Apaçık Radyo

“İklim krizini doğru adıyla konuşmazsak sorumluları da konuşamayız”

16 Ekim 2026

İklim Kuşağı Konuşuyor’da Atlas Sarrafoğlu, İstanbul’da yaşanan rekor yağışlar ve sellerden hareketle kentlerin iklim krizi karşısındaki kırılganlığını, afetlerin etkisini artıran kentleşme politikalarını ve toplumsal eşitsizlikleri ele alırken; COP31’e giderken Türkiye’nin iklim politikalarındaki çelişkilerini, çevresel tartışmaların odağındaki şirketlerin zirvedeki rolünü ve fosil yakıt lobisinin iklim müzakereleri üzerindeki etkisini değerlendiriyor.

Bu hafta İstanbul’daki sellerden yola çıkarak şehirlerin iklim krizine ne kadar hazırlıklı olduğunu, COP31’e giderken Türkiye’deki çelişkileri ve iklim krizini neden artık adıyla konuşmamız gerektiğini ele alacağız.

Image
""

İstanbul’da Çarşamba günü, yalnızca yağmur yağmadı. AKOM’un Perşembe günü açıkladığı son verilere göre Beykoz’da metrekareye 277 kilogramı aşan yağış düştü. Bu, 1942’den bu yana İstanbul’daki istasyonlarda kaydedilen en yüksek yağış miktarı. Üstelik kısa sürede düşen yağmur, İstanbul’un ekim ayında normalde aldığı toplam yağışın yaklaşık dört katına ulaştı. Kent genelinde su baskını, rögar taşması, yol çökmesi, mahsur kalma ve ağaç devrilmesi gibi nedenlerle yaklaşık 10 bin ihbar yapıldı. Bir günde, bir ayın değil, neredeyse dört aylık yağışına denk gelecek miktarda suyun bir kentin üzerine düşmesinden söz ediyoruz.

Ve yine aynı kelimeleri duyuyoruz: “şiddetli sağanak”, “olumsuz hava koşulları”, “beklenmedik yağış”. Bunların hiçbiri yanlış değil. Ama artık eksik. Çünkü İstanbul’da yaşananları yalnızca meteorolojik bir olay olarak tarif ettiğimizde, hikâyenin önemli bir bölümünü dışarıda bırakıyoruz.

İklim değişiyor.

Image
""

Bilim insanları bunu onlarca yıldır söylüyor. Peter Kalmus ve Johan Rockström gibi iklim bilimcileri yıllardır, fosil yakıtları yakmaya devam ettiğimiz sürece aşırı hava olaylarının hem şiddetinin, hem de yaratacağı zararın büyüyeceği konusunda uyarıyor. Bugün artık bu uyarıları gelecek zaman kipinde konuşmuyoruz. Daha sıcak bir atmosfer daha fazla nem taşıyor. Kabaca her 1 derecelik ısınmada atmosferin taşıyabileceği su buharı miktarı yaklaşık %7 artıyor. Bu, dünyanın her noktasında sürekli daha fazla yağmur yağacağı anlamına gelmiyor. Ama koşullar oluştuğunda çok daha büyük miktarda suyun çok daha kısa sürelerde boşalabilmesinin fiziksel zeminini hazırlıyor.

Dolayısıyla İstanbul’da yaşanan tek bir yağış olayını, ayrıntılı bir bilimsel atıf çalışması yapılmadan doğrudan “bunun nedeni iklim değişikliğidir” diye açıklamak doğru olmaz. Ama artık ısınan bir dünyada aşırı yağış riskinin büyüdüğünü görmezden gelmek de bilimsel değil.

Buradan ikinci meseleye geliyoruz. İklim değişiyor ama şehirlerimiz aynı hızla değişmiyor. Hatta bazı açılardan tam tersini yapıyoruz. Toprağı betonla kaplıyoruz. Suyu emebilecek yüzeyleri azaltıyoruz. Dere yataklarının çevresini yapılaştırıyoruz. Sulak alanları, ormanları ve doğal drenaj sistemlerini kaybediyoruz. Sonra birkaç saat içinde devasa miktarda yağmur düştüğünde, bütün o suyun nereye gideceğini düşünüyoruz.

Oysa yağmurun hafızası var. Su, kendisine bıraktığınız alanı kullanıyor. Bırakmazsanız kendisine yeniden yol açıyor. Bu nedenle iklim krizine hazırlanmak, yağmur başladıktan sonra daha fazla itfaiye aracı göndermekten ibaret olamaz. Afet müdahalesi elbette gerekli; Çarşamba gecesi binlerce insanın yardımına koşan ekiplerin yaptığı iş bunun ne kadar yaşamsal olduğunu gösteriyor. Ama iklim uyumu, afet gerçekleştikten sonra verilen tepkinin çok öncesinde başlamalı.

Bir kentin yeni iklime göre yeniden tasarlanmasından söz ediyoruz. Yağmur suyu altyapısının geçmişin ortalamalarına değil, artık karşılaşabileceğimiz yeni uç değerlere göre hesaplanmasından…

Image
""

Kentte suyu emen yüzeylerin artırılmasından… Dere yataklarının yapılaşmadan korunmasından… Betonlaştırılmış alanların yeniden geçirgen hale getirilmesinden… Yağmur bahçelerinden, kent içindeki sulak alanlardan, yeşil koridorlardan, taşkın sırasında suyu geçici olarak tutabilecek parklardan… Ve tabii özellikle bodrum katlarında, dere yataklarında ya da taşkın riski yüksek mahallelerde yaşayan insanların korunmasından söz ediyoruz. Çünkü iklim krizinde risk hiçbir zaman yalnızca “ne kadar yağmur yağdığı” değildir. Aynı yağış iki farklı kentte tamamen farklı sonuçlar yaratabilir. Aynı kentte bile aynı yağmur herkesi eşit vurmaz. Kimin güvenli bir evde yaşadığı, kimin bodrum katta oturduğu; kimin aracını bırakıp evine dönebileceği, kimin işe gitmek zorunda olduğu; hangi mahallenin altyapısının yenilendiği, hangisinin yıllardır beklediği… Bunların tamamı afetin sonucunu belirliyor.

İklim krizini konuşmak biraz da bu nedenle önemli. Çünkü “doğal afet” dediğimiz anda yaşanan şey sanki tamamen doğanın bize yaptığı bir şeymiş gibi geliyor. Oysa afetin büyüklüğünü çoğu zaman bizim şehirlerimiz, yatırımlarımız ve siyasi tercihlerimiz belirliyor. Ve bütün bunları Türkiye açısından çok özel bir zamanda konuşuyoruz.

COP31’e üç haftadan biraz fazla kaldı. Dünyanın en büyük iklim müzakeresi 9 Kasım’da Antalya’da başlayacak ve 20 Kasım’a kadar Türkiye’nin ev sahipliğinde devam edecek. Dünyanın dört bir yanından hükümetler, bilim insanları, sivil toplum kuruluşları ve şirketler Türkiye’ye gelecek. Bir tarafta İstanbul son 84 yılın en yoğun yağışlarından biriyle mücadele ediyor. Diğer tarafta birkaç hafta sonra Antalya’da dünyaya iklim krizine karşı ne yapılması gerektiğini anlatacağız.

Ve tam burada COP31’in kendi içindeki çelişkiler de ortaya çıkmaya başladı. Bu hafta Sinpaş Holding’in COP31’de “İklim Destekçisi” olarak yer alacağı açıklandı. Şirket, Yeşil Bölgede sürdürülebilirlik çalışmalarını tanıtacak. Ama Sinpaş ismini çevre mücadelesinden takip edenler için bu tanımlama oldukça çarpıcı. Marmaris’teki Kızılbük projesine karşı yıllardır mücadele eden çevre savunucuları, şirketin projesinin yarattığı ekolojik etkiler nedeniyle uzun süredir hukuk mücadelesi yürütüyor. Proje geçmişte Marmaris Belediyesi tarafından mühürlendi ve şirkete 60 milyon liralık ceza kesildi. Muğla Çevre Platformu’ndan Halime Şaman da bu mücadeleyi yıllardır sürdüren isimlerden biri. Üstelik Şaman’ın çevre ve insan hakları alanındaki çalışmaları nedeniyle maruz kaldığı idari, hukuki ve ekonomik baskılar bu yıl Birleşmiş Milletler özel raportörlerinin resmi yazışmasına kadar taşındı. BM belgesinde, Şaman’ın Sinpaş GYO ve Kızılbük GYO tarafından yürütülen projeye karşı verdiği mücadeleye açıkça yer veriliyor.

Şimdi ise aynı Sinpaş, Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi’nde “İklim Destekçisi”. Bence COP31’e giderken üzerinde durmamız gereken meselelerden biri tam olarak bu olacak. İklim zirvesinde kim konuşacak? Kim “sürdürülebilir” olarak tanıtılacak? Ve sürdürülebilirliğin ölçüsünü kim belirleyecek?

Çünkü mesele yalnızca Sinpaş da değil. Geçen yıl Belém’de düzenlenen COP30’a 1.600’den fazla fosil yakıt lobicisi akredite edilmişti. Yani zirvedeki yaklaşık her 25 kişiden biri fosil yakıt endüstrisi ile bağlantılıydı. Fosil yakıt lobicilerinin sayısı, iklim krizine karşı en kırılgan on ülkenin delegasyonlarının toplamından bile fazlaydı. Üstelik COP26 ile COP29 arasındaki yalnızca dört zirvede 5 bin 350’den fazla fosil yakıt lobicisi Birleşmiş Milletler iklim görüşmelerine katıldı. Bu temsilcilerin bağlantılı olduğu şirketler dünya petrol ve gaz üretiminin yaklaşık yüzde 60’ını gerçekleştiriyor.

Image
""

COP31’in katılımcı listesi henüz tamamlanmadığı için Antalya’ya kaç fosil yakıt lobicisinin geleceğini bugün bilmiyoruz. Ama geçmiş yıllara bakınca onların da Antalya’da olacağını tahmin etmek pek zor değil.

Ve işte bütün hikâye burada birbirine bağlanıyor. İstanbul’da bir günde aylık ortalamanın dört katı yağış düşüyor. Kentler değişen iklime yetişmeye çalışıyor. İnsanlara “uyum sağlamamız gerekiyor” diyoruz.

Birkaç hafta sonra dünyanın iklim krizine vereceği yanıtı konuşmak için Antalya’da buluşuyoruz. Ama aynı masalarda, bu krizin temel nedeni olan fosil yakıt ekonomisinin temsilcileri de oturmaya devam ediyor.

Şehirleri elbette hazırlamak zorundayız. Daha iyi altyapıya, daha fazla yeşil alana, erken uyarı sistemlerine, iklime dayanıklı konutlara ihtiyacımız var. Ama uyumun da bir sınırı var. Gezegeni sürekli daha fazla ısıtırken sonsuza kadar daha büyük mazgallar, daha yüksek setler ve daha güçlü pompalar yaparak bu sorunun önüne geçemeyiz.

Bir noktada musluğu da kapatmak gerekiyor. Bu yüzden iklim krizini adıyla konuşmak önemli. Çünkü doğru adı koymazsak nedenini de konuşamayız. Nedenini konuşmazsak sorumluları konuşamayız. Sorumluları konuşmadan da çözümü yalnızca yağmur suyunu tahliye etmekte ararız.

Ve COP31’e giderken, her zaman söylediğim soruyu tekrar sormakta fayda var: Sıtmayla mücadele etmek için bir zirve düzenleseniz, sivrisinekleri o zirveye davet eder miydiniz? İklim krizini çözmek için toplandığımız zirvelerde fosil yakıt lobisinin varlığına alışmamız da bana hâlâ bundan çok farklı gelmiyor. 

Bu haftaki İklim Kuşağı Konuşuyor programının da sonuna geldik. Ben Atlas Sarrafoğlu. Gelecek hafta Apaçık Radyo’da tekrar buluşana dek kendinize, sevdiklerinize ve gezegenimize çok iyi bakın. 

Benzer İçerikler

  -     
● Canlı Yayın
—
Şimdiki
—
Sıradaki
—
Sıradaki
—
Sıradaki