Sakat Muhabbet'te Alper Tolga Akkuş, 'Çetin Ceviz' programını hazırlayan ve İstanbul Barosu Engelli Hakları Merkezi’nin bu dönem başkanlığını yürüten Deniz Yazgan ile birkaç gün önce Bianet’de yayınlanan ‘Sağlamlık Sözleşmesi’nin Bir Türlü Reddedilemeyişi’ başlıklı yazısı üzerine konuşuyor.
Alper Tolga Akkuş: Merhaba. Apaçık Radyo'ya, Sakat Muhabbet’e; sağlamcı zihniyetin kör topal muhalifine hoşgeldiniz. Ben Alper Tolga Akkuş ve bugün 25 Şubat 2026 Çarşamba.
Sakat Muhabbet'te bu hafta, siz Apaçık Radyo dinleyicilerinin yakından tanıdığı bir ismi bir kez daha konuk ediyorum. Daha önce bir kez konuk almıştım bugünkü konuğumu. Sakat Muhabbet Salı gününden Çarşamba gününe geçiş yapmıştı, başka bir programı vedasıyla biz gelmiştik Çarşamba gününe. O program Çetin Ceviz idi ve programcısı ise Deniz Yazgan'dı. Bu hafta konuğumuz Deniz Hanım. Deniz Hanım hoşgeldiniz, nasılsınız, iyi misiniz?
Deniz Yazgan: Hoşbulduk, çok teşekkür ederim. Sizler nasılsınız?
A.T.A.: İyi diyelim, iyi olsun. Nasıl görüyorsunuz Sakat Muhabbet’i? Nasıl görünüyor uzaktan; izleyebiliyorsanız eğer, ne dersiniz?
D.Y.: İzliyorum ve mutlu da oluyorum bana gönderdiğiniz selamları duyunca. Bu dönemde de bolca selam almayı umuyorum.
Apaçık Radyo'yu beraberce devam ettiriyor olmak çok mutluluk verici bir şey. O yüzden özellikle engellilik alanındaki hak temelli söylemin artması, sözümüzün daha da duyulur hale gelmesi açısından verdiğiniz emeklerden dolayı müteşekkirim, çok teşekkür ediyorum.
A.T.A.: Rica ederim. Benim bir ilk sorum var; Sakat Muhabbet dinleyenler tanıyor sizi ama ilk defa dinleyen belki olabilir bu programı, denk gelebilir ve o yüzden Deniz Yazgan kimdir, bugüne kadar neler yapmıştır ve bir sakatlığı var mıdır diye ben temel sorumu sorayım size gene de.
D.Y.: Çok teşekkür ederim. Ben bir avukatım. İstanbul Bilgi Üniversitesi Psikoloji ve Hukuk çift ana dal programından mezun olduktan sonra aynı okulda İnsan Hakları Hukuku Yüksek Lisans Programı'nı Türk Ceza Kanunu'nun 309. Maddesi’nde düzenlenen Anayasayı İhlal Suçu'yla tamamladım. Şu aşamada doktora aşamasında yeterliliğimi teslim ettim ve cezai sorumluluğa güncel gelişmelerle ve özellikle maalesef bizim benimsemediğimiz bir kavram olsa bile akıl hastalığı olarak Türk Ceza Kanunu’na ve Medeni Kanun’a geçmiş akıl hastalığı kavramı açısından değerlendirdiğim bir tezi yazım aşamasındayım.
İstanbul Barosu Engelli Hakları Merkezi’nde üye olarak, yürütme kurulu üyesi olarak, sekreter olarak emek verdikten sonra bu dönem meslektaşlarım Başkanlık görevini yürütmemi uygun gördüler.
Benim tanılı veya bildiğim bir engelim yok ama bir engelli yakınıyım. 25 yaşına gelmiş artık - programa başladığımda düşündüm bu cümleyi nasıl kurduğuma ama Güneş o zaman daha 17 yaşındaydı. 25 yaşında otistik bir erkek kardeşim var. O yüzden nöroçeşitlik kavramını, otistik hakları savunuculuğunu ve devamında engellilik pratikleri, engellenme pratikleri üzerinden toplumsal yapılanmayı mesleğimin her aşamasına yaygın hale getirmeye çalışıyorum diyebilirim.
A.T.A.: Bu hafta sizi niye konu kaldık? Sizin Bianet'te, 14 Şubat'ta bir yazınız yayınlandı: ‘Sağlamlık Sözleşmesi’nin bir türlü reddedilemeyişi’. Onu da sevgili Didem Gençtürk, ortak dostumuz bana attı ve “Alper böyle bir yazı var. Deniz yazmış, ne dersin?’ dedi. Arada böyle paslaşıyor sağolsun Didem ve ben de hemen size yazdım.
D.Y.: Sevgiler, selamlar sevgili Didem.
A.T.A.: Ddem'e bir de buradan selam gönderelim. Sağolsun destekleri için ve her türlü kolaylığı için ki siz de tanıyorsunuz zaten Didem'i. Bu yazı özelinde bir özetini verin siz, sonra detayına girelim isterseniz.

Bir Bianet Makalesi: Sağlamlık Sözleşmesi’nin bir türlü reddedilemeyişi
D.Y.: Tabii ki çok mutlu olurum. Aslında biraz da bu yazının nasıl ortaya çıktığından söz etmek isterim.
Uzun zamandır kullandığımız ve engelli hakların mücadelesinin bizlere kazandırdığı sağlamcılık kavramı üzerinden çokça düşünmeye, çokça üretmeye çalışıyoruz ama sağlamcılık halinden ana akımlaşmış ve herkesçe bilinen, ‘Evet, engelli ayrımcılığıdır sağlamcılık, tıpkı seksizim dediğimizde birçok kişinin anlaması gibi, türcülük dediğimizde birçok kişinin anlaması gibi’ sağlamcılık dendiğinde aynı şekilde anlaşılmadığını görebiliyoruz maalesef.
Bu kavram üzerine sağlam olmak, sağlam kabul etmek, kabul edilmek, ehil beden sahibi olarak kabul edilmek üzerine çokça düşünmüşken, özellikle bizim mücadele alanımızda, hak temelli mücadele alanında duygulanımlar üzerinden öfkede birleşebilmek üzere çok düşündüm Alper Bey.
Neden engellinin başına bir şey geldiğinde; şiddete uğradığında, tacize uğradığında, nitelikli cinsel saldırıya uğradığında, eziyete, işkenceye uğradığında kanıksanmış bir gerçek bu diye düşündüğümde galiba henüz 14 yaşındaydım çünkü artık ömrümün yarısından daha fazla bir süreden söz ediyorum.
Bunlar sosyal medyayla beraber daha yaygın bir hale gelmiş gibi görünse bile aslında engelli dediğimiz kişi özellikle konuşamıyor ise veya tipik biçimde konuşmuyor ise, yarı sözel ise dediğine güvenilmeyen kişi olarak topluma yansıtıldığı için müzmin mağdur haline getirildiğini biliyorduk biz bu kişilerin. Özellikle nörolojik bir engellilik, zihinsel bir farklılık var ise bunun kat be kat arttığını, kesişimsel kimliklerle beraber örneğin engelli kadın, zihinsel engelli kadın, zihinsel engelli çocuk gibi birleşimlerle karşımıza çıktığında bunun arttığını görüyorduk ve bununla ilgili araştırma yapmaya başladığımda ‘Acaba bu bir modernite sorunu mudur?’ sorusuna yanıt vermeye çalıştım uzun bir süre.
Halbuki zaten savaşlarla beraber, insanların birbirini kırmasıyla beraber, bu insan kıyım süreciyle beraber engellilik savaşının, depremin, selin dünyada başımıza mücbir sebeplerle gelmiş veya insan eliyle savaşlarla gelmiş her şeyin sonucunda zaten fiziki bir engellilik doğumundan söz edebiliyoruz ve engellik hep var olmuş ama engellik hep görmezden gelinmiş.

Çiğdem Mater’in ‘Türklük Sözleşmesi’ni elinin tersiyle itenler’ Yazısı
D.Y.: O yüzden buradan da anmak isterim. Sevgili Çiğdem Mater’in değerli Sırrı Süreyya Önder henüz yoğun bakımdayken ‘Türklük Sözleşmesi'ni Elinin Tersi ile İtenler’ yazısı beni çok etkilemişti gerçekten ve bu sözleşmesel bakış açısı; üstün olmaya, imtiyazlı olmaya yönelik sözleşme bizim yazılı olduğunu görmediğimiz tamamen bir bakış arasında ve bir bakışı. Altını çizerek söylüyorum; gören, duyan, tipik biçimde yürüyen; Leonardo da Vinci'nin çizdiği insana benzeyen insan için türetilmiş toplum ve toplumsallık algısı üzerinden devam ettiğimizde bunu reddedebilmiş değerli Sırı Süreyya Önder'i muhteşem bir anmaydı. Sevgili Çiğdem'e de buradan selam olsun. Sevgiyle, özlemle anıyorum onu.
Bu yazı üzerinden artık olaylar biriktikçe özellikle İstanbul Barosu Engelli Hakları Merkezi bağlamında yaptığımız çalışmalarda da çokça karşılaştığımız, çokça başvurusunu aldığımız engelliye yönelik fiziksel, ruhsal, ekonomik, duygusal şiddet sarmalı içerisinde buna neden ses çıkaran kişileri çok iyi tanıyoruz değerli Alper Bey.
Örneğin, biz birbirimizi tanıyoruz, biz birbirimizi tanımadan da bu mücadelenin içerisinde olabilmeliydik. Dünya üzerindeki her çocuk hakları savunucusu, her feminist birbirini tanımaz ve kız kardeşlik olgusu, çocuk hakları savunusu üzerinden çocuğun üstün yararı ilkesini kanıksamak ve bunu yadsınamaz bir gerçek olarak kabul etmek bir olgudur. Ama engelli hakları için Türkiye'de bu maalesef böyle değil; bu alana o veya bu vaziyette tesadüf etmiş herkesi biz tanıyoruz ve tanımasak da iyi olur aslında birbirimizden daha farklı kişileri görsek, ana akımlaştırsak ne iyi olmaz mı diye sorarken. bunun hali hazırda devam eden bir sistemde, düzende, mümkün olup olmayacağı sorusuyla ilgili çok düşünerek, çok hüsrana uğrayarak geçti kısa meslek hayatım. O yüzden artık geldiğimiz aşamada Ankara'da ayağından bir vince ters bağlanarak yani ayağından bağlanması sonucunda vincin kalkmasıyla zaten ters, baş aşağı duracaktır bir kişi.
Bir zihinsel engelli olduğu iddia edilen bir işçinin tırnak içerisinde getir götür işlerini yapan yani söz gelimi bizim emek kuramı içerisinde değersizleştirilen, yaptığı işte bir işçiye verilen anlam, değer ve önemsenmeyen bir işçinin bu tutumla tutumla karşı karşıya kalması artık daha billurlaştırdı, daha net bir hale getirdi birçok şeyi. O yüzden bu dediğim gibi, esinlenmelerle beraber sağlamlık meselesine tutunmamız üzerine bir yazı yazılması gerektiğini düşündüm.
Bunu önceden de konuştuğumuzu da hatırlıyorum. Mesela fizyoçeşitli arkadaşlarımız yani fiziksel farklılığa sahip olan, yaşamını bir tekerlekli sandalyeyle veya bir walkerla veya bir koltuk değneğiyle sürdüren kişilerden özellikle engelli haklarıyla çok daha haşır neşir olmayanlardan şey duyarız, “Benim aklım her şeye yetiyor yani ben engelliler içerisinde üstün engelliyim, hiyerarşik olarak boyutum daha iyi bir yerde”. Hem kendini avutmaya yönelik, hem de toplumda kendini kanıtlamaya yönelik cümleler kurduğunu sıklıkla görürüz örneğin. Bu sağlamlık sözleşmesi o yüzden bence bir türlü reddedilemeyişiyle ayrı bir başlık açılması gereken bir konuydu.

Utku Tutar’ın ‘Erkeklik Sözleşmesinin Reddi’ Yazısı
D.Y.: Utku Tutar'ın ‘Erkeklik Sözleşmesinin Reddi’ yazısıyla, biraz önce Çiğdem'in bahsettiğim yazısıyla beraber bu imtiyazlılığın neden bu sistem içerisinde yani sert kapitalist, sosyal hukuk devletinden artık fersah fersah uzaklaşmış ve zihinsel engelli olarak tabir edilen bir işçi karşımızdayken yani emeğini koyarak yaşamını bağımsız hale getirmek adına önemli adımlar atmış bir işçi karşısında neden bu şiddetin normal geldiğini ya da neden örneğin ben deliler gibi araştırmama rağmen gözaltına alındıktan sonra bu kişilerle ilgili ne olduğunu göremiyorum? Ben tutuklanmayı savunan bir insan değilim.
A.T.A. Deniz Hanım, müzik arası verelim mi? Biliyorsunuz, müzik çalıyoruz bu programda ve ortalara da geldik sanıyorum. Ben hep konuklara soruyorum hangi müziği istersiniz diye ve sizin var mı aklınızda bir şey?
D.Y.: Tamamdır. O halde ben Mikal Aslan'dan “Çem Vano” önerebilirim.
A.T.A.:Sakat Muhabbet devam ediyor. Bu hafta konuğum Çetin Ceviz programını ki efsanevi artık diyebiliriz o programa, onu hazırlayıp sunan Deniz Yazgan konuğumuz ve Deniz Hanım'ın Bianet'te, 14 Şubat'ta yazdığı ‘Sağlamlık Sözleşmesinin bir türlü reddedilemeyişi’ yazısını konuşuyoruz.
Orada da bir tırnak içinde zihinsel engelli bir çalışanı, iş arkadaşları tırnak içinde espri amaçlı çünkü öyle iddiaları var, vince asıp eğleniyorlar gibi lanse edilen bir durum vardı ve bunun üzerine aslında akademik yerlere değinen bir yazı yazmıştı Deniz Hanım. Çiğdem Matere de selam gönderdi o anma deyince ki Çiğdem Mater'i tanımayanlar yanlış anlamasınlar, Çiğdem Hanım şu anda tutsaklardan birisi bir çok insan gibi. Ona da selam gönderelim.
Tam Çiğdem Hanım'dan bahsetmiştiniz, Utku Bey'in yazısını söylüyordunuz siz: ‘Erkeklik sözleşmesinin reddi’. O arada ben müzik arası demiştim. Buradan size sözü yine size bırakıyorum ben Deniz Hanım, buyurun.
D.Y.: Çok teşekkür ederim. Aslında biraz daha bu şiddetin normalleştirilmesi üzerine konuşuyorduk çünkü bu örneği, bu dediğiniz gibi zihinsel engelli olarak tanımlanan kişinin bu yaşadığı duruma dair MESEM’leri de düşünmemiz gerekir diye düşünüyorum ben, önemli bir örnektir. MESEM’de tırnak içerisinde yine şaka olsun diye bir kompresörün anüsüne yakınlaştırılması nedeniyle iç organları parçalanarak ölen çocuk işçiyi unutmamak gerekiyor.
Bu noktada o yüzden yazıda da bunun bir pedagojik tahakküm olduğunu, bu pedagojik tahakkümün çıplak performansına varacağını yazmaya gayret ettim ben.

Marxism ve Sakatlık
D.Y.: Bu noktada çok da önemli bir makaleye denk düştüm ve herkese, bu alanda ilgisi olan herkese Staffan Bengtsson'un ‘Out of the frame: disability and the body in the writings of Karl Marx’ yazısını öneriyorum.
A.T.A.: Zaten yazınızda bunların hep linkleri var. Bianet’e girerlerse, dinleyenler orada linkler var. Ben de kendime bayağı bir okuma şeyi çıkardım yazınızdan, onu da ben paylaşayım.
D.Y.: O noktada Staffan Bengtsson’un çok önemli bir çıkarım yaptığını fark ediyoruz. Aslında bizim karın ağrısıyla bir türlü söyleyemediklerimizi Bengttson, çok güzel bir değerlendirmeyle aradan çıkarıyor. Biz insanlarla iletişimimizde çünkü belki de bir akademisyen gibi, özellikle alanda hak savunusunda bulunan insanlar olarak kestirip atamıyoruz - burada bir kestirip atmayı kötü anlamda söylemiyorum. Çok doğru bir tabirle, artık insandan söz ediyor Bengttson ve kendisinin bu bağlamda söylediği şey, kapitalizmin mantığında açıkça bulunan değer üretmeyen, kapitalist algılarla değer üretmeyen ve bu yüzden emeğinin karşılığında da hiçbir şey olmasa bile sadece orada bulunmasının bir lütuf olarak görüldüğü, bizi yine engelliliği hak temelli söylemden hayır temelli söyleme, bir bahşetme söylemine götüren bir çıktı da bulunuyor.

Murat Gülsoy, Ayfer Tunç, ‘Diyaloglar’ Serisi ve ‘Etik Felç’
D.Y.: Yani engellinin insan olarak değil, düzenin sınırında bulunup bulunmayacağını yine ehil insanlarca karar verilmiş bir nesne olarak kabul edilmesini görüyoruz burada.
Aslında ben bir yana teki birinci yazımda da yine ki beni hayatım boyunca da çok etkileyen ve Apaçık Radyo'da da Eksik Mecaz programını yapan Murat Gülsoy Hocanın ve değerli yazar ve ona da hocam diyeceğim, değerli hocam Ayfer Tunç'la beraber yıllardır yürüttüğü Diyaloglar programında Adaniye Shibli'nin Küçük Bir Ayrıntı kitabı üzerinden yaptıkları tartışmada Arendth atıfı yaptıklarını hatırlıyorum.
Burada aslında insanların yine kendilerini kurtaran bir suçluluk duygusuna bandırdıklarını - buna bandırmak diyeceğim gerçekten - ama hiçbir şekilde sorumluluk üstlenmediklerine, “ah biz işte hiç bakmıyoruz, insanlarla ilgilenmiyoruz, biz çok kötüyüz” dediği ama iyileşmek adına ki bu kötülük ya da iyilik değildir bana sorarsanız. İyileşmek adına yapılamayanlara da Murat Hocam ‘etik felç’ ismini koymuştu ve bu beni gerçekten kafamda bir çivi olarak kaldı. Burada da başımıza gelenin bir etik felç olduğunu görüyoruz çünkü aslında engelliyle nasıl iletişime geçeceğini bilmeyen insanlar üretiyor bu sağlamlık sözleşmesi çünkü biz sağlamlık açısından ehil bedenlere sahip olmanın bir normallik olduğunu söylüyoruz. Halbuki her insanın başından geçen ve kimi zaman kısa, kimi zaman daha uzun dönemlere ayrılmış bir ayrıcalıktır toplumun üzerinde o veya bu vaziyette kolunu bacağını kırmadan var olabilmek.

Shelley Tremain'ın bir yazısı üzerinden 'Foucault ve Sakatlık'
A.T.A.: Sizin yazınızda Foucault'a da bir selam var. Shelley Treiman'ın bir yazısı. ‘Foucault as the First disabled philosopher of disability.’ Parantez içinde ‘My love letter, Foucault. Çevirisi de şu. ‘Engellilik üzerine ilk engelli filozof olarak Foucault: Foucault'a aşk mektubu’. Marx deyince Foucault'a da yazınızda bir atıf olduğu için onu da açmak istedim. Buna dair ne söylemek istersiniz.
D.Y.: Örneğin, Shelley Treiman ile özellikle çok geç tanıştığım için çok üzgünüm. Bu yazı neredeyse iki sene önce yazılmış bir yazı.
Biyopolitik felsefe üzerinden değerlendirmelerle çok karşılaşıyordum ama Foucault'un ölümünden sonraki değerlendirmeler, özellikle 2024 yılı dünyada gerçekten bir Foucault yılı olarak da yaşandı; 84 senesinde öldüğü ve ölümünün de 40. yılı olduğu için bambaşka şekillerde tartışıldı.
Bence yazıda en önemli kısım ve Foucault’u hiçbir şekilde bu bağlamda değerlendirmemiş olmamıza rağmen, kendini bir engelli felsefeci, filozof olarak tanıtmamasına rağmen özellikle bu kategorideki çalışmaları bağlamında bir değerlendirme, bir yeniden kıymetini kazandırma çalışması olduğunu görüyoruz. Güç ile süje arasındaki değerlendirmeler açısından engelliğin teorisi, engelliğin kuramı, engellik kuramı üzerinden yapılan değerlendirmelerin gerçekten çok kıymetli olduğunu düşünüyorum yazıda da.
Shelley Tremain'in daha fazla yazısını okumayı çok çok isterim çünkü burada biz şiddeti her zaman ve modern ceza hukuku açısından da bir sapma, bir kamuyu zarara uğratacak davranış olarak yorumlarken, Shelley Tremain’ın çıkardığı sonuçla beni uğradıkları şiddet sonucunda neden apaçık çünkü ceza kanunun - apaçık dedim Apaçık Radyo’ya da güzel oldu - 86. maddesinde kendini bedenen savunamayacak kişiye yönelik yaralama, nitelikli yaralama olarak düzenlenmişken, zihinsel engelli denilen işçinin başına gelen şey çok eminim böyle biteceğine basit yaralamayla bitecek mesela. ‘Toplumun bir süjesi değildir, bu kişinin uğradığı şiddetten toplum zarar görmemiştir’ algısından kaynaklanıyor bu. Bu yüzden sağlamcılığın felsefi biçimini, engelliliği felsefede az düşünerek, engelliyi felsefede de marjinalleştirerek sağlamcılığın felsefedeki iz düşümü olduğunu söylemek çok kıymetliydi. O yüzden Shelley Tremain'in Foucault değerlendirmesine atıf yapmadan geçmek istemedim açıkçası.
A.T.A.: Bir de bu yazının gazetedeki görseli Dogville filminden bir sahne. Onun bir ilintisi var mı yazıyla ilgili? Merak ettim. Var ise afişe de bunu koyayım dedim de o yüzden aslında bunu soruyorum size şu anda.

Yazının Görseli Dogville Filminden Bir Sahne
D.Y.: Aslında onu sevgili editörümüz, BiaMag’ın her hafta editörü, Bianet'te emek veren gazeteci arkadaşlarımızdan biri oluyor. Bu dönem, Evrim Kepenek'ti.
A.T.A.: Evrim de yakın arkadaşım, ona da bir selam olsun buradan o zaman.
D.Y.: Evet, sevgili müvekkilim Evrim'e buradan çok çok sevgiler ve selamlar olsun. Aslında burada Dogville atfını neden yaptığını da yoğunluktan ki bu hafta da Evrim'le konuşmuş olmamıza rağmen soramadım. Gördüğümde sadece beni gülümsetti çünkü zaten Evrim'in zihin yapısından hem çok etkilenirim, hem çok güvenirim, hem de benzeştiğimiz yerleri görürüm.
Burada Dogville üzerinden özellikle 1930'larda şiddetten ve kaçınan vücut bütünlüğünü korumak için bir kasabaya kaçan bir kadının burada yaşadıklarını, tırnak içerisinde bir iyilik, güzellik oyunu üzerinden anlatma yapısına yaptığı atfa ben hayran kaldım.
A.T.A.: Ben de şunu düşündüm; o görselde çizili ya her şey yani okul çizili, bir yer çizili, her şey bir üst akıl tarafından, tırnak içinde üst akıl tabi bu, çizilmiş sağlamlık da öyle. Belki Evrim de oradan bunu görmüştür. Birileri bizim dışımızda, bizim hayatımızı çiziyor, onun içinde yaşıyoruz gibi bir şey olabilir gibi geldi bana şimdi üstüne bakınca, düşününce.
Çok çok sağ olun. Bu hafta Bianet’te Deniz Yazgan’ın yazdığı yazıyı konuştuk. Her zaman açık size Sakat Muhabbet. Son sözleriniz var ise onları da alalım ve çok sağolun konuk olduğunuz için tekrar.

Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Sözleşmesi'nin 20. yılında Engelli Hakları Sempozyumu
D.Y.: Çok teşekkür ederim. Ben bu vesileyle hem sizi, hem de dinleyicilerimizi 11 Mayıs 2026 Pazartesi günü İstanbul Barosu'nda gerçekleştireceğimiz Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Sözleşmesi'nin 20. yılında Engelli Hakları Sempozyumu'na davet etmiş olayım.
Son başvuru tarihi 15 Mart. İstanbul Barosu Engelli Hakları Merkezi'nin sosyal medya hesaplarından başvuru metni, başvuru usulüne ulaşabilir herkes. Gerek katılımcı olarak, gerekse yazılarıyla herkesi bekliyoruz.
Çok çok teşekkür ediyorum bugün bana vakit ayırdığınız için. Dayanışmamız daimdir.
A.T.A.: Rica ederim. 11 Mayıs'tan önce ben notumu alayım. O tarih gelmeden bir hafta önce de yine konuk alalım sizi ve bu sempozyumu konuşalım o zaman.
D.Y.: Şahane olur.
A.T.A.: Çok çok sağolun konuk olduğunuz için. Bir de bizim son sloganımız var tabi Sakat Muhabbet'te: ‘Dünyanın bütün sakatları eğleşin’. Haftaya görüşmek üzere, hoşçakalın.


