"Yoğun bir dönüşüm hamlesi ve büyük tahribatlar bizi bekliyor"

-
Aa
+
a
a
a

Haftanın İklim Zirvesi'nde Ecehan Balta, DEM İzmir Milletvekili ve TBMM Çevre Komisyonu Üyesi İbrahim Akın ile Londra İklim Eylem Haftası izlenimleri üzerinden Türkiye'nin COP31 hazırlıklarını, elektrifikasyon ve enerji dönüşümü politikalarını, iklim finansmanını ve bu sürecin toplumsal-çevresel etkilerini ele alıyor.

""
Londra İklim Eylem Haftası ve Türkiye'nin COP31 Hazırlıkları
 

Londra İklim Eylem Haftası ve Türkiye'nin COP31 Hazırlıkları

podcast servisi: iTunes / RSS

Ömer Madra: Günaydın Ecehan, merhabalar.

Ecehan Balta: Günaydın Ömer Bey, merhabalar. İbrahim Akın da burada, hoşgeldiniz.

Ö.M.: İbrahim Bey merhabalar, hoş geldiniz.

İbrahim Akın: Merhabalar Ömer Hocam.

Ö.M.: Evet, tam da aşırı sıcak dalgaları nedeniyle Londra'daki aşırı sıcaklar konulu konferansın iptal edilmesi, herhalde dünyanın en tuhaf haberlerinden biri.

E.B.: Evet, aşırı sıcak konulu bir panel, aşırı sıcak nedeniyle iptal edilmiş. Mekânın sağlık riski yarattığı söylenmiş. Tabii sadece Londra'da değil, genel olarak Kuzey Avrupa'da bu hafta rekor düzeyde aşırı sıcaklıklar vardı. Okul kapanmaları oldu, uyarılar gündeme geldi. Belirli bir yaşın üzerindekilerin evden çıkmaması yönünde sağlık uyarıları yapıldı.

Ö.M.: Çocuklar ve yaşlılarda da çok sayıda ölümden bahsediliyor. Rakamlar durmadan yükseliyor.

E.B.: Evet yani bir tür iklim krizi, Londra İklim Eylem Haftası'nın kapısından girdi ve bayağı moderatör masasını devraldı diyebiliriz. Nasıldı İbrahim Hocam oradaki durum genel olarak?

Bu arada öncelikle sizi bir tanıtayım. DEM İzmir Milletvekili, aynı zamanda Türkiye Büyük Millet Meclisi Çevre Komisyonu Üyesi İbrahim Akın, Londra'da hem Çevre Komisyonu'yla birlikte çeşitli etkinliklere ve toplantılara katıldı. Diğer taraftan da Halkların İklim Zirvesi'nin en başından beri gönüllüsü olarak o süreci de takip etti.

Londra'dan döndükten sonra kendisiyle görüşmemiştik. Geçen hafta ise Halkların İklim Zirvesi aktivistlerinden arkadaşımız Tuğçe Oklay, Apaçık Radyo'da bir program yaptı ve biraz daha sivil toplum tarafını konuştuk. Bugün ise aslında Türkiye'nin COP31 ev sahibi adayı olarak Londra İklim Eylem Haftası'na katılımını konuşmak istiyoruz. Orada neler konuşuldu, hangi başlıklar öne çıktı, bunlar nasıl karşılık buldu? Biraz İbrahim Akın'la bunları değerlendirmek istiyoruz.

Ama tabii, aşırı sıcaklar nedeniyle aşırı sıcak konulu panelin iptal edilmesi gerçekten çok çarpıcı bir olaydı. Bu, tuhaf olmanın ötesinde, sorunun ne kadar kapıya dayandığını gösteren bir gelişme. Bu durum görüşmeleri nasıl etkiledi? Buradan başlayalım. Atmosfer nasıldı İbrahim?

İ.A.: Biliyorsunuz, aslında bu çalışma uzun süredir devam ediyor. Ben kısaca bir ön bilgi de vereyim: COP31 hazırlıkları aslında bakanlığın bizimle yani Çevre Komisyonu'yla iş birliği içinde yürütmesi gereken bir süreçti ancak herhangi bir tartışma, görüşme ya da hazırlık yapılmamıştı. Geçen hafta gitmeden önce, biraz nezaket gereği galiba, "Gidiyoruz ama ne yapıyoruz?" bilgisini vermeye ihtiyaç duydular. Bakan Yardımcısı Fatma Varank bir bilgilendirme toplantısı yaptı.

Oradan anladığımız kadarıyla epeyce mesafe kat etmişler. Çeşitli ülkelerde, özellikle daha önce COP hazırlıkları yapan ülkelerle görüşmeler gerçekleştirmişler. Bu görüşmelerden çıkan sonuçlara bağlı olarak da hızlandırılmış bir çalışma planı hazırlamışlar. Çünkü örneğin, Belém toplantısına yine Can Balta'yla birlikte gitmiştik. Orada anladığımız kadarıyla Brezilya bu konuyla ilgili iki yıllık bir hazırlık yapmış ve ancak ondan sonra bu süreci tamamlayabilmiş. Türkiye ise biliyorsunuz geçen yıl, Kasım ayında bu görevi almış oldu.

Müzakere sürecini Avustralya yürütüyor, başkanlığı ise Türkiye yürütüyor. Bu biraz da ilk kez yaşanan bir durum ve "ben yapacağım, sen yapacaksın" tartışmasının sonunda varılan bir uzlaşmayla gerçekleşmiş görünüyor.

Bizim anladığımız şu: Bir açılış yapıldı. Toplantı aslında bir haftalıktı ama biz dört gününe katıldık. Son günlerde de bahsettiğiniz gibi sıcaklık son derece yükseldi. Açılış konuşmasında da özellikle Birleşik Krallık Başkan Yardımcısı buna değindi ve dünyanın ciddi bir iklim kriziyle karşı karşıya olduğunu, bu şekilde devam etmenin mümkün olmadığını söyledi. "Biz Londra'da bugüne kadar böyle bir sıcaklık görmedik. Örneğin bizde klima diye bir şey yoktur. Şu anda bulunduğumuz mekânın soğutulması ve yaşanabilir hâle getirilmesi konusunda zorluk çekiyoruz," diyerek söze başladı. Gerçekten de sıcaklık her geçen gün arttı. Yaklaşık 30 dereceyle başlayıp 36 dereceye kadar çıkan bir durum vardı. İnanılmaz bir rutubet ve sıcaklık yaşandı.

Hatta Murat Kurum da bununla ilgili biraz espri yaptı. İngiltere'nin, özellikle Londra'nın, klimayla ilgili herhangi bir hazırlığı olmadığını ama görünen o ki böylesi durumlara karşı hazırlık yapmak zorunda kalacaklarını söyledi, "Bu toplantıların yapılabilmesinin güvencesi bile neredeyse ortadan kalkacak," diye ifade etti.

Şimdi birkaç başlık söyleyeyim: Birincisi, Türkiye bu COP31 ev sahipliğini yürütürken dünyanın bütün sermaye gruplarını, sivil toplum kuruluşlarını, belediyeleri ve çeşitli ittifak yapılarını sürece çağırmış görünüyor. Yani bir anlamda COP30 öncesinde, özellikle enerji politikalarındaki dönüşümü gerçekleştirecek aktörlerle çok yoğun müzakereler yürütüyorlar.

Bu konuda gördüğüm tablo beni açıkçası hem şaşırttı, hem de korkuttu. Çünkü katıldığım üç toplantıda da özellikle sermaye gruplarının bu konuya büyük bir iştahla yaklaştığını gördüm. İngiltere her türlü finansmanı ve kolaylaştırmayı sağlayacağını söylüyor. Fosil yakıtların yarattığı sorunu gördüklerini ve bunun sonucu olarak yenilenebilir enerji politikalarına çok güçlü biçimde ağırlık vermek istediklerini ifade ediyorlar.

Bizim katıldığımız toplantıda, Murat Kurum'la daha önce de çeşitli konularda farklı düşündüğümüz ve toplantılarda sık sık karşı karşıya geldiğimiz için, söz almak istediğimde galiba çok da istemediler. En son bana söz verdiler. Ben de şunu anlatmaya çalıştım: "Bugünkü koşullarda bu sorunu tespit ediyorsunuz. En çok zarar görenlerin az gelişmiş ve yoksul ülkeler olduğunu, ada ülkelerinin deniz seviyesindeki yükselme nedeniyle yaşanamaz hâle geleceğini ve insanların yerlerinden edileceğini siz de kabul ediyorsunuz. Ancak bunun nedenleriyle yüzleşmeye ihtiyaç yok mu? Bu sürecin uygulayıcıları sizsiniz, mağdur olan ise başkaları. Bu koşullarda yeni enerji dönüşüm politikalarının gerçekten toplumsal ihtiyaçları ne kadar karşılayacağı ise hiç konuşulmuyor. Bizim ülkemizde de yenilenebilir enerji yatırımları hızla yaygınlaştırılıyor. Tarım arazileri ve meralar güneş enerji sahalarına dönüştürülüyor. Buna karşı toplumsal tepkiler de oldukça yüksek. Bunun da bilinmesinde fayda var. Daha küçük ölçekli enerji dönüşüm politikalarını ve dayanıklı kentler konusunu önemsemeyen, buna karşılık meseleyi daha çok sermayenin finansman ihtiyacı çerçevesinde ele alan bir anlayışla karşı karşıyayız." Bunları söylemeye çalıştım. Tabii Murat Kurum biraz tedirgin oldu. Yanımda Evrim de vardı. Evrim, "Ortalık gerçekten çok gerildi, sonradan zor toparladı," dedi.

Açıkçası kendilerinden farklı görüşlere pek tahammül göstermeyen, bu konuda tek bir çizgiye odaklanmış bir çalışma yürütüyorlar. Türkiye'nin hedeflerini de üç başlıkta özetliyorlar:

  • Birincisi, 2035 yılına kadar yenilenebilir enerjinin toplam enerji üretimindeki payını %35'e çıkarmayı hedeflediklerini söylüyorlar.
     
  • İkincisi, sıfır atık projesi kapsamında çalışmaları artırarak, 2035 yılına kadar zararlı atık miktarını %50 azaltmayı hedeflediklerini ifade ediyorlar.
     
  • Üçüncüsü ise dayanıklı kentler oluşturulmasına yönelik çalışmalar yapacaklarını söylüyorlar.

Son olarak şunu da söyleyeyim. Benim konuşmamdan sonra bazı şirket temsilcileri yanıma gelip COP31 Antalya buluşmasıyla ilgili yaşadıklarını anlattılar. Bakanlığın şirketleri tek tek aradığını, "Burada olacaksınız, stant açacaksınız, şu kadar katkıda bulunacaksınız," diyerek, gelmek isteyip istemediklerine bakmaksızın ciddi bir baskıyla organizasyonun finansmanını sağlamaya çalıştığını söylediler.

Ayrıca son çıkarılan yasayla uluslararası birçok şirketle anlaşmalar yapıldığını görüyoruz. Devlet, "Toprak bizden, altyapı bizden. Siz geleceksiniz, enerji üretimi yapacaksınız. Alım garantisi veriyoruz. Her türlü teşviki sağlayacağız, vergi avantajı sunacağız.," diyerek çok güçlü bir teşvik politikası uyguluyor. Hem uluslararası sermayenin, bankaların ve finans kuruluşlarının bu sürece yöneldiğini, hem de Türkiye'nin bunu güçlü biçimde desteklediğini görüyorum.

Açılış konuşmasında Birleşik Krallık Başkan Yardımcısı da Türkiye'nin bu konudaki çalışmalarını ve uluslararası sıralamadaki yerini özellikle vurgulayarak övgüyle anlattı.

Özetle söyleyeyim; önümüzdeki dönemde çok yoğun bir dönüşüm hamlesiyle karşı karşıya kalacağımızı ve bunun yaratacağı tahribatların da oldukça büyük olacağını orada çok net gördüm. Biliyorduk ama yerinde görmek bambaşka bir şey.

E.B.: Evet, bu noktada şunu da hatırlatmak lazım. Geçtiğimiz hafta Suudi Arabistan'la yapılan mega enerji anlaşması da Meclis onayından geçmiş oldu.

İ.A.: Evet.

E.B.: Çok yoğunlaşarak, katmanlanarak büyüyen bir süreç. Orada da şöyle bir şey yok mu? Bana artık öyle gelmeye başladı: Şimdi bu “elektrifikasyon” dedikleri şey yani 35x35 hedefi: 2035 yılına kadar bütün enerji kaynaklarının %35’inin elektrikten sağlanması ve bunun da “yenilenebilir enerjiye” dayandırılması noktasında bir irade var. Bu iradenin de bir yandan çok alıcısı var. Türkiye’nin işi bu anlamda, çok ironik olarak, kolay diyebiliriz. Çünkü esas olarak bu elektrifikasyon, fosil yakıtlardan çıkışın karşısına konuyor. Yani elektrifikasyon, fosil yakıtlardan çıkmak için bir yol olarak sunuluyor aslında. Fakat arka planda, bu elektriğin kömürle mi üretildiği ya da fosil yakıtlardan çıkışın kendisinin ertelendiği bir sürece dönüşme ihtimali var. Galiba biraz bunu oynuyorlar gibi geliyor bana.

Fosil yakıtlardan çıkışın kaçınılmaz olduğu noktasında bir irade var. Özellikle Santa Marta Konferansı’nda bunu görmüştük. 57 ülke, Belém’deki “fosil yakıtlardan çıkış” ifadesinin yerine, fosil yakıtlardan hemen çıkış noktasında bir irade koymuştu. Ama bu iradeye ABD gibi fosil yakıtlardan beslenen, fosil yakıtlardan inanılmaz kârlar elde eden devletler ve şirketler yanaşmamıştı; hatta katılmamış, duymazdan gelmişlerdi.

Diğer taraftan böyle bir sorun da var: Londra yaşanamaz hâle gelmiş; dediğin gibi okyanus ülkeleri fiziken batma tehlikesiyle karşı karşıya. Önümüzdeki yıllarda çok büyük bir iklim göçü bekleniyor. Buna bir çözüm gerektiği açık; bu konuda bir mutabakat var. Ama bu çözümün ne olacağı noktasında fosil yakıt lobisinin ciddi bir direnciyle de karşı karşıyayız.

Herhâlde Londra’da da sayıca epey fazlalarmış; binlerle ifade ediliyor yine, Belém’de olduğu gibi. Petro-devletlerin lobicileri Londra İklim Eylem Haftası’nda bayağı baskın çıkmışlar. Elektrifikasyon bunun karşısına konuyor gibi bir izlenime kapılıyorum. Siz ne dersiniz bu konuda?

İ.A.: Yani şöyle Ecehan, gördüğüm kadarıyla Türkiye bu dengeyi korumaya çalışıyor. Mesela Bakan Yardımcısı Fatma Varank, bizim bilgilendirme toplantısında ben itiraz ettiğimde, "Siz böyle yapıyorsunuz ama karbon salımı konusunda hiçbir önlem almıyorsunuz," deyince şunu söyledi: "Biz fosil yakıtları bir anda değiştiremeyiz. 2050 yılına kadar hedefimiz bunu sıfırlamak." Sıfırlamaktan kastettikleri de tam anlamıyla bitirmekten çok, fosil yakıtların yarattığı tahribatı, yutak alanlar da dâhil olmak üzere dengeleyen bir politika izlemek. Yani bir geçiş süreci politikasından bahsediyorlar. Ancak elektrifikasyon meselesinde teşvikler neredeyse çok yüksek. Örneğin hedef olarak, 2035 yılında elektrikli araç üretiminin neredeyse %50'ye ulaşmasını öngörüyorlar.

Bir başka tespit daha yapıyorlar. "Biz bu anlaşmaları yaparken artık bundan sonra bir dizi karar alacağız," diyorlar. "Türkiye'ye ilişkin bir karar süreci olacak ve bunların uygulanmasını sağlayacağız." Teşviklerin yanı sıra bu konuda ortak bir mutabakat yaptıklarını, 60 maddede anlaştıklarını söylüyorlar. "Biz buradan bunun çıkmasını istiyoruz, tesadüfe bırakmayacağız," diyorlar. Yani o kadar merkeziyetçi bir anlayışla her yerde pozisyon almışlar ki böyle bir durum var.

Dolayısıyla bence tabii ki mevcut politikalar içinde fosil yakıt üretimiyle elektrifikasyon meselesi arasında bir çatışma olacaktır. Ama bunun hemen yaşanmayacağının da farkındalar.

Bir de nükleer enerji meselesini önemsiyorlar. Enerji Bakanı anlatırken, "Dört yerde nükleer enerji santrali yapacağız," diyor. Tabii bunu da yenilenebilir enerji kategorisi içinde değerlendiriyorlar.

O bakımdan söylediğin doğru. Mevcut durumda 1,5 derece hedefini aşmamak için birtakım önlemler almaya çalışıyorlar ve artık bunun farkındalar çünkü bu farkındalığın en önemli nedenlerinden biri de, yine kendi ifadeleriyle, Londra'da tarihte görülmemiş sıcaklıkların yaşanması. Mesela Paris'te de 40 derecenin üzerine çıkan sıcaklıklar olduğunu söylediler. Bunlar artık doğrudan kendilerini etkilediği için, bunu yaşayarak gördükleri için tedbir alma ihtiyacını daha net hissediyorlar. Aslında bilinmeyen bir durum değildi ama kendileri yaşayınca farkındalıklarının arttığı görülüyor.

Hatta açılış konuşmasında neredeyse şu ifadeyi kullandılar: "Bir enerji dönüşümü devrimi yapacağız." Aynen bu kavramı kullandılar: "Enerji dönüşümü devrimi." Ardından da, "Bunu yapmazsak hep beraber yok olacağız," dediler.

E.B.: Bu arada şuna da takıldım: Dört yerde mi nükleer santral dedi?

İ.A.: Evet, dört diyor. Şu anda üç yerde çalışmamız yürüyor diyor: Sinop, Mersin ve Tekirdağ. Ama dört yerde yapmayı planlıyoruz, diyor.

E.B.: Bakalım bizi daha neler bekliyor?

Ö.M.: Evet, yani Rusya'yla ilgili gelişmelerden de bahsetti. O zaman Akkuyu'yla ilgili de konuştu.

İ.A.: Ömer Hocam, oraya çok girmedi. Çünkü bunlar aslında çok spontane, on dakikalık konuşmalar yapıyorlar, detaylı sunumlar olmuyor.

Bazı bilim insanları ise orada önemli tespitlerde bulundular. Özellikle Brezilya'dan gelen konuşmacı daha net ifadeler kullandı. Brezilya'da alınan kararların uygulanmasında sorunlar yaşandığını, bunun daha fazla uzatılmasının mümkün olmadığını söyledi. Asıl vurguladığı nokta ise yoksulların durumuydu. Yani az gelişmiş ülkelerin ve özellikle okyanus ülkelerinin en büyük risk altında olduğunu, en büyük zararı onların gördüğünü ifade etti. Bu adaletsiz durumun giderilmesi gerektiğini söyledi. Sorunu yaratanların değil, onların yarattığı sonuçları yaşayanların bedel ödediğini belirterek meseleyi adalet kavramı üzerinden anlatmaya çalıştı.

İlginç olan şu ki, oraya 72 ülkeden temsilci gelmişti; bu öyle sıradan bir toplantı değildi. Gerçekten Londra'da trafik felaketti; inanılmaz bir yoğunluk vardı. Her türlü mekânda toplantılar yapılıyordu. Bizim hepsine yetişmemiz mümkün değildi. Bu yüzden seçerek, üç gün boyunca katılabileceğimiz toplantılara katıldık ve bilgi edinmeye çalıştık.

Giden heyetin içinde tabii ki farklı partilerden insanlar vardı. Yeni Yol'dan temsilciler vardı, AKP'den vardı; MHP'den ise yoktu. CHP'den de iki arkadaşımız vardı. Toplamda sekiz milletvekilinin katıldığı bir toplantı oldu.

E.B.: Belki bilgisini de vermek lazım. Londra İklim Eylem Haftası aslında resmî bir müzakere ya da COP öncesi toplantısı değil. Bir tür üçüncü nesil çevrecilik başlıklı fikir platformu yani bir düşünce kuruluşunun (think tank) Londra Belediyesi ile birlikte 2019'dan bu yana düzenlediği bir etkinlik.

Ö.M.: Düşünce kuruluşu deniyor galiba.

E.B.: Evet, düşünce kuruluşu. Gerçekten bu sene rekor katılım olmuş. 75 bin kişiden fazla kişi katılmış ve şehir genelinde binden fazla etkinlik düzenlenmiş. Teması da çok ilginçti: "Parçalanmış Dünyada İklim İşbirliği." Şimdi biraz oksimoron gibi; ikisi bir arada nasıl olacak? Dünya bu kadar parçalanmışsa taraflar, şirketler, devletler ve sivil toplum iklim konusunda nasıl bir araya gelecek?

İşte elektrifikasyon meselesi burada çok kritik bir rol oynuyor. Bazıları bunu bir geçiş talebi gibi görüyor yani yenilenebilir enerjiyle fosil yakıtlara bağımlılığı azaltırız yaklaşımı öne çıkıyor. Ama aslında biz Türkiye'de Ovakışla'da, Varto'da bunun her zaman böyle olmadığını, yeni bir köy boşaltma noktasına kadar gelebildiğini de gördük. Bu bizim küçük bir deneyimimiz ama başka ülkelerde kim bilir benzer neler yaşanıyordur.

Bütün bunların konuşulduğu, özellikle yenilenebilir enerji ve iklim finansmanı meselelerinin ele alındığı ortamlar oldu mu? Diğer tarafta protestolar, benzeri eylemler var mıydı?

İ.A.: Ben protestoları çok görmedim ama diğer konuşmaların tamamı, aslında senin bahsettiğin eksende gelişiyordu. Yani bu dönüşüm diye bahsettikleri elektrifikasyon meselesine çok büyük önem veriyorlar.

Örneğin Enerji Bakanı'nın anlatımı da öyleydi. Hedefler konusunda biraz Çevre Bakanı'na atıfta bulunarak, "Bu hedefleri tutturmak kolay değil. Bu konuyla ilgili finansman gerekiyor. Finansman olmadığı yerde bunu çözmek mümkün değil. Ama dünyanın bütün kaynaklarıyla ve Türkiye'nin sağlayacağı imkânlarla bunu yapacağız," dedi.

Özellikle COP'la işbirliği içinde yürütülen toplantılarda uluslararası şirketlerin hemen hepsi vardı. Mesela COP'un düzenlediği toplantıda bizim bildiğimiz Koç ve Sabancı gruplarının temsilcileri de vardı. Ama onun dışında, örneğin ABD'nin Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi'nden çekildiğine ilişkin sözlerin ardından Bakan şunu söyledi: "Resmî olarak çekilmiş olabilir ama fiilen burada dört beş Amerikan şirketi bu meselenin içinde." Hatta gördüğüm kadarıyla kaya gazı alanında faaliyet gösteren şirketlerden birinin temsilcisi de oradaydı.

Dolayısıyla şunu demek istiyorum: Burası, hazırlık toplantılarının ötesinde, birlikte değerlendirme yapan, çözüm üretmeye çalışan yani ortak akıl geliştirmeye çalışan bir merkeze dönüşmüş durumda. Sadece COP hazırlıklarıyla ilgili değil. Zaten Birleşik Krallık Başkan Yardımcısı da şunu söyledi: "İklim Haftası'nı bu hafta düzenliyoruz ama bunu yıl sonuna kadar çeşitli etkinliklerle sürdüreceğiz. Toplumsal duyarlılığı artıran ve bu dönüşümü toplumla birlikte gerçekleştiren bir çabanın içinde olacağız." Yani hedefleri ve iddiaları, farkındalığı artırarak her türlü teşviki sağlamak ve hatta gelişmekte olan ülkelere finansman ve bilgilendirme konusunda ellerinden gelen desteği vereceklerini söylediler.

Tabii Çin'in ve Hindistan'ın adı, özellikle yenilenebilir enerji alanındaki başarı hikâyeleri nedeniyle sürekli geçiyordu. Ardından da Türkiye'nin bu konudaki başarısından söz edildi. Çin ve Hindistan'dan sonra Türkiye'nin adının bu şekilde anılması beni açıkçası biraz ürküttü. Çünkü Türkiye'de ciddi bir yönelim var. Biraz önce bahsettiğim gibi Meclis'ten geçen anlaşmalar gerçekten çok kapsamlı. Herkes şunu söylüyor: Türkiye bu konuda çok elverişli koşullara sahip. Bu elverişli koşullar sadece coğrafi ve iklimsel özelliklerinden kaynaklanmıyor; aynı zamanda yasaların yatırımcıları teşvik edecek düzeyde olması ve her türlü desteğin sağlanmış olmasıyla da ilgili.

Biliyorsunuz, özellikle uluslararası şirketler açısından hukuki süreçlerin hızlandırılması, bürokrasinin azaltılması ve ruhsatların hızla verilmesi konusunda çıkarılan beş ayrı yasayla, özellikle 2025 ve 2026'da yapılan düzenlemelerle, önleri çok ciddi biçimde açılmış durumda. Biz bunun yarattığı tahribatları bugüne kadar da gördük. Örneğin ben Iğdır'a gittiğimde 16 bin dönümlük bir alanın işgal edildiğini gördüm. Meralar fiilen yok edilmişti, hayvancılık büyük zarar görmüştü. Şimdi bunun daha fazlasını yapmak istiyorlar ve bunu çok daha yaygın hâle getirmeyi planlıyorlar.

Özellikle bölgesel enerji hatlarıyla ilgili verdiği bilginin ayrıca önemli olduğunu düşünüyorum. İran-İsrail savaşının yarattığı tahribat ve Hürmüz Boğazı'nda yaşanan kriz, enerji güvenliği konusundaki kaygıları artırmış durumda. Bunun sonucunda yeni bir enerji hattı oluşturulması gerektiği yönünde öneriler geliştiriliyor ve bunun uluslararası düzeyde bir an önce hayata geçirilmesi için çalışma yürütüyorlar. Yani bana kalırsa, İran'ın yarattığı krizin tekrarlanmaması için enerji hatları politikasında önemli değişikliklere gitmeyi planlıyorlar.

E.B.: Evet, süremizin sonuna geldik ama daha konuşacak çok şey var elbette. Belli ki özellikle elektrifikasyon meselesi başta olmak üzere sıfır atık, döngüsel ekonomi gibi Londra İklim Eylem Haftası'nın gündemindeki konuları konuşmaya devam edeceğiz. Seni de tekrar bekleriz İbrahim. Katıldığın için çok teşekkür ederim.

Ö.M.: Ben de teşekkür ederim. Daha konuşma yeni başladık ve bundan sonra daha da artacağını düşünüyorum sayenizde de. Peki, çok teşekkür ederiz.

E.B.: Çok teşekkürler.

İ.A.: İyi günler. 

E.B.: İyi günler, sağolun.