Bugünün Aşırılıkları, Yarının İklimi mi?
Antroposen Sohbetler'de Utku Perktaş, 2023–2024 El Niño döneminden yola çıkarak, aşırı sıcaklık ve kuraklığın tropikal ormanlar üzerindeki etkilerini ele alıyor; iklim değişikliğinin biyoçeşitlilik, karbon döngüsü ve ekolojik dayanıklılık üzerindeki sonuçlarını, güncel bilimsel araştırmalar ışığında değerlendiriyoruz.
Antroposen Sohbetler'de geçen hafta El Niño'nun biyolojik çeşitlilik üzerindeki etkilerini konuşmuştuk. El Niño'nun yalnızca okyanus sıcaklıklarıyla ilgili bir olay olmadığını; yağış rejimlerini, sıcaklıkları, ormanların işleyişini ve canlıların yaşam koşullarını değiştirebildiğini ele almıştık. Özellikle tropikal ekosistemlerde, kısa süreli gibi görünen iklimsel değişimlerin bile uzun süreli ekolojik sonuçları olabileceğini görmüştük.
Bugün bu tartışmayı biraz daha ileri taşımak istiyorum. Çünkü artık yalnızca El Niño'nun bugünkü etkilerini değil, geleceğin iklim koşulları hakkında bize neler söylediğini de sormamız gerekiyor.
Şöyle düşünelim. Bir orman milyonlarca yıl boyunca belirli sıcaklık ve yağış koşulları altında evrimleşmiş olabilir. Bu koşullar zaman içerisinde elbette değişmiştir. Kurak dönemler yaşanmış, sıcaklıklar yükselmiş ya da düşmüş, bitki ve hayvan toplulukları bu değişimlere farklı biçimlerde yanıt vermiştir. Ama şimdi önemli bir farklılıkla karşı karşıyayız. İnsan kaynaklı iklim değişikliği, bu değişimlerin hızını ve bazı aşırı koşulların ortaya çıkma sıklığını artırıyor. Geçmişte seyrek yaşanan bir sıcaklık ya da kuraklık olayı, gelecekte çok daha sık karşılaşılan bir duruma dönüşebilir.
Peki bir ekosistem için bunun anlamı nedir? Bir orman, birkaç ay boyunca aşırı sıcak ve kurak koşullarla karşılaşabilir. Sonrasında yağışlar geri dönebilir, sıcaklıklar düşebilir ve ekosistem toparlanmaya başlayabilir. Ancak aynı koşullar daha sık tekrarlanırsa ne olur? Ya ormanın toparlanması için gereken süre giderek kısalırsa? Ya bugün aşırı olarak tanımladığımız iklim koşulları, gelecekte olağan hâle gelirse?
Bugün konuşacağımız araştırmanın merkezindeki soru tam da bu. Ve araştırma bizi çok önemli bir olasılıkla karşı karşıya bırakıyor:
Geleceğin iklimi, bazı tropikal ormanlarda şimdiden yaşanmış olabilir.
El Niño neden önemli?
Önce El Niño'yu kısaca hatırlayalım: El Niño, tropikal Pasifik Okyanusu'nun orta ve doğu kesimlerinde deniz yüzeyi sıcaklıklarının olağanın üzerine çıkmasıyla ilişkili, okyanus ve atmosferin birlikte işlediği doğal bir iklim olayı. Ancak etkileri Pasifik'le sınırlı değil. Atmosferik dolaşımı değiştirerek dünyanın farklı bölgelerindeki yağışları ve sıcaklıkları etkileyebiliyor. Bazı bölgelerde aşırı yağışlara, başka bölgelerde kuraklıklara neden olabiliyor. Özellikle Amazon, Orta Afrika ve Güneydoğu Asya'nın tropikal ormanları bu değişimlerden farklı biçimlerde etkileniyor.
Burada önemli bir ayrıntı var: El Niño yeni ortaya çıkmış bir olay değil. İklim sisteminin doğal değişkenliğinin bir parçası. Ancak El Niño'nun gerçekleştiği dünya değişiyor. Artık daha sıcak bir atmosferimiz var. Okyanuslar daha fazla ısı depoluyor. Karasal ekosistemler daha yüksek sıcaklık koşullarıyla karşılaşıyor. Dolayısıyla benzer büyüklükteki iki El Niño olayı, farklı dönemlerde aynı ekolojik sonuçları doğurmayabilir.
2023–2024 El Niño'su bu bakımdan özellikle önemli. Çünkü kullanılan çok değişkenli El Niño endeksine göre bu olay olağanüstü güçlü değildi. Buna rağmen tropikal ormanlarda çok geniş alanlara yayılan sıcaklık ve kuraklık koşulları ortaya çıktı. Bunun nedeni, El Niño'nun zaten ısınmış bir iklim sistemi üzerinde etkili olmasıydı. Yani doğal iklim değişkenliği ile insan kaynaklı küresel ısınma aynı dönemde etkilerini gösteriyordu.
Burada ikisini birbirinden ayırmamız gerekiyor. El Niño doğal bir olay. Ama onun yaşandığı iklim koşulları, insan faaliyetleri nedeniyle değişmiş durumda. Ve bu değişim, ormanların karşılaştığı toplam iklimsel baskıyı artırabiliyor.
Peki 2023 ve 2024 yıllarında tropikal ormanlar ne yaşadı?
Tropikal ormanların dörtte üçü ne yaşadı?
Johanna Van Passel ve arkadaşları, 2026 yılında Earth's Future dergisinde yayımladıkları araştırmada bu sorunun yanıtını arıyor. Çalışmanın başlığı Türkçeye şöyle çevrilebilir: 2023–2024 El Niño'su: Tropikal Ormanların Gelecekteki İklimine Bir Bakış.
Araştırmacılar iki farklı zaman dilimini karşılaştırıyorlar. Birincisi, 2000 ile 2024 arasındaki yakın geçmiş. İkincisi ise 2025'ten 2100 yılına kadar uzanan gelecek projeksiyonları. Bunun için uydu gözlemlerini, iklim veri setlerini ve Dünya sistemi modellerini birlikte kullanıyorlar. Araştırmanın önemli tarafı yalnızca ne kadar sıcak olduğunu ya da ne kadar az yağış düştüğünü incelemesi değil. Sıcaklık ve kuraklığın aynı dönemde ortaya çıktığı koşulları da değerlendiriyor. Çünkü bir orman için yüksek sıcaklık ile kuraklığın birlikte yaşanması, bu iki olayın ayrı ayrı gerçekleşmesinden çok daha ağır sonuçlar doğurabilir.
Şimdi araştırmanın en dikkat çekici sonucuna gelelim. 2023–2024 El Niño döneminde tropikal orman alanlarının yaklaşık yüzde 75'i, ortalama altı ay boyunca olağandışı sıcaklık ve kuraklık koşullarını birlikte yaşadı. Bu çok büyük bir oran. Amazon'dan Kongo Havzası'na, Güneydoğu Asya'dan Orta Amerika'ya kadar geniş bir coğrafyadan söz ediyoruz.
Üstelik araştırmacılar sıcaklık ve kuraklığı ayrı ayrı incelediklerinde etkilerin daha da geniş alanlara yayıldığını görüyorlar. Tropikal ormanların neredeyse tamamı, bu iki yıllık dönemin en azından bir bölümünde olağanın üzerinde sıcaklıklarla karşılaşmış. Yaklaşık yüzde 80'inde ise olağandışı kurak dönemler görülmüş.
Ancak bu sonuçları doğru anlamak önemli. Bu oranlar, tropikal ormanların dörtte üçünün öldüğü ya da geri dönüşü olmayan biçimde zarar gördüğü anlamına gelmiyor. Araştırma doğrudan ağaç ölümlerini ölçmüyor. Ölçülen şey, ormanların karşılaştığı iklimsel koşulların yaygınlığı ve süresi. Bu ayrım çok önemli. Çünkü iklimsel bir tehlikenin ortaya çıkmasıyla, o tehlikenin biyolojik sonuçları aynı şey değil. Bir ormanın ne kadar zarar göreceği, ağaç türlerinin özelliklerine, toprağın su tutma kapasitesine, ormanın geçmişte yaşadığı kuraklıklara ve toparlanma yeteneğine de bağlı.
Ama yine de altı ay boyunca yüksek sıcaklık ve kuraklığın birlikte yaşanması, tropikal ormanlar için son derece ciddi bir baskı oluşturabilir. Neden? Çünkü ağaçların yaşamı, su ve karbon arasındaki hassas bir dengeye dayanıyor. Bir ağaç fotosentez yapabilmek için yapraklarındaki küçük açıklıklardan, yani stomalarından karbondioksit alır. Ancak bu açıklıklar aynı zamanda su kaybına da neden olur. Sıcaklık yükseldiğinde ve hava kuruduğunda, atmosferin bitkilerden su çekme eğilimi artar. Bitki daha fazla su kaybetme riskiyle karşılaşır.
Toprakta yeterince su yoksa, ağaç stomalarını kapatarak su kaybını azaltmaya çalışabilir. Ama bu durumda fotosentez de sınırlanır. Yani ağaç bir bakıma iki gereksinim arasında kalır. Su kaybını azaltmak zorundadır. Ama büyümek ve yaşamsal faaliyetlerini sürdürmek için karbon almaya da ihtiyaç duyar. Bu durum uzun süre devam ettiğinde büyüme yavaşlayabilir, karbon dengesi bozulabilir ve bazı ağaçlarda ölüm riski artabilir.
Üstelik ormandaki bütün türler aynı tepkiyi vermez. Bazıları daha derin köklere sahip olabilir. Bazıları suyu daha verimli kullanabilir. Bazıları ise uzun süreli kuraklık karşısında çok daha hassas olabilir. Bu nedenle iklim değişikliği yalnızca ağaçların büyümesini değil, zaman içerisinde ormanın tür bileşimini de değiştirebilir.
Ve burada geçen haftaki programla önemli bir bağlantı kuruyoruz. Çünkü bir ormanın değişmesi, yalnızca ağaçların değişmesi değildir. O ağaçlara bağlı böceklerin, kuşların, memelilerin, mantarların ve mikroorganizmaların yaşam koşullarının da değişmesi anlamına gelir.
Geleceğin iklimi nasıl olacak?
Araştırmanın ikinci bölümü bence daha da önemli. Çünkü araştırmacılar yalnızca 2023–2024 döneminde ne yaşandığını göstermiyorlar. Şunu da soruyorlar: Bu koşullarla gelecekte ne kadar sık karşılaşacağız?
Bunun için farklı sera gazı emisyon senaryolarını kullanıyorlar. Burada bir noktayı açıklamak gerekiyor. İklim modelleri bize geleceğin kesin olarak nasıl olacağını söylemiyor. Farklı emisyon yolları altında hangi koşulların daha olası hâle gelebileceğini gösteriyor. Bu nedenle bir iklim projeksiyonunu, gerçekleşmesi kesin bir tahmin olarak değerlendirmemeliyiz. Ama bu projeksiyonlar, farklı geleceklerin taşıdığı riskleri karşılaştırmamıza yardımcı oluyor.
Van Passel ve arkadaşlarının sonuçları, tropikal ormanların büyük bölümünde 2023–2024 dönemindekine benzer yüksek sıcaklık koşullarının gelecekte çok daha sık görülebileceğini gösteriyor. Bazı bölgelerde bugün olağandışı kabul ettiğimiz sıcaklıklar, yıllık ölçekte yüksek olasılıkla karşılaşılan koşullara dönüşebilir.
Fakat yağış ve kuraklık açısından tablo aynı değil. Araştırmacılar bütün tropikal ormanların aynı biçimde kuraklaşacağını söylemiyor. Özellikle Amazon'da 2023–2024 dönemine benzer kuraklıkların görülme olasılığının artacağı öngörülüyor. Kongo Havzası'nda ise geleceğe ilişkin en belirgin değişimlerden biri sıcaklık koşullarında ortaya çıkıyor.
Bu ayrım önemli. Çünkü küresel ısınmanın bütün tropikal ormanlarda aynı ekolojik sonuçları doğuracağını varsayamayız. Amazon'da sıcaklık artışıyla birlikte kuraklık riski büyüyebilir. Kongo Havzası'nda ise sıcaklık baskısı artarken yağış değişimleri daha farklı bir seyir izleyebilir. Güneydoğu Asya'da da bölgesel iklim sistemleri, musonlar ve okyanus-atmosfer etkileşimleri farklı sonuçlar yaratabilir.
Dolayısıyla tropikal ormanların geleceği tek bir hikâyeden oluşmuyor. Ama araştırmanın ortaya koyduğu ortak bir tehlike var. Ormanlar, evrimsel ve ekolojik geçmişlerinde alışık oldukları iklim koşullarının giderek dışına çıkıyor olabilirler.
Burada bir kavram üzerinde durmak istiyorum: Ekolojik dayanıklılık.
Dayanıklılık, bir ekosistemin karşılaştığı değişime rağmen temel yapı ve işlevlerini sürdürebilmesi ya da bir bozulmanın ardından yeniden toparlanabilmesiyle ilgili. Ama dayanıklılık sınırsız değil. Bir orman bir kuraklığı atlatabilir. İkinci kuraklığı da atlatabilir. Fakat olaylar daha sık yaşandığında, toparlanma süresi kısalabilir. Bazı ağaçlar ölürken yerlerine yenilerinin yetişmesi için yeterli zaman kalmayabilir. Tür bileşimi değişebilir. Ormanın karbon depolama kapasitesi azalabilir. Hatta bazı koşullarda orman, önceki yapısından farklı bir ekolojik duruma doğru ilerleyebilir.
İşte geleceğin iklimini bugünden yaşamak düşüncesi, bu nedenle bu kadar önemli. Mesele yalnızca yeni sıcaklık rekorları değil. Mesele, bu koşulların ormanların yaşam döngülerini ve toparlanma kapasitesini nasıl değiştireceği.
Ormanlar karbon tutmaya devam edebilecek mi?
Şimdi bu araştırmanın küresel iklim açısından belki de en önemli sonuçlarından birine gelelim. Tropikal ormanlar yalnızca çok sayıda canlı türüne ev sahipliği yapmıyor. Aynı zamanda küresel karbon döngüsünün önemli bileşenlerinden birini oluşturuyorlar.
Ağaçlar fotosentez yoluyla atmosferden karbondioksit alıyor ve karbonu gövdelerinde, dallarında, köklerinde ve diğer dokularında depoluyor. Bu nedenle tropikal ormanlar, insan kaynaklı karbondioksit emisyonlarının bir bölümünü atmosferden uzaklaştırarak iklim değişikliğinin hızını sınırlandırmaya katkı sağlıyor.
Ama bu işlevin gelecekte aynı biçimde devam edeceğinden emin olabilir miyiz?
Van Passel ve arkadaşlarının araştırması tam da bu noktada önemli bir riskin altını çiziyor. Yüksek sıcaklık ve kuraklık birlikte yaşandığında, ağaçların büyümesi yavaşlayabiliyor. Fotosentez azalabiliyor. Bazı ağaçlar ölebiliyor. Ve ormanların atmosferden aldığı karbon miktarı düşebiliyor. Üstelik ölen ağaçların ayrışması ya da yangınlarla yanması sonucunda depolanmış karbonun bir bölümü yeniden atmosfere dönebiliyor. Böylece normal koşullarda karbon yutağı olarak işlev gören bir orman, belirli dönemlerde net karbon kaynağına dönüşebiliyor.
Araştırmacılar 2023–2024 El Niño dönemindeki aşırı koşulların, birçok tropikal ormanı en azından geçici olarak bu duruma yaklaştırmış olabileceğini belirtiyorlar. Burada önemli bir ayrım var. Bu çalışma, tropikal ormanların tamamının artık karbon kaynağına dönüştüğünü göstermiyor. Böyle bir sonucu doğrudan ölçmüyor. Ancak iklim koşullarının, ormanların karbon depolama işlevini tehdit edebilecek düzeylere ulaştığını ortaya koyuyor.
Ve bu durum bir geri besleme olasılığını gündeme getiriyor. İklim değişikliği ormanları zayıflatıyor. Zayıflayan ormanlar daha az karbon tutabiliyor. Atmosferde daha fazla karbondioksit kalması ise küresel ısınmayı güçlendirebiliyor. Bu olasılık, tropikal ormanların geleceğini yalnızca bölgesel bir doğa koruma meselesi olmaktan çıkarıyor. Çünkü Amazon'da ya da Kongo Havzası'nda yaşanan ekolojik değişimler, küresel karbon döngüsü üzerinden dünyanın geri kalanını da ilgilendiriyor.
Üstelik mesele yalnızca karbon değil. Tropikal ormanlar su döngüsünün de önemli parçaları. Ağaçlar kökleriyle aldıkları suyun bir bölümünü yaprakları aracılığıyla atmosfere geri veriyor. Bu süreç atmosferdeki nemi ve bazı bölgelerde yağış oluşumunu etkiliyor. Dolayısıyla geniş orman alanlarının zarar görmesi, yalnızca mevcut kuraklığın sonucu olmayabilir. Ormanın kendi çevresindeki su döngüsünü sürdürme kapasitesini de azaltabilir. Böylece kuraklık ile orman kaybı arasında birbirini güçlendiren ilişkiler ortaya çıkabilir.
Burada ekolojik açıdan önemli bir soruyla karşılaşıyoruz. Bir orman, kendisini var eden iklim koşullarının sürdürülmesine katkıda bulunuyorsa, o ormanın bozulması iklimin kendisini de değiştirebilir mi?
Evet, belirli koşullarda böyle bir geri besleme mümkün. Bu nedenle tropikal ormanların korunması, yalnızca ağaçların ya da türlerin korunması değildir. Aynı zamanda iklim sisteminin işleyişine katkı sağlayan ekolojik süreçlerin korunmasıdır.
Bir ormanı kırılgan hâle getiren yalnızca iklim mi?
Buraya kadar geleceğin iklim koşullarını konuştuk. Şimdi başka bir soru sormak istiyorum. İklim değişikliği ekosistemleri giderek daha fazla zorluyor. Peki bir ekosistemin bu değişime ne kadar dayanabileceğini yalnızca iklim mi belirliyor?
Bu soruyu yanıtlamak için Avustralya'ya uzanalım.
Michael-Shawn Fletcher ve arkadaşlarının 2026 yılında Nature dergisinde yayımlanan araştırması, bu konuda oldukça düşündürücü sonuçlar ortaya koyuyor. Araştırmacılar Avustralya'nın güneydoğusundaki bir gölün tortullarını inceleyerek yaklaşık bin yıllık bitki örtüsü ve yangın geçmişini yeniden oluşturuyorlar. Bölge bugün yoğun okaliptüs ormanlarıyla kaplı. Ve bu ormanlar, son yıllarda büyük yangınlardan ağır biçimde etkileniyor.
Ama araştırma çok önemli bir tarihsel değişimi gösteriyor. Avustralya'nın sömürgeleştirilmesinden önce, Gunaikurnai halkı bu coğrafyada küçük ölçekli, düşük şiddetli ve düzenli yangınlarla araziyi yönetiyordu. Bu uygulamalar açık ağaçlık alanların korunmasına katkı sağlıyordu. Böylece yanıcı bitki örtüsünün geniş ve kesintisiz alanlar oluşturması sınırlandırılıyordu.
Ancak 19. yüzyılda sömürgecilik ve yerli halkların topraklarından uzaklaştırılması sonucunda bu uygulamalar büyük ölçüde sona erdi. Ardından bitki örtüsünün yapısı değişmeye başladı. Okaliptüslerin kapladığı alan genişledi. Yanıcı biyokütle birikti. Yangınların sıcaklığı arttı. Araştırmacılar, 1970'lere gelindiğinde okaliptüs örtüsünün sömürgeleştirme öncesindeki düzeyin neredeyse dört katına ulaştığını gösteriyorlar.
Buradaki önemli nokta şu: Bu dönüşümün başlangıcı, insan kaynaklı küresel ısınmanın güçlü etkilerinden daha eski. Yani bugünkü yangınlara karşı kırılganlığın bir bölümü, iklim değişikliğinden önceki tarihsel arazi kullanım değişimleriyle ilişkili.
Elbette iklim değişikliği günümüzde yangın tehlikesini artırıyor. Ama bu tehlikenin nasıl bir ekolojik sonuç doğuracağı, karşılaştığı bitki örtüsünün yapısına da bağlı. Başka bir ifadeyle, sıcak ve kurak hava koşulları aynı olsa bile, iki farklı ormanın yangına verdiği tepki aynı olmayabilir.
Bu çalışma bize şunu hatırlatıyor:
Bir ekosistemin bugünkü kırılganlığı, yalnızca bugünkü iklimin değil, geçmişte yaşadığı dönüşümlerin de sonucu olabilir.
Burada Van Passel ve arkadaşlarının araştırmasıyla önemli bir ortak nokta ortaya çıkıyor. İki çalışma aynı ekosistemleri incelemiyor. Biri tropikal ormanların gelecekte karşılaşacağı sıcaklık ve kuraklık koşullarını araştırıyor. Diğeri ise Avustralya'daki ılıman okaliptüs ormanlarının tarihsel olarak nasıl değiştiğini inceliyor.
Ama birlikte düşündüğümüzde önemli bir sonuca ulaşıyoruz. İklimsel tehlikelerin artması kadar, ekosistemlerin bu tehlikelere karşı ne kadar dayanıklı olduğu da önemli. Ve dayanıklılık, yalnızca sıcaklık ve yağışla açıklanamayacak kadar karmaşık bir özellik.
Tüm bunlar biyoçeşitlilik açısından ne anlama geliyor?
Şimdi yeniden tropikal ormanlara dönelim. Van Passel ve arkadaşlarının araştırması esas olarak iklim koşullarını inceliyor. Ama bu sonuçların biyolojik çeşitlilik açısından ne anlama gelebileceğini de düşünmemiz gerekiyor. Çünkü bir ormanın iklimi değiştiğinde, orada yaşayan bütün canlılar aynı hızda ya da aynı biçimde yanıt veremiyor.
Bazı türler daha serin ya da daha nemli alanlara hareket edebilir. Bazıları yaşam döngülerinin zamanlamasını değiştirebilir. Bazıları davranışsal ya da fizyolojik özellikleri sayesinde yeni koşullara dayanabilir. Ancak bütün türlerin böyle bir kapasitesi yok. Özellikle dar coğrafi dağılışa sahip, belirli mikroiklim koşullarına bağımlı ya da hareket yeteneği sınırlı türler için riskler daha yüksek olabilir.
Burada geçen hafta konuştuğumuz yükselti değişimlerini hatırlayabiliriz. Sıcaklıklar arttığında bazı kuş türleri daha yüksek rakımlara doğru hareket edebiliyor. Ancak bir dağın zirvesine yakın yaşayan türler için daha yükseğe çıkmak her zaman mümkün değil. Benzer biçimde, ormanın alt katmanlarında yaşayan ve sürekli nemli koşullara bağımlı canlılar, orman yapısı değiştiğinde uygun mikroiklimlerini kaybedebilirler.
Bu nedenle iklim değişikliğinin etkisini yalnızca ortalama sıcaklık artışıyla değerlendirmek yeterli değil. Bir ormanda sıcaklık artarken nem azalabilir. Ağaç örtüsü seyrekleşebilir. Orman tabanına ulaşan güneş ışığı artabilir. Ve bu değişimler, ormanın içindeki sıcaklık ve nem koşullarını da etkileyebilir. Sonuçta aynı bölgede yaşayan türler, birbirinden çok farklı iklimsel baskılarla karşılaşabilir.
Burada önemli bir bilimsel ayrım yapalım. Van Passel ve arkadaşları bu türlerin popülasyonlarındaki değişimleri doğrudan ölçmüyorlar. Ama ortaya koydukları iklimsel tablo, bu biyolojik sonuçların neden daha fazla araştırılması gerektiğini gösteriyor.
Özellikle birden fazla aşırı olayın art arda yaşanması, popülasyonların toparlanma kapasitesini sınırlandırabilir. Bir kuraklık döneminde azalan bir popülasyon, yeniden çoğalmak için yeterli zaman bulamadan ikinci bir kuraklıkla karşılaşabilir. Üreme başarısı düşebilir. Besin kaynakları değişebilir. Türler arasındaki ilişkiler bozulabilir. Ve bütün bunlar, zaman içerisinde toplulukların yapısını değiştirebilir.
Biyoçeşitlilik kaybını yalnızca türlerin tamamen ortadan kalkması olarak düşünmememiz gerektiğini sık sık vurguluyorum. Bir tür henüz yok olmamış olabilir. Ama popülasyonları küçülmüş, dağılımı daralmış, üreme başarısı azalmış ya da ekosistemdeki işlevi zayıflamış olabilir. Bu değişimler de biyolojik çeşitlilik krizinin bir parçasıdır.
Dolayısıyla tropikal ormanların geleceği açısından asıl mesele yalnızca kaç ağacın hayatta kalacağı değil. Bu ormanları oluşturan canlı topluluklarının ve aralarındaki ilişkilerin ne ölçüde sürdürülebileceğidir.
Geleceği değiştirmek hâlâ mümkün mü?
Bugünkü programın sonuna gelirken başlangıçtaki sorumuza dönelim. Geleceğin iklimi şimdiden yaşanıyor olabilir mi?
Van Passel ve arkadaşlarının araştırması, bunun özellikle tropikal ormanlardaki yüksek sıcaklık koşulları açısından güçlü bir olasılık olduğunu gösteriyor. 2023–2024 El Niño döneminde yaşanan aşırı sıcaklıklar, önümüzdeki on yıllarda daha sık karşılaşılan koşullara dönüşebilir. Üstelik bazı emisyon senaryolarında, bu düzeydeki sıcaklıkların ortaya çıkması için gelecekte El Niño yaşanması bile gerekmeyebilir.
Bu, araştırmanın belki de en çarpıcı sonucu. Çünkü El Niño'yu geçici bir iklim olayı olarak düşünüyoruz. Başlıyor, gelişiyor ve sonunda sona eriyor. Ama El Niño sırasında yaşanan bazı sıcaklık koşulları, geleceğin olağan ikliminin bir parçası hâline gelebilir.
Burada önemli bir ayrıntı var. Araştırmacılar gelecekte bütün tropikal ormanların aynı düzeyde kuraklaşacağını söylemiyor. Özellikle Amazon'da kuraklık riskinin artması beklenirken, başka bölgelerde farklı yağış eğilimleri ortaya çıkabiliyor. Yani geleceğin iklimi her yerde aynı olmayacak. Ama sıcaklık artışı, tropikal ormanların büyük bölümünü ortak bir baskıyla karşı karşıya bırakıyor.
Peki bütün bunlar kaçınılmaz mı? Hayır. Araştırmanın en önemli sonuçlarından biri de farklı emisyon senaryolarının farklı gelecekler ortaya koyması. Sera gazı emisyonlarının hızlı ve güçlü biçimde azaltıldığı bir gelecek ile yüksek emisyonların sürdüğü bir gelecek aynı değil. Bu nedenle geleceğin tropikal orman iklimi yalnızca doğal süreçlerle belirlenmeyecek. Bugün alınan kararlar da bu geleceği etkileyecek.
Avustralya araştırması ise bize başka bir sorumluluğu hatırlatıyor. İklim değişikliğini sınırlandırmak zorundayız. Ama aynı zamanda ekosistemlerin tarihsel olarak nasıl kırılgan hâle geldiğini de anlamamız gerekiyor. Çünkü doğa koruma yalnızca gelecekteki iklim tehlikelerine hazırlanmak değil, geçmişte ekosistemlerin dayanıklılığını azaltan süreçleri de değerlendirmek anlamına geliyor.
Burada iki araştırmanın ortak bir noktada buluştuğunu düşünüyorum. Birincisi, gelecekte karşılaşacağımız iklim koşullarının ne kadar değişebileceğini gösteriyor. İkincisi, bu koşullarla karşılaşacak ekosistemlerin bugünkü yapısının tarihsel süreçlerden bağımsız olmadığını hatırlatıyor.
Ve birlikte şu soruyu gündeme getiriyorlar: Bir ekosistemi geleceğin iklimine hazırlamak için yalnızca sıcaklıkları ve yağışları bilmek yeterli mi? Yoksa o ekosistemin geçmişini, biyolojik çeşitliliğini, işleyişini ve insan topluluklarıyla kurduğu ilişkileri de anlamamız mı gerekiyor?
Bence bugün doğa koruma biliminin önündeki en önemli sorulardan biri bu. Çünkü bir ormanı korumak, yalnızca ağaçların varlığını sürdürmesini sağlamak değildir. O ormanın su döngüsünü, karbon depolama kapasitesini, canlı topluluklarını ve bu toplulukları birbirine bağlayan ekolojik ilişkileri de koruyabilmektir. Ve bütün bunları yapabilmek için geçmişi anlamaya, bugünü dikkatle değerlendirmeye ve geleceğin farklı olasılıklarını birlikte düşünmeye ihtiyacımız var.
Bugün için son sözüm şu olsun:
İklim değişikliği yalnızca gelecekte yaşayacağımız koşulları değiştirmiyor. Bugün var olan ekosistemlerin gelecekte varlıklarını nasıl sürdürebileceklerini de yeniden belirliyor.
Bu nedenle asıl sorumuz yalnızca dünyanın ne kadar ısınacağı olmamalı. Bu ısınmanın hangi ekolojik ilişkileri değiştireceğini ve bu ilişkileri korumak için hâlâ neler yapabileceğimizi de sormalıyız.
Antroposen Sohbetler'de bugün El Niño'dan yola çıkarak tropikal ormanların geleceğini, iklimsel kırılganlığı ve ekolojik dayanıklılığın sınırlarını konuştuk.
Bir sonraki programda görüşmek üzere.
Kaynaklar:
Van Passel, J., et al. (2026). The 2023–2024 El Niño as a Preview of Future Tropical Forest Climate. Earth's Future, 14, e2026EF008071.
https://doi.org/10.1029/2026EF008071
Benzer İçerikler
El Niño doğal, peki ya karşılaştığı dünya?
Utku Perktaş
İklim Değişirken Yaşam Nereye Gider?
Utku Perktaş
Gezegenimiz üzerinde etki bırakan iklim olayları
Atlas Sarrafoğlu
Evrim ekolojiyi dinliyor mu?
Çağatay Tavşanoğlu