"Pasifik ısınıyor, El Niño güçleniyor"
İklim Kuşağı Konuşuyor’da Atlas Sarrafoğlu, dağ buzullarındaki hızlanan erimeden güçlenen El Niño’ya uzanan iklim tablosunu; su kaynakları, aşırı hava olayları ve iklim diplomasisi arasındaki bağlantılar üzerinden ele alıyor.
Merhaba sevgili Apaçık Radyo dinleyicileri. İklim Kuşağı Konuşuyor programına hoşgeldiniz, ben Atlas Sarrafoğlu. Önümüzdeki 10 dakikada size yine iklim krizini anlatmak için buradayım. Oysa dünyanın en yüksek noktalarında zaman başka türlü ölçülüyor.
Bir insan ömrünün çok ötesinde oluşmuş buz kütleleri, binlerce yıl boyunca vadilerin arasında duruyor; karı, suyu ve soğuğu depoluyor. Dağlardan aşağıya baktığınızda değişmezmiş gibi görünen bir coğrafyanın parçaları. Oysa bugün, insanlık tarihinin büyük bölümünde neredeyse sabit olarak kabul ettiğimiz bu manzara gözümüzün önünde çözülüyor.
Himalayalar'dan Alpler'e, Alaska’dan Kanada’ya kadar dağ buzulları geri çekiliyor ve geride yalnızca daha az buz bırakmıyorlar. Buzun altında kalan koyu renkli kaya ortaya çıktığında güneşten daha fazla ısı emiyor. Donmuş haldeki toprak çözülüyor. Yamaçların dengesi değişiyor. Yeni buzul gölleri oluşuyor. Bazı bölgelerde heyelanların, kaya düşmelerinin ve ani taşkınların ihtimali büyüyor. Bir dağın sıcaklığını değiştirdiğinizde, yalnızca termometredeki sayıyı değiştirmiyorsunuz; o dağın nasıl davrandığını da değiştiriyorsunuz.
Artık iklim krizi sebebi ile yaşandığı bilim insanları tarafından da onaylanan Nepal sel felaketi de böyle bir dünyada gerçekleşti. Buzulların kaybını kilometrelerce uzaktaki beyaz tepelerin küçülmesi olarak görmek kolay. Ama o buz, aşağıdaki hayatın bir parçası. Dünya genelinde bir milyardan fazla insan, buzullardan gelen sularla beslenen havzalarda yaşıyor. Himalayalar’ın “Asya’nın su kuleleri” olarak anılmasının nedeni de bu. Kış boyunca kar ve buz biçiminde biriken su, daha sıcak aylarda yavaş yavaş çözülüyor; nehirlere, tarım alanlarına, şehirlere ulaşıyor. Bir buzulun kaybı, dolayısıyla sadece buzun kaybı değil. Suyun nerede bulunacağının, ne zaman akacağının ve kime ulaşacağının da değişmesi.
Üstelik dağlarda bugün gördüğümüz değişimin tamamı bugünün sıcaklıklarından kaynaklanmıyor. Buzullar, atmosferdeki değişime gecikmeli cevap veriyor. Bugünkü erimenin bir bölümü 20, 30, 40, hatta 50 yıl önce başlayan ısınmanın devam eden sonucu. Bunu bu şekilde düşünmek kesinlikle ürkütücü. Çünkü geçmiş, dağlarda hâlâ eriyor. Yıllar önce atmosfere bıraktığımız karbonun fiziksel karşılığını bugün bir vadinin içinde, geri çekilmiş bir buzulun bıraktığı çıplak kayada görebiliyoruz. Bu yüzden 0,1 dereceyi küçümsemek mümkün değil. Kâğıt üzerinde küçük görünen her sıcaklık artışı, daha fazla buz kaybı, daha fazla su stresi ve daha büyük afet riski anlamına gelebiliyor. Emisyonların hangi hızla azaltıldığı, gelecek on yıllarda ne kadar buzun kalacağını gerçekten değiştiriyor.
2026 sonbaharına ise bu kırılganlığın üzerine yeni bir kuvvet ekleniyor: Pasifik ısınıyor, El Niño güçleniyor. El Niño’yu daha önce de yaşadık. Bu, insanlığın yarattığı yeni bir hava olayı değil. Pasifik’teki okyanus ve atmosfer dolaşımında doğal olarak meydana gelen büyük bir değişim. Sıcak sular doğuya doğru yayılıyor, atmosfere daha fazla ısı aktarılıyor ve bunun etkisi dünyanın çok farklı bölgelerindeki yağış ve sıcaklık düzenlerine kadar ulaşıyor.
Fakat bu kez El Niño’nun karşısında bulduğu dünya farklı; buzulları zaten küçülmüş, okyanusları zaten ısınmış, ormanları yangınlarla zorlanmış, mercanları art arda ağartma dalgaları yaşamış bir dünya. Yeni başlayan El Niño’yu bu nedenle, aşırı ısınmış ve kırılgan bir gezegene doğru gelen bir meteor gibi düşünüyorum. Çarpışmayı yaratan şey yalnızca meteorun büyüklüğü değildir; çarptığı yüzeyin ne durumda olduğu da belirleyicidir. Dünya Meteoroloji Örgütünün verileri, önümüzdeki ayların ne kadar olağanüstü olabileceğine dair ilk işaretleri veriyor.
Bu El Niño, 70 yılı aşkın sürenin en güçlüsü haline gelebilir ve en az 2027’nin Şubat ayında kadar devam edebilir. Pasifik’te yüzey sıcaklıkları son haftalarda ortalamanın 2 derece üzerine çıktı. Tahminlerde aylık deniz yüzeyi sıcaklıklarının ortalamanın yaklaşık 4 derece üzerine yaklaşabileceği görülüyor.
Daha aşağıya indiğimizde tablo daha da sıra dışı: Pasifik’in yüzeyinin altındaki bazı bölgelerde sıcaklıklar ortalamanın 8 dereceden fazla üzerinde.
El Niño’nun haritasında tek bir renk yok. Güneydoğu Asya’nın geniş kesimleri, Orta Amerika ve Güney Amerika’nın kuzeyi daha kurak koşullarla karşı karşıya kalabilir. Kuraklık, yangın ve tarımsal kayıp riski büyüyor. Endonezya yalnızca bu kurak mevsimde 107 bin hektardan fazla alanı etkileyen yangınlarla mücadele ediyor.
Başka yerlerde yön tersine dönüyor. Doğu Afrika’nın bazı kesimlerinde, Brezilya’nın güneyinde ve Amerika Birleşik Devletleri’nin güneyinde normalden daha fazla yağış bekleniyor. Sel ve heyelan riski artıyor. Çin’de ise uzmanlar bu yılki tayfun faaliyetini güçlü El Niño koşullarıyla ilişkilendiriyor.
Sonra Atlantik’e bakıyoruz ve bambaşka bir tablo çıkıyor. Normalde Eylül ayı Atlantik kasırga sezonu olarak bilinir. Sular sıcak, atmosfer çoğu yıl tropikal fırtınaların büyümesi için uygundur. 2026’da ise sezonun başlamasından bugüne kadar 103 gün sonra bile hiç bir kasırga oluşmadı. Uydu gözlemlerinin güvenilir hale geldiği dönemden bu yana ilk kasırga için kaydedilen en uzun bekl eyiş bu. Bunun arkasında yine El Niño var.
Pasifik’teki değişim, Atlantik üzerindeki atmosferik dolaşımı etkiliyor ve güçlü rüzgârların kesilmesine neden oluyor. Atmosferin farklı seviyelerindeki rüzgârların farklı yön ve hızlarda hareket etmesi, gelişmeye çalışan bir tropikal sistemi kelimenin tam anlamıyla parçalayıp yok ediyor. 2026’da Atlantik’in ana gelişim bölgesindeki rüzgâr kesilmesi rekor düzeylere ulaştı.
Daha az kasırga ilk bakışta iyi bir haber gibi gelebilir. Fakat “daha az kasırga”, daha güvenli bir iklim anlamına gelmiyor. Fırtınanın adı ya da kategorisi bir yana, asıl belirleyici olan taşıdığı enerji ve yağış miktarı. Isınan bir dünyada, daha fazla nem taşıyan atmosfer ve daha sıcak okyanuslar, kasırga seviyesine ulaşmayan sistemleri bile son derece yıkıcı hale getirebiliyor.
Dağların tepesinde eriyen buz, Pasifik’in birkaç yüz metre altında biriken olağanüstü sıcaklık, Endonezya’da yanan orman, Atlantik’te parçalanan tropikal sistem ve Teksas’a bir saatte düşen bir aylık yağmur birbirinden kopuk haberler değil. Aynı gezegenin farklı coğrafyalarda verdiği farklı tepkiler.
Sonra bu fiziksel gerçeklikten çıkıp başka bir dünyaya giriyoruz; konferans salonlarına, müzakere masalarına, iklim diplomasisinin o kendine özgü diline. Bir metinde tek bir kelimenin kalıp kalmayacağı saatlerce tartışılıyor. Fosil yakıtlardan “çıkış” mı denilecek, “azaltım” mı? Kim ne kadar ödeyecek? Kim tarih verecek? Hangi ülke hangi yükümlülüğü kabul edecek? Elbette bu masalar gerekli. Uluslararası işbirliği olmadan küresel bir krizi çözemezsiniz. Fakat onların üzerinde başka bir saat çalışıyor. Buzulların saati. Okyanusların saati. Atmosferde biriken karbondioksitin saati.
Bu saatlerin hiçbirinde müzakereleri uzatma seçeneği yok. Ve biz de o masaların dışında kalan seyirciler değiliz. Ses çıkarmak yalnızca protesto etmek anlamına gelmiyor. Bir gazetecinin hangi haberi takip edeceği, bir akademisyenin hangi bilgiyi üreteceği, bir avukatın hangi davayı açacağı, bir öğretmenin neyi anlatacağı, bir öğrencinin okulunda nasıl örgütleneceği, bir yurttaşın yöneticilerinden ne talep edeceği… Bunların her biri aynı mücadelenin başka bir parçası. Kimsenin tek başına gezegeni kurtarması gerekmiyor. Ama kimsenin kendi etkisini küçümsemesi de gerekmiyor. Bu gezegeni ve üzerindeki hayatı kazanç hırsıyla tüketenler müzakere masalarında geleceğimizi tartışırken, şimdi sesimizi sonuna kadar yükseltme zamanı. Kararlı bir güçle adaletsizliğe karşı çıkma zamanı. Sahip olduğumuz ayrıcalıkları daha büyük bir iyilik için kullanma zamanı. Birbirimizi inatla, ısrarla koruma zamanı. Kendi rolümüzü bulup onu mümkün olan en iyi şekilde yerine getirme zamanı.
Çünkü bizi birbirimize rakip gösteren onlarca çizginin arasında belki de en anlamlı ayrım çok daha basit: Bir tarafta yaşayabilmek, güvende olmak ve geleceğe sahip olmak isteyen insanlar. Diğer tarafta ise bunun önüne geçen sistemler ve çıkarlar.
Önümüzdeki aylarda El Niño büyürken yeni sıcaklık rekorları, seller, kuraklıklar ve yangınlar ve yaklaşmakta olan bir iklim zirvesini daha, COP31’i konuşacağız. Dağlarda buz biraz daha geri çekilecek, Pasifik biraz daha ısı taşıyacak ve müzakere masalarının etrafında yine uzun cümleler kurulacak. Bizim payımıza düşen ise o cümlelerin gerçek dünyada bir karşılığı olmasını istemekten vazgeçmemek ve sonunda kararımızı vermek: Zarara ortak mı olacağız yoksa bu tek hayatımızı herkes için daha iyi bir gelecek talep etmek için mi kullanacağız?
Benzer İçerikler
"1,5 dereceyi ne kadar aşacağız ve bunun bedelini kim ödeyecek?"
Atlas Sarrafoğlu
“Sizi daha kaç kez uyarmam gerekiyor?”
Atlas Sarrafoğlu
"Belki her şey bir anda değişmeyecek ama konuşmak, düşünmek ve fark etmek de bir başlangıç"
Atlas Sarrafoğlu
"Gelecek, bugün verdiğimiz kararlara bağlı"
Atlas Sarrafoğlu