Apaçık Radyo

"Bu dünyayı çoçuklarımıza nasıl bırakacağız?"

20 Ekim 2026

Dünya Mirası Adalar'da Derya Tolgay, hidrolog, şehir plancısı ve iklim krizi uzmanı Sera Tolgay Marshall ile İstanbul'da yaşanan sel felaketinden hareketle Çevre Vizyon Planları'nın önemini ele alıyor; kentleşmenin taşkın risklerine etkisini, Sünger Kent modelini, Asi ve Marmara havzalarındaki ekolojik tahribatı, doğal alanların restorasyonunu ve 2050'ye doğru İstanbul'u bekleyen iklim risklerini konuşuyor.

Derya Tolgay: Merhabalar. Apaçık Radyo'da Dünya Mirası Adalar programında hep birlikteyiz. Ben Derya Tolgay. Bir haber üzerinde çalışması gerektiği için Nevin bugün aramızda yok.

Geçen hafta İstanbul’da yaşanan sel felaketi üzerine bir program yapmaya karar verdik. Plan yoksa felaket var. Bu nedenle bugün Çevre Vizyon Planı'nın ne olduğunu ve neden hayati önem taşıdığını konuşacağız.

Bu dünyayı gelecek kuşaklara nasıl bırakacağız? Sel, kuraklık, kirlilik, deprem sonrası yıkım… Yaşadığımız felaketlerin çoğu kader değil. Bunlar, doğanın işleyişini göz ardı eden, bilimsel verilere dayanmayan ve bütüncül bir çevre planına bağlanmamış kararların sonuçları.

Peki, bunları yaşamak zorunda mıydık?

Su, toprak, orman ve kıyılar birlikte planlanmadıkça ne bir havza ne de bir kent güvende olabilir. Su havzaları, dere yatakları, ormanlar, tarım alanları ve ekolojik koridorlar dikkate alınmadan gerçekleştirilen yapılaşma, sel ve taşkın riskini artırırken su kaynaklarını ve yaşam alanlarını da tehdit ediyor.

Çevre Vizyon Planları tam da bunun için var. Bilimsel verilerle hazırlanan, ekolojik sınırları gözeten bu planlar, riskleri önceden belirlemeyi, doğru arazi kullanımını ve afetlere dirençli kentler kurmayı sağlıyor. Çünkü asıl önemli olan, afet gerçekleştikten sonra müdahale etmek değil, afete yol açan koşulları önceden ortadan kaldırabilmek. Çevre Vizyon Planları, gelecek kuşaklara yaşanabilir bir dünya bırakmanın yolu.

İstanbul’da yaşadığımız son sel felaketi, şehrin nasıl yanlış planlandığını bir kez daha gösterdi. Üstelik bu yanlışlar bilinmiyor da değildi. Şehir plancıları ve meslek kuruluşlarından pek çok uzman, dere yataklarına, havzalara, ormanlık ve sulak alanlara yönelik imar planları konusunda yetkilileri uyarmakla kalmadı, dava da açtı. Ancak bugün bu uzmanlar hâlâ hapiste. Dava açmanın bedelini aileleriyle birlikte yaşıyorlar. Ne yazık ki kendilerine yeterince de sahip çıkılamıyor.

Bütün bunları bugünkü konuğum Sera Tolgay Marshall’la konuşacağız. Sera’yı yakından tanıyorsunuz, programımıza sık sık konuk oluyor. Çünkü o da bizden, yani Dünya Mirası Adalar’dan biri. Ayrıca şehir plancısı, hidrolog, iklim krizi uzmanı ve National Geographic kâşifi. Hoşgeldin Sera.

Sera Tolgay Marshall: Merhaba, hoşbulduk. Teşekkür ediyorum. 

D.T.: Bir kez daha seninle olmak ne güzel. Kısaca seni tanıtmak istiyorum: Yale, MIT ve Oklahoma Üniversitelerinde burslu eğitim gördün. Hâlen Cambridge Üniversitesi'nde kuraklık, taşkın ve havzalar üzerine çalışmalarını sürdürüyorsun. Doğal altyapı, iklim değişikliğine uyum ve afetlere dirençli kentler üzerine hem Türkiye'de, hem de dünyada çalışmaların var. Özellikle Sandy Kasırgası sonrasında New York'ta iklim adaptasyonu planlamasında çalıştığını belirtmek istiyorum. NASA'nın DEVELOP programında da Güney Afrika'nın ilk ulusal tatlı su sistemine katkıda bulundun. Ayrıca Marmara Denizi Havzası Restorasyon Raporu dâhil pek çok havza koruma çalışmasına destek verdin. Dünya Mirası Adalar Ekoloji ve Kültür Derneği'nin de kurucu üyelerindensin.

Image
""

Biz Sera ile çok yakın zamanda, İstanbul'daki sel felaketinden önce Hatay'daydık. İki yıldır “Deprem değil, plansızlık öldürür” şiarıyla Antakya Çevre Kurma Derneği, Dünya Mirası Adalar Ekoloji ve Kültür Derneği ve ASİST ortaklığıyla yürüttüğümüz bir sivil hareket var. İki yıl boyunca gerçekleştirilen çalışmalar bir rapor hâline getirildi. Hatay'da düzenlenen Asi Nehri Havzası Çevre Vizyon Planı Çalıştayı'nda bu rapor sunuldu ve elde edilen veriler paylaşıldı.

Sera, bugün ayrıca Marmara Denizi ve Havzası Restorasyon Planı'nı da konuşalım. Çünkü sen, Marmara'nın 20 yılda kaybettiği toprak, orman ve su alanlarını uydu görüntüleriyle haritalandırdın. Bu konuda daha önce programlar da yapmıştık.

Bu iki çalışma da çok özel. Özellikle Asi'de planlar, devletin ya da rant odaklı yerel idarelerin yukarıdan aşağıya dayatmasıyla değil; aksine bilim insanlarının, yerel halkın, hukukçuların ve sivil toplum kuruluşlarının katılımıyla aşağıdan yukarıya hazırlandı. Bir kez daha vurgulamak istiyorum: Asi çalışması, Türkiye'nin ilk sivil Çevre Vizyon Planı.

Image
""

Sera, istersen en baştan başlayalım. Çevre Vizyon Planı nedir? Ayrıca İstanbul'da son yaşanan sel felaketini bir hidrolog ve şehir plancısı olarak nasıl değerlendiriyorsun?

S.T.M.: Çevre Vizyon Planı dediğimizde, belki de Türkiye'de çok fazla örneğini görmediğimiz bir kavramdan bahsediyoruz. Çevre Düzeni Planları, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile belediyelerin hazırladığı 1/50.000 ve 1/100.000 ölçekli planlar. Çevre Vizyon Planı ise daha sivil bir yaklaşım. Yani üçüncü toplum dediğimiz, halk ile devlet arasındaki boşluğu dolduran bir fikir önderliği olarak tanımlayabiliriz. Yapılması gereken ama yapılamayan konuların akademik ve aktivist çevrelerce araştırılması, tartışılması ve bir araya getirilmesi söz konusu. Çevre Düzeni Planı'ndan farklı, daha organik bir süreç.

14 Ekim'de İstanbul'da yaşanan felakette birkaç etken bir araya geldi. Balkanlardan gelen yaklaşık 19-20 derece sıcaklığındaki hava, Karadeniz üzerinden geçerken bol miktarda nem topladı. Poyrazla taşınan bu nemli hava, İstanbul'un kuzeyindeki yükseltilerle karşılaşınca yukarı doğru hareket etti. Buna orografik yükselme diyoruz. Bu durum, özellikle Beykoz ve Sarıyer çevresinde aşırı yağışlara yol açtı.

Bölgedeki dere yataklarında yapılaşma ve yetersiz drenaj altyapısı da taşkınların şiddetini artırdı. Çünkü suyun gideceği yer yok. Yoğun yağış, yetersiz altyapı ve betonlaşma, suyun birikmesine ve daha hızlı akmasına neden oluyor. Bu koşullarda doğal sistemlere kıyasla çok daha fazla yüzey akışı oluşuyor.

Aslında şehirleşerek sel felaketlerini daha şiddetli hâle getiriyoruz. Kısa sürede düşen büyük miktardaki yağış, toprağa sızamadığı için yüzey akışına dönüşüyor ve hız kazanıyor. Doğanın kanunları çok basit. Bunu anlamak için hidrolog ya da mühendis olmanıza gerek yok. Biraz akıl ve mantık yürüterek betonlaşmış şehirlerde neden bu kadar büyük taşkınlar yaşandığını anlayabilirsiniz.

D.T.: Benim bu konuda hiçbir uzmanlığım yok ama adada yaşıyorum. Adalar'da giderlerin temizlenmemiş olmasından kaynaklanan birkaç talihsiz su baskını dışında ciddi bir sorun yaşanmadı. Asfaltın en az, toprağın ise en fazla olduğu ilçelerden biri olan Adalar, bu felaketi neredeyse sorunsuz atlattı. Bu da bize çok şey anlatıyor. Dediğin gibi, uzman olmadan da bunu görmek mümkün.

S.T.M.: Bir yandan da felaketin yaşandığı saatler önemli. İş çıkışına denk geliyor, herkes evine dönmeye çalışıyor. Şehrin en hareketli olduğu saatlerde başlayan ve geceye kadar süren bir durum söz konusu.

Ayrıca insani boyutunu da düşünmemiz gerekiyor. Hayatını kaybedenler oldu. Hatta bir çocuk elektrik akımına kapılarak yaşamını yitirdi.

Böyle felaketler yaşandığında sanki bir defalık olaylarmış gibi düşünüyoruz. Son açıklanan verilere göre bu, son 80 yılın en yoğun yağışıymış. İçişleri Bakanı da 1942'den bu yana yaşanan en büyük sel felaketi olduğunu söyledi. Metrekareye yaklaşık 200 kilogram yağış düşmüş. Normalde ekim ayı boyunca ortalama 66 kilogram yağış görülürken bir günde 200 kilograma ulaşılmış. Yani aylık ortalamanın neredeyse üç katı.

Image
""

D.T.: O zaman buna bir felaket değil, afet diyebiliriz. “Afetin getirdikleri” deyip noktayı koyabiliriz. Peki, tekrar sorayım: Çevre Vizyon Planları sağlıklı bir şekilde hazırlanıp uygulansaydı, bu olay yine de felakete dönüşür müydü?

S.T.M.: Burada önemli olan, 100 yılda bir görülen sel felaketlerine karşı planlama yapılması. Bu konuda bilimsel çalışmalar yürütüldüğünde ilk karşımıza çıkan sorun, dere yataklarındaki yapılaşma. Çok basit: Buralarda zaten yapılaşma olmaması gerekiyor.

Bir de iklim kriziyle birlikte bu tür yoğun yağışlar giderek artacak. Termodinamik prensiplere göre atmosfer ısındıkça nem tutma kapasitesi de artıyor. Hatta atmosferin 2100 yılına kadar %25 daha fazla su tutacağı öngörülüyor. Bu ne demek? Çok daha yoğun yağışlarla karşılaşacağız. Dünyanın bazı bölgelerinde kuraklık artarken bazı bölgeleri daha da yağışlı hâle gelecek.

Pek çok yerde yağışların şiddetlendiğini görüyoruz. Ancak bu yağışlar, muson yağmurlarını andıran, atmosferden yoğun ve tropikal bir boşalım şeklinde gerçekleşiyor. İklim modelleri, bu tür aşırı yağışların ve sel felaketlerinin hem sıklığının hem de şiddetinin artacağını gösteriyor. Veriler de bunu doğruluyor. Dünya genelinde pek çok şehir ve bölgede bu aşırı hava olaylarını artık daha sık yaşıyoruz. Bunun altını çizmek gerekiyor.

Öte yandan, afetlere ilişkin istatistikler de değişiyor. Ne yazık ki yanlış şehirleşmeyle felaketlerin etkisini daha da şiddetlendiriyoruz. Aslında yapılması gerekenler büyük ölçüde belli. Bu konuda gerçekten harekete geçmemiz gerekiyor. Örneğin, oldukça bilinen bir Sünger Kent kavramı var.

Image
""

D.T.: Bu Sünger Kentin ne olduğunu biraz açabilir misin? 

S.T.M.: Sünger Kent, şehirlerin taşkın bölgelerinin yeşillendirilmesine dayanan bir yaklaşım. Aslında çok basit ve doğal bir sistem. Doğal sistemler suyu bir şekilde emerek toprağa iletiyor ya da başka alanlara aktarıyor.

Mesela Asi'de mayıs ayında bir sel felaketi yaşanmıştı. Nehir ile Milleyha Sulak Alanı arasında setler var. Sel sırasında halktan bir grup bu setleri kırdı ve su, Asi Nehri'nin taşkın deltasından Milleyha tarafındaki sulak alanlara yönlendirildi. Çünkü su aslında oralara gitmek istiyor.

Ormanları, dereleri ve sulak alanları havza ölçeğinde bir bütün olarak görmemiz gerekiyor. Sünger Kentler ise biraz daha farklı. Kent ölçeğinde, küçük ya da büyük parklara, cep parkları dediğimiz alanlara yeşil altyapı entegre ediliyor. Böylece gri altyapıyla yeşil altyapıyı bir arada kullanabiliyoruz.

D.T.: Yeşil altyapı derken bitki örtüsünden bahsediyoruz. 

S.T.M.: Bazen bitki örtüsünün altına çakıl taşları, borular, hatta depolar bile yerleştirilebiliyor. Mühendislik çözümleriyle yeşil ve gri altyapının bir arada kullanıldığı hibrit sistemler oluşturuluyor. Bunlar özellikle kentleşmenin çok yoğun olduğu bölgelerde yeşil alanlara entegre edilebiliyor. Ayrıca yağmur suyunu depolayarak büyük ölçekli su ihtiyaçlarını karşılamak da mümkün. Böyle bir avantajı da var.

Ancak bu sistemler pahalı olabiliyor. Dolayısıyla nerede ve nasıl uygulanacakları önemli. Bu yüzden mevcut doğal sistemleri, dere yataklarını ve sulak alanları korumamız, yeniden doğaya kazandırmamız ve yapılaşmayı azaltmamız gerekiyor.

Bir diğer kaygı verici konu da Kanal İstanbul hattı. Bölgede korunması gereken dere ve nehir yatakları bulunmasına rağmen tam tersine yoğun bir kentleşmeye gidiliyor. Bu çok tehlikeli. Özellikle iklim krizi, sözünü ettiğimiz riskleri daha da artırıyor.

Benim bir buçuk yaşında bir oğlum var. Açıkçası onun geleceğini düşündükçe kaygılanıyorum. Kendi hayatımı bu konulara adamayı seçtim. Ancak bilim ve planlama gibi alanlarda ne yazık ki çok eksik kalıyoruz. Bu yüzden toplum olarak hepimizin bu konulara eğilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Image
""

D.T.: Marmara Havzası'nda yaptığın çalışmadan da bahsedelim. Marmara'nın 20 yıl içinde neler kaybettiğini görsellerle ortaya koyduğun çok önemli bir çalışman var. Daha önceki programlarımızda da belirtmiştik. Marmara Denizi Restorasyon Yol Haritası ve Asi Nehri Havzası Çevre Vizyon Planı, PDF olarak herkesin erişimine açık. Bunu da hatırlatmış olalım.

Sera, bu çalışmanda bölgedeki değişimleri 20 yıllık veriler üzerinden, öncesi ve sonrasını karşılaştırarak gösteriyorsun. Böylece orman dokusundaki, kentsel alanlardaki ve dere yataklarındaki değişimleri görebiliyoruz. Peki, bütün bunlar sellerin boyutunu nasıl etkiliyor? 

STM: Aslında su döngüsüne bütüncül olarak bakmamız gerektiğini düşünüyorum. Uydu görüntüleriyle yaptığımız analizlerde Marmara Havzası genelindeki kentleşme baskısını çok net görüyoruz. Son 20 yılı inceledik ancak değişimleri daha iyi anlamak için daha da geriye gidilebilir.

Bu süreçte bazı bölgelerde %15 olan kaliteli orman ve yoğun bitki örtüsü oranının neredeyse yarı yarıya düştüğünü gördük. Elbette Uludağ ve Belgrad Ormanı gibi korunan alanlar da var. Örneğin uydu görüntülerinde Çatalca tarafı oldukça yeşil görünüyor.

DT: O bölge sonrasında biraz değişti - o çalışmada yer aldığım için biliyorum. Belgrad Ormanı'nda 2025'ten sonra çok ciddi bir tahribat yaşandı.

Image
""

STM: Olabilir, bu çalışma 2023 yılında tamamlanmıştı. Uydu görüntülerinde İstanbul'un genel olarak kuzeye doğru büyüdüğünü görüyoruz. Vadistanbul tarafında dere yataklarındaki yapılaşma arttı. Büyük sel felaketlerinin yaşandığı Ayazağa ve Kâğıthane Deresi hattı da çok konuşuldu.

Bursa'ya “Yeşil Bursa” diyoruz ama orada da çok hızlı bir kentleşme söz konusu. Marmara Havzası'na bütüncül olarak baktığımızda, Ergene bölgesinde ve tarım alanlarında yeşil bitki örtüsünün azaldığını görüyoruz. Bununla birlikte azot ve fosfor gibi, sularda aşırı besin yüküne yol açan maddelerin miktarı da artıyor.

Genel olarak Marmara'nın yeşil alanlarını kaybettiğini görüyoruz. Bütün bu etkenler bir araya geldiğinde sellerin etkisi de şiddetleniyor. Su kalitesini ve su miktarını, yani kirliliği ve taşkınları ayrı ayrı inceliyoruz. Oysa bunlar bir bütün.

Kirlilik de sürekli Marmara Denizi'ne taşınıyor. Özellikle derin deniz deşarjının yapıldığı bölgelerde çözünmüş oksijen seviyeleri düşük. Öte yandan, saha çalışması gerçekleştirdiğimiz Karacabey Longoz Ormanı'ndan alınan su örneklerinde kalite ölçümleri oldukça iyi çıktı. Elbette bu alanlar da çeşitli baskılar altında. Hiçbir şey mükemmel değil ama yine de korunmuş bu sulak alanlardan bahsetmek istedim.

D.T.: Evet. İyi örnekleri bilmemiz, öğrenmemiz çok önemli. 

S.T.M.: Korumanın olumlu sonuçlarını görüyoruz. Önemli olan, bu alanları nasıl daha fazla koruyabileceğimiz. Aslında herkes az çok ne yapılması gerektiğini biliyor. Öncelikle elimizdeki doğal alanları korumalı, yeşil alan tahribatının önüne geçmeliyiz. Ayrıca aktif olarak restore etmemiz gereken bölgeler de var.

Bu sel felaketlerinin bize gösterdiği en önemli şeylerden biri, dere yataklarına özellikle yoğunlaşmamız gerektiği. Buralarda mavi ve yeşil koridorlar oluşturulmalı. İBB'nin Yeşil Vadi adlı bir projesi vardı. Bu tür projelerin çoğaltılması ve taşkın modellemeleriyle birlikte yürütülmesi gerekiyor.

Image
""

D.T.: Biraz önce son yıllarda yaşadığımız bir diğer felaketten, müsilajdan bahsettik. O da çok büyük bir felaketti, değil mi? Marmara'yı bir su havzası olarak onarmamız gerekiyor. Çünkü bütüncül baktığımızda sel ve müsilaj felaketlerinin aynı bütünün parçaları olduğunu görüyoruz.

Şimdi şunu sormak istiyorum: Sen Marmara'yı dolaşırken Kâğıthane Deresi'nde de bir çalışma yapmıştın. Oradaki gözlemlerini de anlatabilir misin?

S.T.M.: Tabii. Aslında Kâğıthane Deresi de ilginç bir yer. Tarih boyunca farklı amaçlarla kullanılmış. Örneğin ordu bir dönem burada tatbikatlar yapmış. Kâğıthane'nin eski mimari çizimlerinde çok güzel yapılar görüyoruz. Tarihsel açıdan önemli bir bölge ancak ne yazık ki çevresinde çok yoğun bir yapılaşma var.

Belediye çevresinde parklar ve yeşil alanlar bulunsa da biraz daha kuzeye doğru ilerlediğinizde çok yoğun bir kentleşmeyle karşılaşıyorsunuz. Hızla artan sanayileşmeyle birlikte dereye karışan ağır metaller de ciddi bir endüstriyel kirliliğe yol açmış.

Öte yandan Haliç'e doğru ilerlediğinizde bölgenin güzel bir tarihî dokusu var. Burayı kente ve çevresindeki mahallelere nasıl yeniden kazandırabiliriz? Bunu da bütüncül olarak düşünmemiz gerekiyor.

Kâğıthane Deresi Restorasyon Projesi kapsamında derenin tarihsel dokusu ve doğal yapısıyla yeniden bir odak noktası hâline getirilmesi, dere kültürünün canlandırılması ve su kalitesinin iyileştirilmesi çok önemli.

D.T.: Sen aynı zamanda geleceğe yönelik projeksiyon çalışmaları da yapıyorsun. Sana “2050'de bizi neler bekliyor?” diye sormak isterdim ancak programın sonuna geldik. Bunu program sonrasında konuşabiliriz.

Yine de Asi ve Marmara havzalarında yürütülen iki çalışmayı göz önünde bulundurarak, geleceğe yönelik planlar hazırlanıp uygulanırsa ne olur, uygulanmazsa bizi neler bekler, kısaca anlatabilir misin?

S.T.M.: Neler yapmamız gerektiğini biliyoruz. Sünger Kent modelinden zaten bahsettim. Sosyal medyada da dere yataklarının neden bu kadar çok taştığı konusu epey tartışıldı. Bunlar olumlu tartışmalar ancak bunları planlara ve uygulamalara yansıtmamız gerekiyor. Sivil toplumun ve akademik çevrelerin baskı oluşturması çok önemli.

2050'de bizi neler bekliyor? İTÜ'de İstanbul için yapılmış ayrıntılı bir iklim modellemesi var. Bu çalışmaya göre bugün İstanbul'da bir günde görülebilecek en yüksek yağış miktarı 210 milimetre civarında. Bu rakamın 2040'lı yıllarda 290, 2060'larda ise 435 milimetreye çıkabileceği öngörülüyor. Yani ortalama yağış miktarlarının da artacağını görüyoruz.

Bence bunu açıkça söylemek gerekiyor: 14 Ekim gibi günler istisna olmaktan çıkabilir. 2050'ye doğru bu tür felaketlerle daha sık karşılaşabiliriz.

Bir de İngilizcede combined flooding olarak adlandırılan birleşik taşkınlar var. Havanın ısınması ve deniz seviyesinin yükselmesiyle birlikte yoğun yağışlar ve fırtınalar, kıyı bölgelerindeki taşkın riskini artırıyor. Özellikle Haliç ve Küçükçekmece gibi alçak kesimlerde bu tür birleşik taşkınları hesaba katmamız gerekiyor.

Üzerinde çalıştığım Sandy Kasırgası da böyle bir felaketti. İki fırtına sisteminin birleşmesi ve ardından gelen yoğun yağışlarla birlikte bazı bölgelerde deniz seviyesi 4-5 metreye kadar yükseldi. Elbette İstanbul okyanus kıyısında olmadığı için burada sonuçlar o kadar ağır olmayabilir. Marmara Denizi'ndeki kıyı tehlikeleri biraz daha farklı. Ancak deniz seviyesinin yükselmesi burada da öngörülüyor.

Image
""

Kariyerimin büyük bir bölümünü kıyı planlaması üzerine çalışarak geçirdiğim için biliyorum: Gerçekten uzun vadeli düşünmemiz gerekiyor. Aslında bunu şehir plancılarının yapması gerekiyor ancak ebeveynlere de büyük sorumluluk düşüyor. Çocuklarımız için yeni bir dünya hayal edebilmek çok önemli.

Günümüzde ne yazık ki sürekli olumsuz haberlerle karşılaşıyoruz ama umut duygusunu korumamız gerekiyor. Sahaya çıkmak, yerel projelere katılmak, bir alanı onarmaya çalışmak gibi olumlu adımların hepimize iyi geleceğini düşünüyorum. Ne kadar karamsar bir dünyada yaşasak da bu tür çalışmalar bana ilham veriyor.

İklim bilimcilerinin öngördüğü pek çok gelişmenin beklenenden daha erken gerçekleştiğini görüyoruz. Bu yüzden artık gerçekten kolları sıvayıp bütüncül bir yaklaşımla harekete geçmemiz gerekiyor. Kuraklığı, su kalitesini ve taşkınları birbirinden bağımsız düşünemeyiz.

Aslında selle mücadele, kuraklıkla mücadele açısından da olumlu sonuçlar doğurabilir. Taşkın dönemlerinde yağmur suyunu hasat ederek yeraltı su kaynaklarını besleyebilirsek kurak dönemler için de önemli bir avantaj sağlayabiliriz. Çünkü rezervuarlarda depolanan suyun bir kısmı buharlaşarak atmosfere karışıyor. Suyu yer altında tutarak yönetebilirsek çok daha avantajlı bir sistem oluşturabiliriz.

Benim şu anda üzerinde çalıştığım konu da bu. Hem sel hem de kuraklıkla mücadelenin kilit noktası, yeraltı sularını anlamak ve doğru yönetmek. Bu da yüzeyde gerçekleşen süreçlerle doğrudan bağlantılı.

Aslında konuşacak çok şey var ama sanırım böyle toparlayabiliriz.

D.T.: Evet, felaketi beklemeyelim; geleceği afetlere değil, bilime ve planlamaya emanet edelim. Çok teşekkürler Sera.

Bugünkü konuğum hidrolog, şehir plancısı, iklim krizi uzmanı ve National Geographic kâşifi Sera Tolgay Marshall'dı. Haftaya görüşmek üzere, hoşçakalın.

Benzer İçerikler

  -     
● Canlı Yayın
—
Şimdiki
—
Sıradaki
—
Sıradaki
—
Sıradaki