Apaçık Radyo

"1,5 dereceyi ne kadar aşacağız ve bunun bedelini kim ödeyecek?"

11 Eylül 2026

İklim Kuşağı Konuşuyor’da Atlas Sarrafoğlu, 1,5 derece eşiğinin artık geleceğe ilişkin soyut bir sınır olmaktan çıktığını; sıcaklık rekorlarından El Niño’ya, Nepal’deki felaketten Türkiye’deki orman yangınlarına uzanan etkiler üzerinden iklim krizinin giderek ağırlaşan sonuçlarını ve iklim adaleti boyutunu ele alıyor.

Bugün aslında tek bir sayıdan bahsedeceğim: 1,5 derece. Yıllardır iklim krizini konuşurken bu sayıyı tekrar ediyoruz. Paris Anlaşması’nın merkezinde de bu hedef vardı: Küresel sıcaklık artışını sanayi öncesi döneme kıyasla mümkün olduğunca 1,5 santigrat dereceyle sınırlandırmak. Ne yazık ki artık 1,5 dereceyi yalnızca gelecekte kaçınmaya çalıştığımız bir eşik olarak konuşmuyoruz.

Birleşmiş Milletler’in son değerlendirmesi çok açık: Küresel sıcaklık artışının önümüzdeki birkaç yıl içinde 1,5 derece sınırını aşması bekleniyor. Üstelik mevcut politikalar ve eğilimler devam ederse yüzyılın sonunda yaklaşık 2,6 derecelik bir ısınmaya doğru ilerliyoruz.

Burada önemli bir ayrım var. Tek bir ayın ya da tek bir yılın 1,5 derecenin üzerine çıkması, Paris Anlaşmasındaki uzun vadeli hedefin resmen aşılmış olduğu anlamına gelmiyor. Bunun için uzun yıllara yayılan ortalamaya bakılıyor. Ama bugün gördüğümüz şeyler bize geleceğin nasıl görüneceğine dair çok güçlü bir uyarı veriyor.

Çünkü Ağustos 2026, küresel ölçekte şimdiye kadar kaydedilmiş en sıcak ay unvanını Temmuz 2023 ile paylaştı. Küresel sıcaklık sanayi öncesi dönemin 1,65 derece üzerine çıktı. Ağustos ayı deniz yüzeyi sıcaklıkları da kayıtlardaki en yüksek seviyeye ulaştı.

Ve belki de bu haberin en ürkütücü tarafı da bütün bunlar, yaklaşmakta olan El Niño henüz tam gücüne ulaşmadan gerçekleşiyor. El Niño doğal bir iklim olayı. Pasifik’teki rüzgârların ve okyanus sıcaklıklarının değişmesiyle büyük miktarda ısı atmosfere aktarılıyor. Ama bugün El Niño, birkaç on yıl önce karşılaştığımız atmosferle karşılaşmıyor. İnsan faaliyetleri nedeniyle zaten ısınmış bir gezegenin üzerine geliyor.

İklim bilimci Friederike Otto’nun söylediği gibi: El Niño sıcaklıkları artırıyor olabilir, ancak temel neden hâlâ kömür, petrol ve gaz yakmaya devam etmemiz. İklim değişikliği her El Niño’yu daha sıcak bir dünyada gerçekleşen bir olay hâline getiriyor.

Bu yılki El Niño’nun en az 1950’den bu yana kaydedilmiş en güçlü El Niño olabileceği tahmin ediliyor. Pasifik’te deniz yüzeyi sıcaklıkları bazı bölgelerde ortalamanın 2 dereceden fazla üzerinde. BM Dünya Gıda Programı’na göre bu sistemin beraberinde getireceği kuraklıklar, seller ve tarımsal ürün kayıpları 50 milyona kadar insanı akut açlık riskiyle karşı karşıya bırakabilir.

Üstelik bazı etkileri şimdiden görülmeye başladı.

El Niño’nun etkileri Pasifik’te başka biçimlerde de kendini gösteriyor. Hawaii yakınlarında ilerleyen Lowell Kasırgası, El Niño’nun  Pasifik’te kasırga oluşma olasılığını artırmasının örneklerinden biri olarak gösteriliyor. Bu tür kasırgalar yalnızca bulundukları bölgede yıkıcı etkiler yaratmakla kalmıyor, aynı zamanda Kaliforniya kıyılarına ulaşan güçlü dalgaları da tetikleyebiliyor. Böylece El Niño, hem atmosferdeki aşırı olayları hem de kıyılardaki taşkın riskini aynı anda büyüten bir çarpan etkisi yaratıyor.  Kaliforniya kıyılarında El Niño’yla bağlantılı devasa bir Kelvin dalgası ilerliyor. Ekim ortasına kadar kıyıdaki deniz seviyesinin normalden yaklaşık 25 ila 36 santimetre daha yüksek olması bekleniyor. Araştırmacılar, Batı Kıyısında deniz seviyesindeki her 5 ila 10 santimetrelik artışın bazı bölgelerde taşkın riskini iki katına çıkarabileceğini söylüyor.

Ama 1,5 dereceyi yalnızca grafiklerle, sıcaklık rekorlarıyla ya da okyanus ölçümleriyle anlamaya çalışırsak hikâyenin en önemli kısmını kaçırırız. Çünkü iklim krizi herkesi aynı şekilde etkilemiyor. Nepal’de yaşananlar bunun çok ağır bir örneği. 

Büyük buzul çöküşünün ardından 1.200’den fazla insan hayatını kaybetti ve 5.000’den fazla insan hâlâ kayıp. Evlerin, köprülerin ve altyapının uğradığı zararın Nepal ekonomisinin yaklaşık yüzde 10’una ulaşabileceği tahmin ediliyor. Felaketin ardından yeniden inşa çalışmalarının toplam maliyetinin ise 5 milyar doları aşması bekleniyor. Nepal Dışişleri Bakanı Shisir Khanal da, dünyanın en büyük kirleticilerinden olan komşu ülkeler Hindistan ve Çin’e toparlanma ve yeniden inşa çalışmalarına ekonomik katkıda bulunmaları çağrısında bulunuyor. Ama Nepal’in küresel sera gazı emisyonlarına katkısı yüzde 0,1’den bile az. İşte iklim adaleti dediğimiz mesele tam da burada başlıyor. Krize en az neden olanlar, çoğu zaman en ağır bedeli ödüyor.

Verilere göre Küresel Kuzey, gezegensel sınırı aşan emisyonların yaklaşık yüzde 92’sinden sorumlu. Buna karşılık iklim krizinin ekonomik maliyetlerinin yüzde 92’ye varan bölümü Küresel Güney’de hissediliyor; iklimle bağlantılı ölümlerin yüzde 98 ila 99’u da yine bu bölgelerde gerçekleşiyor. Dünyanın en zengin yüzde 1’lik kesiminin karbon salımı ise gezegenin daha yoksul yarısının toplamının iki katından fazla.

Bir felaket geldiğinde zengin bir ülke, yollarını, hastanelerini ve enerji sistemini yeniden inşa etmek için çok daha büyük ekonomik kaynaklara sahip. Nepal gibi ülkeler ise bunun için çoğu zaman yeniden borçlanmak zorunda kalıyor. Yani başka ülkelerin tarihsel emisyonlarının ağırlaştırdığı bir felaketin bedelini ödemek için bir de borç alıyorlar. Önce iklim krizinin bedelini ödüyorlar, sonra o bedeli karşılamak için aldıkları borcun bedelini. Bu nedenle borç meselesi de iklim adaleti meselesidir.

Aynı tabloyu farklı biçimlerde ülkemizde de yaşıyoruz. Türkiye’de de geçen hafta sonu başlayan Adana, Antalya ve Mersin’de orman yangınlarıyla mücadele sürüyor. Antalya’da yüzlerce ev tahliye edildi. Mersin’de yüzlerce personel, uçaklar ve helikopterlerle yangına müdahale etti. Aşırı sıcaklık ve kuraklık, yangınların başlaması ve yayılması için giderek daha tehlikeli koşullar yaratıyor.

Bütün bunları yan yana koyduğumuzda 1,5 derece artık soyut bir sayı olmaktan çıkıyor.

1,5 derece; bir sıcak hava dalgası, bir ürün kaybı, bir orman yangını, bir taşkın, yükselen gıda fiyatı, evini terk etmek zorunda kalan aile, bir ülkenin yeniden inşa etmek için aldığı yeni borç. Ve sıcaklık 1,5 derecenin üzerine çıktıkça, Arktik buz örtüsü ya da Amazon yağmur ormanları gibi iklim sisteminin temel parçalarını geri döndürülemez biçimde değiştirebilecek devrilme noktalarına ulaşma riski de artıyor. Ama burada çok önemli bir şey söylemek istiyorum. 1,5 dereceyi aşmak, mücadeleyi bırakacağımız anlamına gelmiyor. 1,6 derece ile 2 derece aynı dünya değil. 2 derece ile 2,6 derece de aynı dünya değil. Engellediğimiz her onda bir derecelik ısınma; daha az ölüm, daha az yerinden edilme, daha az ekosistem kaybı ve daha az insanın hayatının altüst olması anlamına geliyor.

Birleşmiş Milletler de bugün alınacak kararların, bu aşımın onlarca yıl mı yoksa yüzyıllar boyunca mı süreceğini belirleyeceğini söylüyor. UNEP’in mesajı da açık: Hızlı ve çok büyük emisyon azaltımları olmadan 1,5 derece aşılacak. Uluslararası Adalet Divanı’nın danışma görüşü ise devletlerin mümkün olan en iddialı azaltım politikalarını uygulama yükümlülüğünü bir kez daha gündeme getiriyor.

Sorumuz bundan böyle; 1,5 dereceyi ne kadar aşacağız, ne kadar süre orada kalacağız ve bunun bedelini kim ödeyecek? Bu soruların cevabı fizik yasaları tarafından tek başına belirlenmiyor. Bugün açılan yeni petrol ve gaz sahaları, alınan siyasi kararlar, yapılan yatırımlar ve yapılmayan emisyon kesintileri tarafından belirleniyor.

1,5 dereceyi aşmak kaderimiz değil.Ve iklim krizinin en ağır bedelini, ona en az neden olan insanların ödemesi de kader değil. Bunların ikisi de siyasi tercihler.Ben Atlas Sarrafoğlu. İklim Kuşağı Konuşuyor’dan bugünlük bu kadar. Haftaya yeniden görüşene dek kendinize, sevdiklerinize ve gezegenimize lütfen iyi bakın. 

Benzer İçerikler

Nasıl bir gelecekte yaşamak istiyoruz?
1 Haziran 2026
Atlas Sarrafoğlu
İklim krizinde dönülmez noktayı aştık
10 Mayıs 2024
Atlas Sarrafoğlu
"Hâlâ zaman var"
17 Ocak 2025
Atlas Sarrafoğlu
  -     
Canlı Yayın
Şimdiki
Sıradaki
Sıradaki
Sıradaki