Apaçık Radyo

İklim Değişirken Yaşam Nereye Gider?

15 Eylül 2026

Antroposen Sohbetler’de Utku Perktaş, iklim değişikliğiyle birlikte yalnızca sıcaklıkların değil, canlıların coğrafyasının ve aralarındaki ekolojik ilişkilerin de değiştiğini; bombus arıları ve kelebeklerden yola çıkarak türlerin yeni yaşam alanlarına hareketini, iklim geri beslemelerini ve doğanın giderek yeniden düzenlenmesini ele alıyor.

İklim değişikliğinden kaçabilmek de bir biyolojik ayrıcalık olabilir.

Antroposen Sohbetler’in not defterinden

Image
""


Genellikle iklim krizini anlatırken insanla başlıyoruz. Fosil yakıtları yakıyoruz, atmosfere karbondioksit bırakıyoruz, sera gazlarının yoğunluğu artıyor ve dünya ısınıyor.

Bu hikâye doğru. Ama eksik.

Çünkü dünya, üzerine sıcaklık eklediğimiz ve sonra sonucu beklediğimiz pasif bir sistem değil. Atmosfer, toprak, ormanlar, sulak alanlar, göller, mikroorganizmalar ve canlı toplulukları sürekli birbirleriyle etkileşim halinde.

Ve gezegeni ısıttığımızda yalnızca sıcaklığı değiştirmiyoruz. Bu ilişkileri de değiştiriyoruz.

Bugün birkaç yeni araştırmadan yola çıkarak aslında tek bir sorunun peşinden gitmek istiyorum:

Dünya ısındıkça yaşayan dünya ne yapıyor?

Bu sorunun iki ayrı cevabı var.

Birincisi biraz ürkütücü. Doğal sistemlerin bazıları, ısınmanın sonucunda daha fazla sera gazı salmaya başlıyor ve böylece başlangıçtaki ısınmayı daha da güçlendirebiliyor.

İkinci cevap ise biyocoğrafyayla ilgili.

Canlılar yer değiştiriyor.

Kelebekler, bombus arıları ve elbette kuşlar, bitkiler ve başka pek çok canlı, alıştığımız coğrafi sınırlarının dışına çıkmaya başlıyor.

O yüzden bugün yok oluştan çok hareketten söz edeceğiz.

Ama önce ilk hikâyeye bakalım.

Image
""


10 Eylül’de Environmental Research Letters dergisinde Sam Abernethy ve arkadaşlarının oldukça önemli bir çalışması yayımlandı. Araştırmacılar çok temel bir soru soruyor: İnsan kaynaklı ısınma, doğal sistemlerden yeni sera gazı salımlarını tetiklerse ne olur?

Buradaki kavramın adı pozitif geri besleme.

“Pozitif” sözcüğü yanıltıcı olabilir. İyi bir şey olduğu anlamına gelmiyor. Başlangıçtaki değişimin kendi kendisini güçlendirmesi anlamına geliyor.

Bir mikrofonu hoparlöre fazla yaklaştırdığınızda çıkan ve giderek yükselen sesi düşünün.

İklim sisteminde de benzer döngüler var.

Sıcaklık artıyor. Bunun sonucunda başka bir süreç değişiyor. O değişiklik de sıcaklığı biraz daha artırıyor.

Yeni çalışma özellikle dört kaynağa bakıyor: permafrost, yani donmuş topraklar; yangınlar; sulak alanlar ve göller, nehirler, göletler gibi iç sular.

Önce permafrostu düşünelim.

Kuzey enlemlerindeki donmuş topraklarda binlerce yıldır saklanan muazzam miktarda organik karbon var. Toprak donmuş olduğu sürece bu karbonun önemli bir bölümü sistemde kilitli kalıyor.

Ama sıcaklık arttığında toprak çözülmeye başlıyor.

Toprak çözülünce mikroorganizmalar daha önce erişemedikleri organik maddeyi parçalamaya başlıyor. Bunun sonucunda karbondioksit ya da oksijensiz koşullarda metan açığa çıkabiliyor.

Yani şöyle bir döngü ortaya çıkıyor: Biz atmosferi ısıtıyoruz; ısınma donmuş toprağı çözüyor; çözülen toprak sera gazı salıyor; bu gazlar atmosferi biraz daha ısıtıyor ve daha fazla toprak çözülüyor.

Image
""


Yeni araştırmanın önemli taraflarından biri, yalnızca permafrostu değil, birkaç farklı geri besleme mekanizmasını aynı hesap içinde değerlendirmeye çalışması.

Yangınlarda da benzer bir ilişki var.

Isınan ve bazı bölgelerde kuruyan bir dünyada yangın için uygun koşullar artabiliyor. Yangın, bitkilerde ve toprakta depolanmış karbonun bir bölümünü yeniden atmosfere taşıyor. Üstelik mesele yalnızca yanan ağacın çıkardığı karbondioksit değil. Özellikle turbalıklar gibi karbon bakımından çok zengin sistemlerde yangının etkisi çok daha uzun süreli olabiliyor.

Sulak alanlarda ise başka bir mekanizma devreye giriyor.

Sulak alanlar zaten dünyanın en büyük doğal metan kaynaklarından biri. Suya doymuş, oksijenin az olduğu ortamlarda yaşayan mikroorganizmalar organik maddeyi parçalarken metan üretiyor.

Sıcaklık yükseldiğinde bu mikrobiyal süreçler de değişebiliyor.

Göller ve diğer tatlı su sistemlerinde de benzer biçimde, sıcaklık artışı metan üretimini ve atmosfere geçişini etkileyebiliyor.

Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.

Doğal bir sistemin sera gazı salması kendi başına iklim değişikliğinin nedeni değildir; sulak alanlar insanlardan çok önce de metan üretiyordu, ormanlar insanlardan çok önce de yanıyordu. Sorun, insan kaynaklı ısınmanın bu doğal akışların büyüklüğünü değiştirmesi.

Yani mesele doğayı suçlamak değil. Mesele bizim başlattığımız değişimin, Dünya sisteminin başka parçaları tarafından büyütülebilmesi.

Peki ne kadar?

Image
""


Abernethy ve arkadaşlarının hesaplamasına göre bu dört kaynaktan gelen ısınma kaynaklı ek emisyonlar, insan faaliyetleriyle başlayan küresel ısınmayı bu yüzyıl içinde yaklaşık yüzde 20 ila 30 oranında güçlendirebilir.

Senaryoya bağlı olarak 2100’e kadar yaklaşık 0,2 ile 0,4 derece arasında ek ısınmadan söz ediyoruz.

Yarım dereceden küçük bir sayı duyduğumuzda bazen önemsizmiş gibi gelebiliyor. Ama küresel ortalama sıcaklıkta onda bir dereceler bile ekosistemler, aşırı sıcaklıklar, buzullar ve türlerin dağılımları açısından ciddi farklar yaratabiliyor.

Daha da önemlisi şu: Bu sonuçlar “artık yapacak bir şey kalmadı” demiyor; tam tersini söylüyor. Çünkü bu geri beslemelerin büyüklüğü bizim yarattığımız başlangıçtaki ısınmaya bağlı.

Ne kadar az ısıtırsak, geri beslemeleri de o kadar az harekete geçiriyoruz. Dolayısıyla her onda bir derece hâlâ önemli.

Bu bence çalışmanın politik açıdan en önemli sonucu.

İklim geri beslemelerini bir “kaçınılmaz kıyamet mekanizması” olarak anlatmak yanlış olur. Daha doğru metafor şu olabilir:

Biz sesi açtıkça sistem de sesi yükseltiyor.

Sesi ne kadar erken kısarsak geri besleme de o kadar zayıf kalıyor.

Fakat burada hikâyenin ikinci bölümüne geçiyoruz. Çünkü sıcaklık değişirken canlılar oldukları yerde beklemiyor.

Image
""


Kim İklimden Kaçabilir?

Biyocoğrafyanın en temel sorularından biri çok basittir: Bir canlı neden burada yaşar da başka yerde yaşamaz?

Sıcaklık, yağış, besin, habitat, rekabet, tarih, dağlar, denizler, buzullar…

Bir türün dağılımını bütün bunların birleşimi belirler. Fakat iklim değiştiğinde bu görünmez sınırlar da hareket etmeye başlar.

Image
""


Bunu çok güzel gösteren iki yeni çalışma var.

İlki 2 Eylül’de Nature Climate Change’da yayımlandı ve Avrupa’daki bombus arılarına bakıyor.

Araştırmacılar 1901 ile 2019 arasındaki koşulları değerlendirerek çok akıllıca bir karşılaştırma yapıyorlar. Gerçekte yaşanan iklim değişikliğinin bulunduğu dünya ile, insan kaynaklı iklim değişikliğinin olmadığı karşı-olgusal bir dünya karşılaştırılıyor.

Soru şu: Bugünkü bombus arılarının yaşayabileceği alanların ne kadarı doğrudan iklim değişikliği nedeniyle kayboldu?

Çalışma 47 Avrupa bombus türüne bakıyor ve sonuç çarpıcı: Avrupa genelinde bombus arıları için ekolojik olarak uygun alanlar iklim değişikliği nedeniyle ortalama yaklaşık %5 azalmış. Bazı bölgelerde kayıp %19’a kadar çıkıyor.

Ama haritaya baktığımızda daha ilginç bir şey görüyoruz: Kayıplar her yerde aynı değil.

Güney Avrupa’da ve Orta Avrupa’nın alçak kesimlerinde belirgin kayıplar var. Buna karşılık Alp ve Boreal bölgelerde, daha yüksek rakımlardaki yeni uygun alanlar bazı kayıpları kısmen telafi edebiliyor.

Ve tam burada çok önemli bir kavramla karşılaşıyoruz: İklim değişikliği yalnızca habitat kaybettirmiyor; habitatın coğrafyasını hareket ettiriyor.

Bir türün yaşayabileceği iklim kuzeye ya da yukarı doğru kayıyorsa, teorik olarak tür de onunla birlikte hareket edebilir.

Ama burada bir sorun var: İklim hareket edebilir; bir kelebek hareket edebilir; bir bombus arısı hareket edebilir. Peki bütün ekolojik ilişkiler aynı hızda hareket edebilir mi?

İkinci araştırma da tam burada devreye giriyor.

Image
""


5 Ağustos’ta Nature Ecology & Evolution dergisinde yayımlanan geniş kapsamlı bir çalışma dünyadaki kelebeklerin dağılım değişikliklerini inceliyor.

Çalışmanın ölçeği gerçekten etkileyici: 105 ülke ve bölge, 1758 kelebek türü, 6182 ayrı menzil değişimi kaydı, 567 bilimsel çalışma ve ayrıca 68 uzman değerlendirmesi.

Bu, bilinen kelebek çeşitliliğinin yaklaşık onda birini kapsıyor.

Veri setindeki türlerin %80’inde menzil genişlemesi kaydedilmiş. Bunun yanında türlerin %27’sinde menzil daralması, %22’sinde ise yükselti boyunca değişim bildirilmiş. Menzil değişimi kayıtlarının %79’u iklim değişikliği ve aşırı hava olaylarıyla ilişkilendirilmiş.

Ama burada hemen bir uyarı gerekiyor: Bu, “kelebeklerin %79’u iklim nedeniyle hareket etti” anlamına gelmiyor.

Araştırmacılar farklı çalışmaların bildirdiği nedenleri derliyorlar; dolayısıyla bu oran, karşılaştırılabilir tek bir küresel nedensellik deneyinin sonucu değil.

Yine de ortaya çıkan genel tablo oldukça güçlü: Kelebeklerin coğrafyası değişiyor. Bazıları yeni alanlara yayılıyor, bazılarının dağılımı daralıyor ve bazıları daha yüksek rakımlara çıkıyor.

Bu değişimin en sık bildirilen nedenlerinden biri iklim değişikliği.

Burada “menzil genişlemesi” ifadesine de dikkat etmek gerekiyor. 

Bir türün dağılımının genişlemesi ilk bakışta iyi haber gibi gelebilir. Ama ekolojik açıdan her zaman öyle değil çünkü bir tür yeni bir yere geldiğinde boş bir harita karesine gelmiyor; başka türlerin bulunduğu bir ekolojik topluluğa giriyor - yeni rakiplerle karşılaşıyor, yeni bitkilerle karşılaşıyor, yeni avcılarla karşılaşıyor. Bazı eski ilişkilerini ise geride bırakıyor.

Dolayısıyla iklim değişikliğinin yarattığı dünya yalnızca daha sıcak bir dünya değil; aynı zamanda ekolojik ilişkilerin yeniden kurulduğu bir dünya.

Bence burada “türlerin iklimden kaçması” ifadesinden bile daha ilginç bir soru çıkıyor: Türler birlikte kaçabiliyor mu?

Çünkü doğada bir kelebek yalnızca bir kelebek değildir: Larvasının beslendiği bitki vardır, erişkinin nektar aldığı çiçek vardır, onu avlayan kuş vardır, parazitoidi vardır, rakipleri vardır. Bombus arısının da ziyaret ettiği bitkiler, yuvalanma alanları ve mevsimsel döngüsü vardır.

Bu ilişkilerin hepsinin sıcaklık değişimine aynı hızda cevap vereceğini varsayamayız.

Nitekim bu yıl Ecology Letters’ta yayımlanan başka bir çalışma tam da bu noktayı gösteriyor.

Image
""


Pau Colom ve arkadaşları kuzeydoğu İspanya’daki yedi Akdeniz topluluğunda kelebeklerle bitkiler arasındaki ilişkilerin 13 ila 29 yıllık değişimini incelemiş.

Burada çok güzel bir kavram var: “Rewiring” yani ekolojik ilişkilerin yeniden kurulması.

Bir kelebek türünün eskiden kullandığı bitki azalırsa başka bir bitkiyle ilişki kurabilmesi gibi düşünebiliriz.

Araştırmacılar, kelebek-bitki etkileşimlerindeki değişimin başlangıçta büyük ölçüde bu yeniden yapılanma sayesinde gerçekleşebildiğini gösteriyor.

Üstelik sıcaklık dalgalanmalarının daha güçlü olduğu yıllarda bu yeniden ilişki kurma davranışı da artıyor.

Bu bize doğanın belirli bir esnekliğe sahip olduğunu söylüyor. Ama çalışmanın daha düşündürücü tarafı bundan sonra geliyor.

Tür kaybı arttıkça yeniden ilişki kurabileceğiniz partnerlerin havuzu da küçülüyor. Zaman içinde türlerin ortadan kalkması, bu ekolojik esnekliğin alanını daraltıyor.

Yani doğa değişime cevap verebilir ama cevap verme kapasitesi sonsuz değil.

Bütün bunları yan yana koyduğumuzda Antroposen’in belki de en önemli özelliklerinden biri ortaya çıkıyor.

Uzun süre iklim değişikliğini gelecekte gerçekleşecek bir olay gibi anlattık. Sonra yok oluşlardan söz ettik. Ama bugün gördüğümüz şey biraz daha karmaşık.

Image
""


Dünya yalnızca tür kaybetmiyor, dünya yeniden düzenleniyor.

Bazı türler kuzeye gidiyor, bazıları dağların daha yüksek kesimlerine çıkıyor, bazıları yeni bölgelere ulaşıyor, bazıları hareket edemiyor, bazıları yeni ortaklar buluyor, bazıları eski ortaklarını kaybediyor, bazı topluluklar çözülüyor, daha önce yan yana yaşamamış türler ilk kez karşılaşıyor.

Belki Antroposen’in doğasını anlamak için tam da burada durmamız gerekiyor çünkü koruma biyolojisinin klasik sorusu çoğu zaman şuydu:

Elimizdeki doğayı nasıl koruruz?

Ama iklim değişikliğinin hızlandığı bir dünyada giderek başka bir soruyla karşılaşıyoruz: Doğa hareket ediyorsa neyi koruyoruz?

Bir korunan alanın sınırlarını haritada çizebiliriz ama sıcaklığın sınırlarını çizemeyiz.

Bir milli park yerinde durabilir ama parkı kurarken korumaya çalıştığımız türlerin iklim kuşağı kuzeye doğru hareket edebilir.

Bu durumda koruma biyolojisi de statik bir harita anlayışından çıkmak zorunda.

Koridorlar, bağlantılı habitatlar, yükselti gradyanları, gelecekte uygun hale gelebilecek alanlar ve türlerin hareket kapasitesi giderek daha önemli hale geliyor ama bütün türler hareket edemiyor ve belki en büyük eşitsizlik de burada.

İklim değişikliğinden kaçabilmek de bir biyolojik ayrıcalık olabilir; uçabilen bir kelebekle yalnızca belirli bir dağın tepesinde yaşayan bir bitkinin seçenekleri aynı değil.

Geniş besin tercihleri olan bir türle yalnızca tek bir bitkiye bağımlı uzman bir türün seçenekleri aynı değil.

Parçalanmamış bir peyzajda yaşayan türle otoyollar, kentler ve tarım alanları arasında sıkışmış bir türün seçenekleri aynı değil.

Dolayısıyla geleceğin biyocoğrafyası yalnızca sıcaklığın nereye gideceğiyle belirlenmeyecek; kimin onun peşinden gidebildiğiyle de belirlenecek.

Bugün iki ayrı hikâyeyle başladık: Birincisinde dünya ısınıyor ve bazı doğal sistemler bu ısınmayı daha da güçlendirecek sera gazları salıyor; ikincisinde ise dünya ısınıyor ve türler uygun iklimlerini takip ederek yer değiştirmeye çalışıyor.

Aslında bunlar aynı hikâyenin iki yüzü. Çünkü Antroposen’de iklim ile canlı dünya birbirinden ayrı iki sistem değil.

Biz atmosferi değiştiriyoruz ve atmosfer ormanları, sulak alanları ve donmuş toprakları değiştiriyor. Bu değişim yeniden atmosferi etkiliyor.

Aynı iklim değişikliği kelebeklerin, bombus arılarının, kuşların ve bitkilerin dağılımlarını değiştiriyor ve onların hareketi de ekolojik ilişkileri yeniden kuruyor.

Dolayısıyla artık belki “iklim değişikliği doğayı nasıl etkiliyor?” sorusu bile yetersiz. Çünkü bu soru iklimi bir tarafta, doğayı başka bir tarafta düşünmemize neden oluyor.

Oysa elimizdeki araştırmalar başka bir şey söylüyor: İklim değişirken doğa değişiyor; doğa değişirken iklim de değişiyor ve bütün bunların ortasında canlılar hareket ediyor.

Kimisi kuzeye, kimisi daha yükseğe, kimisi yeni bir bitkinin peşinden, kimisi ise gidecek başka bir yer bulamıyor.

Image
""


Belki bugün aklımızda tek bir soru kalsın: Bir türün yaşadığı yer değiştiğinde, yalnızca o türün haritadaki yeri mi değişir?

Yoksa onunla birlikte ilişkiler, mevsimler, topluluklar ve sonunda bizim “doğa” dediğimiz şey de mi yer değiştirir?

Sanırım önümüzdeki yıllarda biyocoğrafyanın, koruma biyolojisinin ve iklim biliminin birlikte cevaplamak zorunda kalacağı asıl soru bu.

Antroposen Sohbetler’den şimdilik bu kadar. Haftaya yeniden görüşmek üzere.


Kaynaklar: 

  • Abernethy, S. ve ark. (2026). “Projected amplification of global warming by warming-induced greenhouse gas emissions.” Environmental Research Letters. 10 Eylül 2026.
  • De Tandt, B., Serres, K., Pietroiusti, R. ve ark. (2026). “Declines in European bumblebee habitat suitability attributable to climate change.” Nature Climate Change. DOI: 10.1038/s41558-026-02734-6.
  • Chowdhury, S., Aich, U., Antão, L. H. ve ark. (2026). “Extensive climate-induced range shifts in butterflies across the globe.” Nature Ecology & Evolution. DOI: 10.1038/s41559-026-03117-y.
  • Colom, P., Stefanescu, C., Corbera, J. & Lázaro, A. (2026). “Three Decades of Butterfly–Plant Interaction Turnover Explained by Climate and Species Loss.” Ecology Letters 29(3): e70361. DOI: 10.1111/ele.70361.

Benzer İçerikler

  -     
Canlı Yayın
Şimdiki
Sıradaki
Sıradaki
Sıradaki