Süheyla Doğan: “Umut etmezsek yaşayamayız ve mücadele edemeyiz"
Açık Gazete'de Ömer Madra ve Özdeş Özbay, 18. Uluslararası Hrant Dink Ödülü’ne layık görülen, Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği’nden ekoloji ve kadın hakları savunucusu Süheyla Doğan ile Hrant Dink’in mücadele mirasını, Kazdağları’ndan iklim adaletine uzanan mücadelesini ve umudu korumanın önemini konuşuyorlar.
Ömer Madra: Merhabalar. Bugün bir konuğumuz var. Aslında Uluslararası Hrant Dink Ödülü’nün 18’incisi, 15 Eylül Salı akşamı Harbiye Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda yapılan törenle sahiplerini bulmuştu.
Daha önce, Filistin’de, Gazze’de insan hakları ihlallerini belgelemenin fiilen imkânsızlaştığı koşullarda dahi çalışmalarını sürdüren; tehditlere, tecritlere boyun eğmeden iktidara karşı doğruları savunan Raji Sourani’yi ağırlamıştık. Onunla da bir söyleşi yapmıştık.
İki gün sonra da, şimdi Süheyla Doğan’la bir aradayız. Kültürel varlıklarıyla bölgesini cesaretle savunmaktan vazgeçmeyen, kadının insan hakları için mücadele eden ve devlet destekli ekokırım projelerine karşı da ısrarla ses çıkarmaya, doğayla birlikte yaşam hakkını savunmaya devam eden Süheyla Doğan’la konuşuyoruz.
Süheyla Hanım, uzun zamandan beri sizi de yakından takip etmeye çalışıyoruz. Ödülü kazanmış olduğunuz için sizi burada ağırlamaktan mutluluk duyuyoruz. Hoşgeldiniz.
Süheyla Doğan: Hoşbulduk. Çok teşekkür ediyorum Ömer Bey.
Özdeş Özbay: Merhabalar, hoşgeldiniz.
S.D.: Hoşbulduk, teşekkür ederim. Benim için bu ödüle layık görülmek büyük bir onur.
Ö.M.: Evet. Biraz anlatır mısınız yaptığınız şeyleri? Uzun süreden beri sizi takip ediyoruz ama sizin ağzınızdan bir kez daha mücadelenizi dinlemek isteriz. Ne zamandan beri sürdürüyorsunuz? Biz de yakından takip ediyoruz ama dinleyicilerimiz için biraz anlatır mısınız lütfen?
S.D.: Tabii ki, seve seve. Ben de zaman zaman Açık Radyo’ya konuk olup yaptıklarımızı aktarıyorum, isterseniz toparlayalım.
Bizim bölgemizdeki hareketimiz açısından, derneğimiz açısından sürecimiz biraz 2007’lere dayanıyor. Kazdağları Koruma Girişim Grubu olarak o zaman bir araya gelmiştik. Çok yoğun bir mücadele sürdürüp sondajların sonlanmasını sağlamıştık ve işletme ruhsatı verdirmemiştik bölge için. Ancak daha sonra bölgenin diğer kısımlarında, Kazdağları’nın kuzeyinde de çok sayıda metalik madencilik projesi olduğunu gördüğümüzde bizler de 2012 yılında, “Dernekleşelim,” deyip hem doğal varlıklarımızı, hem de bölgenin çok kıymetli kültürel varlıklarını korumak üzere bir araya geldik, dernekleştik.
İlk çıkışımız metalik madencilik, altın madenciliği olmasına rağmen tabii bir yandan da baktık ki yalnızca madencilik değil, ekolojik yıkımlara, kırımlara yol açan bölgedeki bütün enerji yatırımlarını da takip ettik, onları da izledik. O dönemde enerji yatırımları içerisinde termik santraller çok gündemdeydi. Çan’da yapılmış olan zaten iki santral vardı. Biga’da üç tane santral vardı. Yerli kömürle bir Çırpılar Termik Santrali vardı. Onunla ilgili de çok ciddi bir kampanya yürüttük ve santralin yapılmamasını sağladık. Ciddi hukuki süreçler de yürütmüştük. Bu şekilde bölgenin havasını, suyunu kirletecek, erken ölümlere yol açacak olan bir termik santrali de durdurmayı başarmıştık.
Yine o süreçte çok sayıda başka termik santralle ilgili ÇED süreçleri de başlamıştı. Bütün onları da takip ederek fosil yakıtlara karşı mücadelemizi sürdürdük.
Uzun süre bölgede metalik madencilikle ilgili çalışırken Kirazlı direnişimiz ortaya çıktı tabii. Kirazlı’da yaklaşık 347 bin ağacın kesilmiş olmasının hem çevrede, hem de Türkiye çapında yarattığı infial sonucunda nöbetli direniş kararı alındı. Kirazlı’da, Balaban mevkiinde çadırlar kurulup direniş başladı. Kanadalı şirketin ülkemizden kovulmasını sağladık büyük, onurlu direnişimizle.
Arkasından tabii bir sürü direniş, mücadele devam etti. Yalnız Kazdağları ve yöresi değil, Madra Dağı, Türkmen Dağı gibi diğer dağların da tehdit altında olduğunu takip ettik düzenli olarak. Bu sefer Balıkesir tarafındaki yıkım projelerine karşı da mücadeleyi yükselttik. Örgütlenmeye başladılar, kendi derneklerini kurdular. Şimdi onlar da kendi civarlarındaki, etraflarındaki projeler için direniyorlar.
Bu şekilde hem örgütlenmeyi güçlendirdik, hem direnişi artırdık, hem de bir sürü projeyi durdurmayı başardık. Bunun dışında da çok sayıda mücadele alanımız var. Şu anda sözde ekoturizm diyelim; turizm adı altında kırsalın ciddi bir talanı var. Onunla ilgili de çok sayıda projeyle uğraştık, kazandık. Kırsalın talanına, betonlaşmasına engel olmak için bu şekilde ciddi anlamda ekolojik yıkım projeleriyle uğraşıyoruz.
Ö.M.: Evet, toplamda aşağı yukarı kaç yıldan beri bu mücadelenin içinde aktif olarak rol alıyorsunuz?
S.D.: Çanakkale ve Balıkesir kısmı için 2007’den bu yana diyebiliriz. Ondan önce de Antalya’da yaşadığım, çalıştığım yıllarda ciddi anlamda bir sivil toplum örgütü deneyimim oldu. Kurucusu olduğum çok sayıda dernek, kuruluş, vakıf oldu. O da 1987’den 2002’ye kadar diyebiliriz.
Ö.Ö.: Şimdi ise kırsalda yaşıyorsunuz.
S.D.: Evet, kırsalda yaşıyorum.
Ö.Ö.: Şunu merak ediyorum: Şimdi normalde sizin gibi kentlerde uzun süre kalmış olup buradaki mücadele, özellikle kadın mücadelesi içerisindeki geçmiş deneyimlerinize de törende yer verdiler. Buradan kırsala gitmek, bir yandan kendi açımdan bakınca, birtakım zorluklar barındırıyor.
Siz uzun zamandır kırsalda yaşıyorsunuz ama şunu da merak ediyorum: Aslında kırsala geçmenizde daha önce mücadelesini verdiğiniz şeylerin bir rolü oldu mu, yoksa daha çok kırsala geçtikten sonra mı bu mücadeleyi daha kuvvetli bir şekilde vermeye başladınız?
S.D.: Aslında mücadele geleneğim diyeyim kendi adıma, öğrencilik yıllarında politik hareketlerde yer alarak başladı. O dönemde de çok aktif politik mücadele veriyorduk. 80 Darbesi’nden sonra, öğrencilik bitip iş hayatına başlayınca tabii bir dönem Türkiye’nin koşullarına bağlı olarak biraz sessiz sakin yaşayabildik diyebiliriz.
Ama daha sonra Antalya’ya iş için geçtiğimde, o bölgede ODTÜ Mezunlar Derneği’nin kuruluşu, bir vakfın kuruluşu, Antalya’daki kadın hareketinin başlatılması, platformların oluşturulması, danışma merkezinin açılması gibi süreçlerde yer aldım. Bir yandan da Antalya’da, şimdiki gibi çok ekoloji mücadelesi şeklinde değildi ama Köprülü Kanyon’a yapılmak istenen HES’i iptal ettirmemiz gibi çok ciddi mücadeleler vermiştik.
Aslında biraz sivil toplum örgütlerinde çok çalışmanın, kurucu ve yürütücü gibi görevlerde bulunmanın yorgunluğuyla kırsala taşınıp sessiz sakin yaşamaktı niyetim.
Ö.Ö.: Amacınız buydu ama pek öyle olmadı anladığım kadarıyla.
S.D.: Evimize yerleşip evimizi kendimiz, beraber tadil ettik, tamir ettik, oturduk. Hemen, “Köyde bir şeyler yapmalı,” dedik. Köydeki ihtiyacı görünce, köyün kadınlarının sosyalleşmeye, ekonomik olarak güçlenmeye, politik olarak güçlenmeye ihtiyaçları olduğunu gördük. Çocuklar için çok fazla bir şey yoktu. Köy halkı yani erkekler, kadınlar etrafa çok çıkmıyorlardı, dışarı çıkmıyorlardı. Bazı imkânlar olmasına rağmen çok sayıda ihtiyaç vardı.
Bir de köyün mevcut tarım ürünlerinin değerlendirilmesine, bir yandan da turizm potansiyelinin değerlendirilmesine ihtiyaç vardı. O şekilde öncelikle köyde Nusratlı Köyü Kültür Turizm Dayanışma Derneği diye bir dernek kurduk. Çok güzel projeler yaptık.
Ondan sonra bu madencilik sondajı başlayınca, 2007’de ekolojik mücadele de bunun üstüne eklendi. Bir yandan da tabii bölgemizde kadın cinayetleri yaşanmaya başlandı. Ben gitmeden öncesinde de vardı mutlaka ama Edremit’te ilk kez böyle bir kadın cinayetine tanıklık edince biz hemen onunla ilgili örgütlendik, dava takiplerine başladık. Körfez Bağımsız Kadın Dayanışması diye bir grubumuzu oluşturduk.
Ondan sonra bütün bu yerel hareketlerin, hem ekoloji, hem kadın hareketlerinin ağlarını oluşturduk. Hemen hemen çoğu ağın oluşumunda, kurulmasında ben de naçizane görev aldım. Ekoloji Birliği’nin bir araya gelmesinde, İklim Adaleti Koalisyonu’nda, Eşitlik İçin Kadın Platformu EŞİK’in kuruluşunda doğrudan, baştan itibaren görev alanlardan biriyim.
Ö.M.: Evet yani çok yönlü bir mücadele ve oldukça uzun bir geçmişi sürdürme durumundasınız. Yanlış hatırlamıyorsam, biraz önce de söylediğiniz gibi 1981’den bu yana, yaklaşık 45 yıldır bu işin içindesiniz yani.
S.D.: Evet, yılmaz, STK deneyimli bir aktivist diyebiliriz.
Ö.Ö.: Toplumsal mücadele deneyimli. Törende sizi tanıtırlarken, ödül sahibini tanıtırlarken tabii bu çok yönlü mücadele kimliğinize de yer vermişlerdi. Bu aslında önemli.
En sonunda tabii Halkın İklim Zirvesi’nden de söz ediyorlar. Biz de Apaçık Radyo olarak duyurularını yapıyoruz. Hatta zaten COP Zirvesi sırasında biz de orada olacağız. Halkın İklim Zirvesi’ni de takip edip haberlerimizde ona da yer vereceğiz.
İklim hareketi uzun zamandan beri iklim adaletini öne çıkarıyor. İklim adaleti dediğimizde de yani, "İklim krizi, diğer toplumsal mücadelelerden azade, ayrı, böyle bir çevrecilik falan değil; işçi sınıfının mücadelesidir iklim adaleti; kadınların mücadelesidir iklim adaleti; LGBTİ+’ların mücadelesidir; yerli halkların mücadelesidir; yerelde yaşayanların, madenlerle toprakları ellerinden alınanların mücadelesidir," diyorduk.
Yani tam olarak verdiğiniz bu bütüncül mücadele, bu iklim adaleti meselesine tam oturuyor diye düşünmüştüm ben de.
S.D.: Evet, Ömer Bey’i yıllarca dinledik. O makaleleri okurken çok şey öğrendik kendisinden. Buradan teşekkür ederim. İklim konusunu biraz Ömer Bey’den öğrendik gerçekten. İlk okuduğumuzda veya ilk dinlediğimizde Ömer Bey’i çok algılayamıyorduk. “Ne oluyor ki acaba?” falan diyorduk. Sonrasında gerçekten iklim değişikliğinin yarattığı iklim krizlerini bizzat Türkiye’de de yaşamaya, görmeye başladıktan sonra iklim meselesi bizim de baş meselelerimizden biri oldu hem Kazdağları olarak, hem de diğer ekoloji hareketleri açısından.
Benim Glasgow Halkların İklim Zirvesi’ne katılmam da iklim hareketi açısından, benim açımdan çok ufuk açıcı oldu. Orada iklim için ne kadar bütüncül bir mücadele gerektiğini gördüm. O Küresel İklim Günü’nde kortejin renkliliği müthişti. İnanç örgütlerinden kadın örgütlerine, emek örgütlerine, gençlik örgütlerine, meslek örgütlerine… Glasgow’da işçilerin grevi de vardı özellikle.
Ö.Ö.: Evet, grevi de vardı. Belediye hizmet işçileri, iklim greviyle birleştirmişlerdi.
S.D.: Evet yani o kadar renkli, değişik, toplumun farklı kesimlerinin iklim adaleti sebebiyle bir araya gelmiş olması benim ufkumu çok açtı. Bu mücadelenin daha da bütünlüklü olması gerektiği konusunda zihnim aydınlandı diyeyim.
Birlikte gittiğimiz beş arkadaşla beraber döndükten sonra biz de, “İklim adaleti için bir araya gelmeliyiz,” dedik ve sonra İklim Adaleti Koalisyonu’nu birlikte kurduk.
Belém’e çok gitmek isterdim, olmadı, gidemedim. Belém’e giden arkadaşlarımız da tabii o süreçten çok etkilendiler. Bir grup arkadaşımızın hem Glasgow, hem Belém deneyiminin de etkisiyle biz de, “Türkiye’de de Halkların İklim Zirvesi’ni yaparız,” dedik ve kolları sıvadık.
Ö.M.: COP31. Evet, pardon, ben de araya girdim.
Ö.Ö.: Tabii.
Ö.M.: Yani COP31, Kasım ayında Antalya’da olacak. Orada da sizi göreceğimizden eminiz.
S.D.: Tabii tabii, ilk çağrıcılarındanız zaten. Ekoloji Birliği Yürütme Kurulu’ndaydım ben. Biz de Ekoloji Birliği, Türkiye Çevre Platformu ve İklim Adaleti Koalisyonu olarak bütün Türkiye’ye açık bir çağrı yaptık. Sonra İstanbul’da bir araya geldik. Orada çalışma yolumuzu belirledik. Kozaları belirledik, çalışma gruplarını belirledik. Ben de birkaç kozada aktif olarak çalışıyorum bir yandan.
Ö.Ö.: Bu kozalar dinleyicilerimiz için biraz yabancı olabilir. Çalışma grupları ayrı, kozalar ayrı. Biraz kendi jargonu da olan bir örgütlenme.
S.D.: Tematik gruplar diyelim.
Ö.Ö.: Ana konulara “eksen” deniyor. Biraz kendi jargonu da var. Ama çeşitli konular etrafında bir araya gelen insan grupları var. Bunlara “koza” diyorlar, buradan bir ürün çıkarmayı amaçladıkları, bir çalışma, ortak bir payda ortaya koymaya çalıştıkları için. O yüzden dinleyiciler pek duymamış olabilir diye kısa bir açıklama yapma ihtiyacı duydum.
Ö.M.: Bu arada şundan da bahsetmek gerekir. Çok yönlü ve çok katmanlı mücadelenin ilginç örneklerinden biri de 2025 Nisan’ında, yanlış hatırlamıyorsam, Su Zirvesi’nde altın madenlerine tepkiydi. Bianet’te çok ayrıntılı olarak yer almıştı. Biz de Açık Radyo’nun ve Apaçık Radyo’nun çeşitli programlarında değinme fırsatı bulmuştuk.
Su Zirvesi’ndeki ilginç haberlerden bir tanesini İbrahim Köpenek de takip etmişti. “Su Zirvesi’nde altın madenlerine tepki: Ekolojist Doğan yaka paça atıldı” diye bir haber çıkmıştı. TÜPRAG, TÜMAD, Oreks gibi altın madeni şirketlerinin zirvenin sponsorluk listesinde yer alması üzerine çevre örgütlerinin protesto kararı almasıyla, Çanakkale Belediye Başkanı Muharrem Erkek de 9 Nisan’da yaptığı açıklamayla zirveden çekildiğini duyurmuştu.
Sonrasında, Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği temsilcisi olarak sizin de zirvede yaptığınız barışçıl protestoya polis müdahalesi olduğu ve sivil polislerce yaka paça sahneden çıkarıldığınız haberi vardı. “Madene verecek suyumuz yok” dövizinin de elinizden zorla alındığı, konuşma hakkınızın da zorla engellendiği belirtiliyordu. Bundan da birkaç cümleyle bahseder misiniz?
S.D.: Tabii, Çanakkale’de bir Su Zirvesi yapılıyor olması bizim için çok kıymetliydi. Çünkü Çanakkale’nin içme suyu kaynakları üzerinde bir sürü metal madencilik projesi vardı. Bizler düşündük ki bu çalıştayda, bu zirvede en azından bu konuda bazı önlemler düşünülür. Özellikle Atikhisar Barajı’nın, suyun korunması için bazı kararlar falan çıkar.
Bir yandan da zirvenin web sayfasını takip ediyorduk. Kaydımız da olmuştu. Güzel güzel katılacaktık çalışma gruplarına, zirveye; katkımızı sunacaktık. Her ne kadar baştan bizleri, STK’ları geniş anlamda çalışma gruplarına davet etmedilerse de en azından ana zirveye katılacaktık. Kaydımızı da yapmıştık.
Sonra web sayfasına girdiğimizde, zirveye son birkaç gün kala bölgede çalışan metalik madencilik şirketlerinin sponsor olduğunu gördük. O zaman, “Buradan bir şey çıkmaz zaten. Yani maden şirketleri bu zirveye sponsorluk yapacaksa buradan bir şey çıkmaz,” dedik ve bu durumu protesto etmeye karar verdik.
Bir gün önce Çanakkale Meydanı’nda protestomuzu yaptık. Başkan da zirveden çekildiğini açıkladı. Sonra ben, kaydımı yaptığım için, içeriden de sesimizi duyuralım diye zirveye katıldım. Kaydımı yaptırmak üzere masaya gittiğimde zaten görevliler hemen etrafımı çevirmişti. Bana güzelce, “Protestodan vazgeçin. Dışarıda arkadaşlarınız geleceklermiş, protesto edeceklermiş,” dediler. Ben de, “Arkadaşlarım ne yaparsa yapar. Bu bizi kararımızdan vazgeçirmez,” dedim.
Sonra oturacağım yere kadar eşlik ettiler. Konuşmalar başlayınca, protokol konuşmalarının ardından sıra plaket verme törenine gelince ben de kalkıp orada sözümü kullanmak istedim. Sahneye yavaş yavaş yürüdüm elimde bastonumla ve sunucudan söz istediğimi belirttim.
Tam o sırada da Vali Bey plaket vermek üzere geliyordu, genel müdür de ayağa kalkmıştı. Ona dönerek, “Sayın Valim, ben de bölgedeki sivil toplum örgütleri adına iki dakikalık söz hakkımı kullanmak istiyorum,” dedim. Vali izin vermeyince ben de sözümü söylemek için cebimden “Madene verecek suyumuz yok” dövizimi çıkarmak üzere harekete geçtiğimde, zaten hazır olan özel güvenlik görevlileri koluma girip beni sürüklemeye başladılar. Ben de ameliyatlı olduğumu, daha 20 gün önce dizimden ameliyat olduğumu söyledim ve dikkat etmelerini istedim.
Ö.M.: Aman, diz protezi ameliyatı geçirdiniz, değil mi?
S.D.: Protez ameliyatı olmuştum, evet. Ona rağmen tabii üç dört tane kolluk görevlisi beni çekiştirerek sahneden indirdi. Orada tabii bir yandan yine sözümü söylemeye çalışıyordum. O zaman da kadın kolluk görevlileri ağzımı kapatarak sürüklediler. En çok ona kızdım. Sürüklemelerine değil de ağzımı kapatmalarına içerledim.
Ondan sonra zorla otelin dışına çıkardılar. Orada açıklamamı yapmaya çalıştım ama ona da engel olmaya çalıştılar. Sonunda artık çok direnince dövizimi de ellerinden aldım, kaptım. Dövizimle beraber içeride söylemek istediğim ama izin verilmeyen, söyleyeceğim her şeyi dışarıda söyledim. Bu şekilde tepkimi göstermiş oldum.
Tabii demokratik bir şekilde söz kullandırılmaması çok büyük bir haksızlık. Ülkemizin demokratik hakların kullanımı açısından geldiği noktayı Su Zirvesi de bize göstermiş oldu. Orada bana şöyle demişlerdi, söz vermişlerdi: “Süheyla Hanım, bu zirveye tepkiniz yanlış oluyor. Biz buradan doğru kararlar çıkartacağız,” diye. Ben de, “Göreceğiz. Eğer doğru kararlar çıkar da bunu yayınlarsanız ben geleceğim, aynı sahneden sizlerden, Validən de, DSİ Genel Müdürü’nden de özür dileyeceğim,” dedim. Ne iştir ki hâlâ o raporlar yayınlanmadı, çıkan kararlar da yayınlanmadı. Çünkü çalışma gruplarında onların istemediği kararlar da aslında hazırlanmıştı. Onlar da yayınlanmadı. Zirve raporu da yayınlanmadı, deklarasyonu da yayınlanmadı.
Ö.Ö.: Böyle bir zirve yok yani o zaman, fiilen.
S.D.: Evet, sonuçları yayımlanmayan bir zirve oldu. Böylece ben haklı çıktım. Özür dilemekten de kurtuldum.
Ö.M.: Vallahi olağanüstü bir performans. Yani trajikomedi boyutunda gerçekleşiyor ama umudu taşıma ve büyütme konusunda da benzersiz işler yapmakta olduğunuzu takdirle karşılıyoruz. Yani söyleyecek kelime bile bulmak mümkün değil.
Bu Hrant Dink Ödülü size verilirken, sahnede yaptığınız konuşmada da umutla ilgili birkaç şey söylemiştiniz. Onları da birkaç cümleyle bize söyler misiniz lütfen?
S.D.: Evet, “Umudumuzu korumamız lazım, umudumuzu yitirmememiz lazım,” dedim. Umut bizim için her şey. Umut etmezsek yaşayamayız ve mücadele edemeyiz. Onun için bir araya gelmeliyiz, mücadele etmeliyiz, umudumuzu asla yitirmemeliyiz, dedim. “Ben gelecekten umutluyum,” dedim. Belki eksik söylemişimdir.
Ö.M.: Umuttan başka şansımız olmadı.
S.D.: Umuttan başka şansımız olmadı.
Ö.Ö.: Evet, Uluslararası Hrant Dink Ödülü’nün iki sahibi vardı. Bir diğeri Filistinli insan hakları savunucusu Raji Sourani. O da benzer bir şey söyledi aslında. Tabii çok ağır koşullar içerisinden geliyor. O da “kırım” diyor zaten. İklim adaleti hareketi de burada; bütün zeytin ağaçları dahi hedef alınır durumda, hayvanlar hedef alınır durumda. Onun da size benzer bir sözü var.
S.D.: Stratejik umut özelliğine.
Ö.Ö.: Benim de dikkatimi o çekti: “Stratejik iyimserlik.” Bizim hayatta kalmamız... Son Gazzeli, son Filistinli ayakta kaldığı müddetçe o stratejik iyimserlik korunmalı.
S.D.: Beni de çok etkiledi konuşmasındaki stratejik iyimserlik sözü.
Ö.Ö.: Bu yüzden ben de ikisi arasında bir benzerlik kurmuştum.
S.D.: Evet, umut etmeye devam.
Ö.M.: Ve son olarak da ödülü ailenize, yeryüzünün taşını toprağını koruyan tüm yaşam savunucularına, kadının insan hakları için mücadele eden feministlere, LGBTİ+’lara, hayvan hakları için mücadele edenlere, özgürlükçülere, emek sömürüsüne karşı direnen işçi sınıfına, topraklarını koruyan köylülere ve tüm hak savunucularına armağan ettiniz, diye de bitirmek istiyoruz. Sizi burada ağırladığımız için çok mutlu olduk.
S.D.: Ben de çok mutlu oldum Ömer Bey. Sizin sesinizi duyunca ben çok heyecanlanıyorum.
Ö.M.: Estağfurullah efendim.
S.D.: Çok kıymetli buluyorum, özellikle iklim konusunda. Türkiye kamuoyunu, ekolojistleri gerçekten sizler aydınlattınız. İklim grevleri, iklim için bir araya gelen gençler, Fridays for Future sizler sayesinde, Açık Radyo sayesinde haberdar olduk. Bizler de geliştik, büyüdük, beslendik sizlerle beraber. Açık Radyo’nun yayınları da bizim için bir okul gibi. Teşekkürler, biz size teşekkür ediyoruz.
Ö.M.: Biz de birlikte olmaktan son derece mutluyuz. COP31 sırasında da birlikte olacağız.
Ö.Ö.: Evet, oradan yapacağımız canlı yayınlarda, Halkların İklim Zirvesi’nde belki kendisini konuk bile alırız.
S.D.: Memnuniyetle.
Ö.Ö.: 14-18 Kasım arasında Halkların İklim Zirvesi’nde Antalya’ya bekliyoruz. Evet, çok teşekkürler.
Ö.M.: Peki, çok teşekkür ederiz Süheyla Hanım.
S.D.: Ben teşekkür ederim konuk ettiğiniz için. Kazdağları'na da bekleriz bu arada.
Ö.Ö.: Çok teşekkürler, tabii.
Ö.M.: Evet, memnuniyetle. Süheyla Doğan ile konuştuk. Türkiye’de ve dünya çapında önemli bir aktivist. Hrant Dink Ödülü’nü almasının ardından kendisiyle bir söyleşi yapma fırsatımız oldu.
Benzer İçerikler
İklim Krizinden Adil Geçişe: Taşıma İşçileri COP31’e Nasıl Hazırlanıyor?
Tuna Emren, Özdeş Özbay, Sedat Durel
"COP'tan daha geniş ve daha kapsayıcı bir Halkların İklim Zirvesi örgütlüyoruz"
Ecehan Balta, Sezgin Sarı
"Müzik toplumsal mücadelelerle buluştuğunda umudu da besliyor"
Ecehan Balta, Taner Öngür, Cem Köklükaya, Deniz Ulkat, Burcu Saral, Zişan Tokaç
İklim Krizi, Adil Geçiş ve Sendikaların Rolü
Suda Sim Meriç, Tuna Emren, Özdeş Özbay, Kıvanç Eliaçık