelik bir araç ya da en azından önemli bir başlangıç tartışması olarak ele alınabilir.
Ö.M.: Evet.
Ö.Ö.: Evet. Türkiye’nin elektrifikasyonu COP31’in ana gündemlerinden biri hâline getireceği zaten hem New York’taki konuşmalardan, hem de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Birleşmiş Milletler konuşmasından anlaşılıyor. Sıfır atık ve israf meselesi de öne çıkıyor. Bu oldukça ilginç; meselenin daha çok israf boyutuna değiniyorlar. Ancak iklim adaleti ve çevre hareketleri, Türkiye’nin fosil yakıtlardan, özellikle de kömürden çıkış için hâlâ bir tarih vermemesine dikkat çekiyor.
E.B.: Bunu yalnızca iklim hareketleri değil, Birleşmiş Milletler’deki liderler de ifade etti. Yani tamam, Türkiye elektrifikasyon meselesine bu kadar vurgu yapıyor, “35'e 35” de iyi bir proje ama bir de kömürden çıkış takvimi vermeyi düşünürler mi acaba?
Ö.Ö.: Evet, dediler.
Ö.M.: Evet. Bir de tabii Jane Fonda gibi artık 90 yaşına yaklaşan dünyaca ünlü aktivistlerin de aralarında bulunduğu isimlerin imzaladığı önemli bir bildiri vardı. Bildiride, her türlü eşitsizliğe karşı hızla mücadele edilmesi gerektiği vurgulanıyor ve “İklimle ilgili önümüzde uzanan geçit zorlu ama yol açık. İçinde bulunduğumuz on yıl bitmeden herkes için, her yerde güneş enerjisi istiyoruz,” deniyordu.
Ayrıca, “Dünyanın güçlülerine karşı durmanın korkutucu olabileceğini biliyoruz ama bizi birleştiren tek bir şey varsa, o da aynı güneşin altında yaşıyor olmamız. Bu birliktelik bizim esas gücümüz ve harekete geçmek için bunu hemen şimdi kullanmalıyız,” şeklinde bir mücadele çağrısı da vardı.
Ö.Ö.: Evet, bu haftanın başında New York İklim Haftası ve Birleşmiş Milletler’in açılışı sırasında yayımladıkları ortak bir mektupla kamuoyuna seslenmişlerdi. “2030 yılına kadar herkese, her yerde temiz ve uygun fiyatlı enerji sağlamak için birlikte çalışmaya çağırıyoruz,” demişlerdi. Durumun aciliyetinden de bahsediyorlardı.
Aslında bu kavramı kullanmamış olsalar bile bir tür enerji demokrasisi talep ediyorlardı diyebiliriz. Çünkü meselenin sıradan insanlar açısından fiyat boyutuna da dikkat çekmişlerdi.
Ö.M.: Şunu da söylüyorlardı: İklim krizinin vahameti ve bu krizle mücadelenin aciliyeti konusunda yaklaşık 40 yıl önce dünyadaki ilk kitaplardan birini yazan yazar, akademisyen ve aktivist Bill McKibben, kendisinin de aralarında bulunduğu dünyanın önde gelen hak savunucularının imzaladığı ve iklim için derhal harekete geçilmesi çağrısında bulunan mektubu Birleşmiş Milletler’e teslim etti. Mektup, tüm dünyanın etrafında birleşmesi gereken net bir hedef ortaya koyuyor: 2030 yılına kadar herkes için, her yerde temiz enerjiye erişim.
E.B.: Çok güzel, süremizin de sonuna geldik. Dilerseniz böyle kapatalım. Kapatmadan önce şunu da söyleyeyim: Times Square’deki “Zeki Müren’i Seviniz” billboardu da harikaydı.
Ö.M.: Evet, konuştuk biz de.
E.B.: Çok güzeldi. Kim yapdıysa eline sağlık.
Ö.M.: Peki, teşekkür ederiz.
E.B.: Hoşçakalın.
Ö.Ö.: Haftaya görüşmek üzere.
E.B.: Haftaya görüşmek üzere.
Benzer İçerikler
"COP'tan daha geniş ve daha kapsayıcı bir Halkların İklim Zirvesi örgütlüyoruz"
Ecehan Balta, Sezgin Sarı
"Yoğun bir dönüşüm hamlesi ve büyük tahribatlar bizi bekliyor"
Ecehan Balta, İbrahim Akın
“COP31’e giderken fosil yakıtlar tartışması yeniden merkezde”
Ecehan Balta
Elektrifikasyon Fosil Yakıtlardan Çıkış Olmadan Yeterli mi?
Ömer Madra, Ümit Şahin