“İklim için, yaşanabilir bir gezegen için verdiğimiz mücadelelerin hepsi birbiriyle çok yakından ilişkili"
Açık Gazete'de Ömer Madra ve Özdeş Özbay, Brezilyalı iklim adaleti ve Filistin dayanışma aktivisti Lucas Gusmão ile İklim Adaleti Filosu’nun kuruluşunu, iklim mücadelesi ile Filistin dayanışması arasındaki bağı, Lula’nın Brezilya seçimlerindeki zaferini, aşırı sağa karşı örgütlenme stratejilerini ve Amazon ormanları ile yerli halkların haklarını koruma mücadelesini konuşuyorlar.
Özdeş Özbay: Evet, bugün Brezilya'dan bir konuğumuz var: Lucas Gusmão. Kendisi iklim adaleti ve Filistin dayanışma aktivisti. İlk olarak Mısır'da düzenlenen Gazze'ye Küresel Yürüyüş'e katılmıştı. Daha sonra Küresel Sumud Filosu'nun kurucu ortaklarından biri olarak Brezilya delegasyonu başkanlığı görevini üstlenmişti. Bu vesileyle 2025 yılında Gazze'ye yelken açmıştı. Aynı zamanda İklim Adaleti Filosu'nun da kurucu ortağı ve yürütme kurulu üyesi. Merhaba Lucas, hoşgeldin.
Lucas Gusmão: Merhaba, davet ettiğiniz çok teşekkürler.
Ömer Madra: Merhaba, hoşgeldin. Ben de Ömer Madra.
Ö.Ö.: Biz Apaçık Radyo olarak Sumud Filosu’nu çok yakından takip etmiştik. Hatta Türkiye’den filoya katılan Görkem Duru ile de röportajlar yapmıştık. Marmaris’e kadar gidip oradan da röportajlar gerçekleştirmiştik.
Öncelikle İklim Adaleti Filosu’ndan başlayalım mı? Sumud Filosu’nu biliyoruz. Greta gibi iklim aktivistlerinin “İşgal altında iklim adaleti olmaz” diyerek Gazze’ye iki kez tekneyle gitmeye çalıştığını da biliyoruz. Ancak İklim Adaleti Filosu’nu o kadar iyi tanımıyoruz. Bize bu filodan bahseder misin?
L.G.: Evet, bence başlamak için iyi bir nokta. Biliyorsunuz, 2023’te soykırımın başlamasından bu yana geçen yıllarda Filistin’le dayanışma hareketinin en etkileyici yanlarından biri, yarattığı dalga etkisiyle dünyanın dört bir yanından insanları Filistin halkına destek vermek üzere bir araya getirebilmesi oldu. Ancak bu dayanışma, aynı zamanda dünyanın farklı yerlerinde verdiğimiz mücadelelerin birbiriyle ne kadar iç içe geçmiş olduğunu görmemizi de sağladı.
Benim ve pek çoğumuzun özellikle önemsediği şey, bu mücadelelerin birbirine bağlı olduğu düşüncesinin içi boş bir slogandan ibaret kalmaması. Çünkü bu, somut bir gerçeklik. Kendi ülkelerimizde, kendi coğrafyalarımızda iklim için, yaşanabilir bir gezegen için verdiğimiz mücadelelerin hepsi birbiriyle çok yakından ilişkili.
İklim Adaleti Filosu da işte bu anlayışın bir sonucu olarak ortaya çıktı. Geçen yıl Küresel Sumud Filosu’nun Brezilya delegasyonu ve diğer bazı Latin Amerika delegasyonları olarak COP31 için Brezilya’da bir araya geldiğimizde böyle bir düşünce ortaya çıkmıştı…
Ö.Ö.: Muhtemelen COP30.
L.G.: COP30. Pardon, evet, teşekkür ederim. Brezilya’daki COP30’da çok sayıda iklim aktivistiyle bir araya geldik. Orada şöyle bir fikir ortaya çıktı: İnsanlık açısından varoluşsal bir tehditle karşı karşıya olduğumuz bir dönemden geçiyoruz. Buna rağmen, insanların bu tehdide karşı örgütlenirken ve yaşanabilir bir gelecek için mücadele ederken aynı aciliyeti hissettiğini her zaman göremiyoruz, öyle değil mi?
O dönemde Kolombiya’nın öncülüğünde, Santa Marta’da “Fosil Yakıtlardan Çıkışa İlişkin Birinci Konferans” adıyla bir konferans düzenlenmesi planlanıyordu. Biz de neden oraya gitmek üzere bir filo oluşturmayalım diye düşündük. Böylece filo modelini bir ölçüde iklim hareketine uyarlamayı deneyebilirdik.
Son olarak şunu da eklemek isterim: Biz, Extinction Rebellion (Yok Oluş İsyanı), Scientist Rebellion (Bilim İnsanları İsyanı), United for Climate Justice (İklim Adaleti İçin Birlik) ve daha pek çok farklı hareketten gelen iklim aktivistlerinin oluşturduğu bir kolektifiz.
İklim adaleti tartışmasını daha ileriye taşımak ve iklim hareketinin bence son derece önemli olan yeni bir aşamaya geçmesine katkıda bulunmak için bir araya geldik. Bu yeni aşamada iklim adaletini diğer mücadelelerden bağımsız, kendi başına ele almak yerine sömürgecilik ve emperyalizm karşıtı, Filistin’le dayanışma içinde olan ve askerî-endüstriyel yapının da sorunun çok büyük bir parçası olduğunu gören bir anlayışla değerlendirmemiz gerekiyor.
Ö.Ö.: Peki, Santa Marta’ya deniz yoluyla ulaşabildiniz mi?
L.G.: Evet, ulaştık.
Ö.Ö: Kaç kişiydiniz ve kaç tekne vardı?
L.G.: Yolculuğun farklı aşamalarında tekne sayımız değişiyordu. Sanırım iki tekneyle başladık, bir ara en fazla üç teknemiz oldu. Yolculuğun sonlarına doğru ise yalnızca kendi teknemizle devam ettik. Yani Küresel Sumud Filosu kadar büyük bir organizasyon değildik, onunla kıyaslanamayacak kadar küçüktük. Üstelik bütün bu organizasyonu yaklaşık iki ay gibi kısa bir sürede hazırlamak zorunda kaldık.
Asıl amacımız, Karayipler’deki çeşitli adalara uğrayarak buralarda yaşayan insanlarla bir araya gelmekti. Çünkü ada topluluklarının iklim değişikliğinden en ağır biçimde etkilenen topluluklar arasında olduğunu biliyoruz. Onların yaşadıklarını ve deneyimlerini dinlemek, öğrendiklerimizi de Santa Marta sürecine taşımak istedik.
Dolayısıyla, Küresel Sumud Filosu’yla karşılaştırıldığında katılımcı sayımız çok daha azdı ama denizde geçirdiğimiz süre ve katettiğimiz yol açısından çok daha uzun bir yolculuk gerçekleştirdik.
Ö.M.: Lucas, bunun insanlık açısından son derece önemli olduğunu söyledin. Ama ben buna bir şey eklemek ve sormak istiyorum: Bu mesele yalnızca insanlık için değil, tüm canlılar dünyası için de hayati önem taşımıyor mu?
L.G.: Evet, kesinlikle öyle. Bence bu, iklim krizi üzerine yürüttüğümüz tartışmalarda karşı karşıya olduğumuz en önemli sorunlardan biri. Brezilya’daki durumu konuşurken bu konuya biraz daha ayrıntılı değineceğiz.
Ne yazık ki iklim krizinin etkilerini hafifletmeye ve krizle mücadele etmeye yönelik çabaların içinde bile hâlâ modası geçmiş bir kalkınmacı anlayışın hâkim olduğunu görüyoruz. Üstelik bu durum Küresel Güney ülkeleri için de geçerli.
Bir yandan gezegenin ekolojik sınırları içinde kalmakla temelden bağdaşmayan bir ekonomik büyüme ve kalkınma modelini sürdürmeye çalışırken diğer yandan çevre dostu politikaları savunmak, hatta zaman zaman bu yönde somut adımlar atmak gibi neredeyse imkânsız bir denge kurmaya çalışıyoruz.
Oysa bence artık çok daha radikal bir tutum benimsememiz, çok daha cesur adımlar atmamız gerekiyor. Uzun zamandır izlediğimiz ekonomik modeli sürdürmek yerine bu modelin kendisini sorgulamalıyız. Çünkü özellikle Küresel Güney ülkeleri açısından bakıldığında bu model büyük ölçüde doğal kaynakların çıkarılmasına ve küresel pazarlara hammadde sağlanmasına dayanıyor. Bu da dünya ekonomisinin örgütlenme biçiminde yüzyıllar öncesine uzanan sömürgeci ilişkilerin ve yapıların yeniden üretilmesi anlamına geliyor.
Ö.M.: Evet, kesinlikle doğru. O hâlde izninle Brezilya’daki başkanlık seçimlerine geçelim. İlk turu Flávio Bolsonaro önde tamamladı. Lula da Silva’nın yalnızca üç hafta içinde iki milyon oy farkını kapatabileceğine kimse inanmıyordu ve yanılmıyorsam dört milyondan fazla oy farkıyla kazandı.
Ancak seçim kampanyasında önemli bir değişim yaşandı. Lula’nın ikinci turdaki seçim kampanyasının ilk turdakinden nasıl farklılaştığını anlatabilir misin?
L.G.: Evet, gerçekten de öyle. Brezilya’da hâlâ elde ettiğimiz başarının büyüklüğüne biraz şaşkınlıkla bakıyoruz. Ama bizi şaşırtan bir başka şey de bu seçim sonuçlarının ve seçim sürecinde yaşananların dünyanın dört bir yanında yarattığı etki. Fransa’dan, İspanya’dan, ABD'den ve daha pek çok ülkeden insanlar sürekli bizimle iletişime geçiyor. Herkes bunu nasıl başardığımızı öğrenmek istiyor.
Biz de burada edindiğimiz deneyimleri ve kullandığımız kaynakları paylaşıyoruz. Ancak bunu yaparken her zaman bir noktayı özellikle vurguluyoruz: Bu yöntemlerin dikkatle incelenmesi ve her ülkenin kendi siyasi gerçekliğine göre uyarlanması gerekiyor. Çünkü Brezilya’nın kendine özgü koşulları var ve burada yaptıklarımızı başka bir ülkede birebir tekrarlamak mümkün değil.
Bence özellikle altını çizmemiz gereken şey şu: Brezilya’da verdiğimiz mücadele yalnızca Bolsonaro’ya karşı değildi. Aynı zamanda Bolsonaro ailesinin Brezilya’da temsil ettiği bütün siyasi ve ekonomik güce karşıydı. Üstelik bu aile, Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in Latin Amerika üzerindeki denetimlerini yeniden tesis etmek amacıyla yürüttükleri yeni emperyalist saldırının da bir parçası.
Son yıllarda Latin Amerika ülkelerinin giderek daha fazla sol eğilimli partilere yöneldiğini gözlemliyorduk. Bizim coğrafyamızda bu, özellikle Batılı güçlerden bağımsızlaşmayı, ekonomik ve siyasi egemenliği kazanmayı hedefleyen partilerin güçlenmesi anlamına geliyor. Ancak Donald Trump’ın ikinci başkanlık döneminde bu eğilimin tersine döndüğüne tanık oluyoruz.
Bugün Güney Amerika ve Latin Amerika’nın siyasi haritasına baktığınızda ülkelerin çoğunun sağcı ya da aşırı sağcı hükümetler tarafından yönetildiğini görüyorsunuz. Bu hükümetler yalnızca ülkelerinin kaynaklarını yabancı çıkarlara peşkeş çekmekle, ABD ile yakın ilişkiler içindeki işbirlikçi elitleri temsil etmekle kalmıyor, aynı zamanda Batı Asya’daki Amerikan emperyalist çıkarlarıyla da aynı çizgide hareket ediyor.
Örneğin Kolombiya Devlet Başkanı, ülkesinin büyükelçiliğini Tel Aviv’den Kudüs’e taşıdı. Bu, daha önce Trump’ın ve ilk Bolsonaro yönetiminin de attığı bir adımdı. Dolayısıyla mücadelenin boyutlarını doğru anlamak gerekiyor. Bu, yalnızca Brezilya solu ile Bolsonaro arasında yaşanan bir seçim yarışı değildi. Karşımızda ABD’nin, İsrail’in, büyük teknoloji şirketlerinin ve Brezilya’daki büyük ticari ve finansal çıkar çevrelerinin desteklediği bir Bolsonaro vardı.
Size bir örnek vereyim. Brezilya’da iki havayolu şirketi, ülkenin kuzeydoğusuna yapılacak çok sayıda uçuşu iptal etti. Kuzeydoğu, solun en güçlü olduğu bölgelerden biri. Bu uçuşların iptal edilmesinin amacı, sol seçmenlerin sandık başına gitmesini ve oy kullanmasını engellemekti. Dolayısıyla gerçekten çok büyük bir mücadeleyle karşı karşıyaydık.
Bence Brezilyalıların yaptığı en önemli şeylerden biri, sosyal medya alanını terk etmemek oldu. Çünkü bir noktada, ki bunun dünyanın her yerinde geçerli olduğunu düşünüyorum, aşırı sağın sosyal medyayı yalan haberler, dezenformasyon ve çarpıtılmış gerçeklik algıları yaymak için kullandığını gördük. Bizler de neredeyse tamamen savunmaya çekilmiş, yalnızca onların söylediklerini çürütmeye çalışan bir konuma sürüklenmiştik.
Yeni seçim kampanyasının en önemli ilkelerinden biri bu döngüye hiç girmemekti. Onların ürettiği içeriklerle hiçbir şekilde etkileşime girmedik. Hatta paylaşımlarını okumadık bile. Örneğin sosyal medya akışınızda muhalefetin, yani aşırı sağın bir paylaşımı karşınıza çıktığında hemen kaydırıp geçiyorsunuz. Okumak için bile durmuyorsunuz. Çünkü bir paylaşımın üzerinde durduğunuzda algoritmaya o içeriğin önemli ve ilgi çekici olduğu mesajını vermiş oluyorsunuz. Oysa hiç durmadan geçtiğinizde algoritma zamanla bu içeriğin ilgi görmediğini öğreniyor ve paylaşımın daha fazla kişiye ulaştırılma olasılığı azalıyor.
Dolayısıyla kampanyamızda asıl yapmamız gereken, kendi destekçilerimizle etkileşim kurmak ve farklı konularda kendi anlatılarımızı oluşturmaktı. Ancak bence burada belirleyici olan, bütün bunların son derece koordineli bir biçimde yürütülmesiydi.
Brezilya’da bu koordinasyon büyük ölçüde WhatsApp üzerinden sağlandı. “Lula’nın Ordusu” adı verilen bir WhatsApp örgütlenmesi vardı. Sanırım bir noktada bu ağın içinde on milyondan fazla insan bulunuyordu. Kampanya faaliyetleri her zaman son derece net bir şekilde planlanıyor ve zamanlamaları büyük bir titizlikle belirleniyordu.
Örneğin şöyle bir mesaj geliyordu: “Yarın sabah saat 10.00’da…”
Ö.Ö.: Yani kampanyaya katılan 10 milyon aktivistten mi söz ediyorsun, yoksa başka bir şeyden mi?
L.G.: Evet, 10 milyon aktivist ve seçmen, yani sıradan insanlar, bir WhatsApp grubu içinde bir araya gelmişti. Bu grubun amacı, katılımcılara harekete geçmeleri için somut görevler vermekti. Yani insanların kendi aralarında sohbet ettiği bir WhatsApp grubu değildi. Kampanyayı yürütenlerin o gün yapılması gerekenleri duyurduğu bir organizasyon ağıydı.
Örneğin şöyle bir talimat veriliyordu: “Bugün herkes şu görseli, şu etiketle birlikte tam saat 10.00’da paylaşacak.” Bu, bize karşı işleyen sosyal medya algoritmalarını kendi lehimize çevirmek için geliştirdiğimiz pek çok farklı stratejiden yalnızca biriydi.
Ancak bu soruyu yanıtlarken son olarak şunu da vurgulamak istiyorum: Brezilya’daki seçim kampanyasını yalnızca bir sosyal medya faaliyeti olarak değerlendirmek doğru olmaz. Çünkü bu dijital örgütlenmeye çok güçlü bir sokak seferberliği de eşlik etti. İnsanlar büyük kalabalıklar hâlinde sokaklara çıktı.
Bunun yanı sıra herkes kendi yakın çevresiyle, akrabalarıyla, ailesiyle ve tanıdıklarıyla konuşmak için çaba gösterdi. Sandığa gitmekte güçlük çeken insanlara da yardım edildi. Örneğin yaşlıların ve oy kullanma merkezlerine kendi başlarına ulaşamayan kişilerin sandığa götürülmesi için büyük bir dayanışma gösterildi. Hatta hastane yataklarından kaldırılıp oy kullanmaya götürülen insanlara bile tanık olduk. Çünkü insanlar bunun gerçekten varoluşsal öneme sahip bir dönüm noktası olduğunun farkındaydı.
Dolayısıyla sözlerimi şöyle tamamlayabilirim: Brezilyalılar, özellikle de Brezilya sivil toplumu, karşı karşıya oldukları sınavın büyüklüğünü kavradı ve bu zorluğun üstesinden gelmek için gereken sorumluluğu üstlendi.
Ö.Ö.: Evet, kesinlikle. Senin de belirttiğin gibi, aşırı sağın taktiklerinden biri, saldırıya geçerek rakiplerini savunmada kalmaya zorlamak. Ancak görünen o ki Lula’nın özellikle ikinci turdaki seçim kampanyası, aşırı sağa karşı bir karşı saldırı niteliğindeydi.
Ö.M.: Son derece başarılı bir karşı saldırıydı üstelik.
Ö.Ö.: Evet, kesinlikle. Senin de belirttiğin gibi, sosyal medya çok etkin bir şekilde kullanıldı. Ancak yüz yüze yürütülen kampanya çalışmaları ve sokaklardaki faaliyetler de son derece yoğundu. Aslında biz de bunu buradan, sosyal medya aracılığıyla görebiliyorduk.
Peki, iklim aktivistlerinin seçim kampanyasına nasıl katıldığını anlatabilir misin? Seçimin birinci ve ikinci turlarında nasıl bir rol üstlendiler?
L.G.: Bence bu seçim kampanyasının iklim boyutu gerçekten çok ilginçti. Çünkü açıkça Siyonist ve faşist olan aşırı sağın iktidara gelmesiyle ilgili pek çok kaygı vardı. Bunların başında siyasi ve ekonomik kaygılar geliyordu. Bazen Brezilya dışındaki insanların, bu kişilerin faşist figürlerle ne kadar açık ve çekincesiz biçimde özdeşleştiklerini gerçekten anlayıp anlamadıklarını merak ediyorum. Örneğin Bolsonaro, bu seçim kampanyasında Mussolini’nin bir afişini bile taklit etti. Geçmişte Hitler’le kurdukları bağlantılar da oldu. Yani tam olarak böyle bir siyasi hareketten söz ediyoruz.
Dolayısıyla siyasi ve ekonomik açıdan pek çok endişemiz vardı. Ancak içinde bulunduğumuz dönemin koşulları düşünüldüğünde çevre meselesi de son derece önemliydi. Şu anda yaşadığımız süper El Niño koşullarını düşünün. Daha önce Kuzey Afrika, Batı Asya ve Avrupa’nın aylar boyunca sıcak hava dalgaları ve orman yangınlarıyla nasıl kavrulduğuna tanık olmuştuk. Brezilya’nın da sıradaki ülke olabileceğini biliyorduk. Çünkü Brezilya, El Niño döngülerinden çok ciddi biçimde etkilenen bir ülke.
Bu nedenle çevre meselesi, ironik bir şekilde, her iki adayın seçim kampanyasında da merkezi bir yer edinmeye başladı. İronik diyorum çünkü aşırı sağ, iklimin korunmasına ve yerli halkların haklarının savunulmasına son derece düşmanca yaklaşıyor.
Burada şunu anlamak gerekiyor: Brezilya’da yerli halkların haklarıyla çevrenin korunması birbirinden ayrı düşünülemez. Çünkü ülkede yerli halkların toprakları olarak resmen tanınmış bölgeler, aynı zamanda en iyi korunmuş orman alanları arasında yer alıyor. Bunun nedeni, yerli halkların doğayla ve ormanla onu yok etmeden nasıl bir arada yaşayacaklarını bilmeleri.
Aşırı sağ ise hem yerli halklara hem de genel olarak çevrenin korunmasına karşı her zaman son derece düşmanca bir söylem benimsedi. Gerekirse bütün ormanı yok edeceklerini açıkça söylüyorlar. Tutumları bu kadar net.
Ancak seçim öncesinde yeni bir yöntem kullanmaya başladılar: Amazon’daki kasıtlı orman yangınları. Seçimlerden hemen önce, aşırı sağla bağlantılı kişiler, süper El Niño nedeniyle yaşanan kurak mevsimi fırsat bilerek Amazon’un çeşitli bölgelerinde kasıtlı olarak yangınlar çıkarmaya başladılar. Ardından da bu yangınları Lula’ya karşı kullanarak şöyle dediler: “Hani Lula’nın çevreyi koruma konusunda ne kadar duyarlı olduğunu söylüyordunuz? Ama bakın, Amazon’da rekor düzeyde orman yangınları yaşanıyor.” Oysa bu yangınları çıkaranlar kendileriydi.
Ama soruna yanıt vermek için asıl söylemek istediğim başka bir şey var. Bunun yalnızca Brezilya için değil, dünya genelinde de geçerli olduğunu düşünüyorum. Özellikle vurgulamak istiyorum çünkü enternasyonalist dayanışmanın bütün toplumsal hareketlerimizin her zaman hedeflemesi gereken bir şey olduğuna inanıyorum.
Brezilyalılar bu mücadelenin yalnızca kendilerini ilgilendirmediğini kavradılar. Sorumluluğumuz sadece kendi demokrasimizi kurtarmak değildi. Çevrenin korunmasını ve Amazon’u savunarak aynı zamanda dünyaya karşı sorumluluğumuzu da yerine getiriyorduk.
Brezilya’da daha önce hiçbir seçim döneminde dünyanın dört bir yanından bu kadar çok insanın sürece katıldığına tanık olmamıştım. Üstelik bunların arasında uluslararası alanda tanınan çok ünlü oyuncular, şarkıcılar ve başka önemli isimler de vardı. Dünyanın farklı yerlerinden insanlar bu seçim kampanyasına seslerini ve desteklerini kattılar.
Dolayısıyla çevre meselesi, varoluşsal bir sorun olarak görüldüğü için kampanyanın tam merkezinde yer aldı. Bence bu seçimleri önceki seçimlerden ayıran en önemli özelliklerden biri de buydu: Çevre meselesi, Brezilya’da daha önceki hiçbir seçimde görmediğimiz ölçüde farklı ve merkezi bir rol üstlendi.
Ö.Ö.: Aslında son sorumuz da yerli halklarla ilgili olacaktı. Bu seçim sonucu yerli halklar açısından ne anlama geliyor? Ayrıca yerli halkların seçim kampanyalarına katılımı ve sandığa gitme oranları nasıldı?
L.G.: Bu da ilginç bir soru. Bence Brezilya’yla ilgili hemen her konuda olduğu gibi bunun yanıtı da oldukça karmaşık. Çünkü Brezilya, pek çok çelişkiyi barındıran son derece karmaşık bir toplumsal ve siyasi yapıya sahip. Bu çelişkiler İşçi Partisi’nin kendi içinde ve Lula hükümetinin içinde de mevcut.
Bunun temel nedenlerinden biri, ne yazık ki Brezilya ekonomisinin hâlâ büyük ölçüde doğal kaynakların çıkarılmasına ve kullanılmasına dayalı bir ekonomik model üzerinden işlemesi. Bu model, Brezilya ekonomisinin itici gücü olmaya devam ediyor. Örneğin çok yakın bir zamanda, sanırım geçen yıl, Brezilya dünyanın en büyük gıda üreticisi olarak ABD’yi geride bıraktı.
Aslında Brezilya zaten çok büyük bir tarımsal üretim kapasitesine sahipti. Ancak artık soya fasulyesi ve sığır eti üretimi gibi alanlarda ABD’yi bile geride bırakmış durumdayız. Bundan özellikle söz ediyorum çünkü bu mesele, yerli halkların haklarıyla doğrudan bağlantılı.
Brezilya’nın 1988 Anayasası’nda, yerli halkların geleneksel toprakları üzerinde egemenlik ve kendi kaderlerini tayin etme haklarını güvence altına alan yasal bir düzenleme kabul edildi. Anayasa hazırlanırken Brezilya devletine, bu toprakların sınırlarını belirleme sürecini tamamlaması için beş yıllık bir süre tanındı.
Bu süreç, esas olarak her bir yerli topluluğun geleneksel topraklarının sınırlarının devlet tarafından resmen belirlenmesini ve tanınmasını içeriyor. Böylece yerli halklar, bu topraklar üzerinde özerklik ve egemenlik haklarına sahip oluyor. Ancak beş yılda tamamlanması gereken bu süreçte, aradan otuz yılı aşkın bir zaman geçmiş olmasına rağmen hâlâ sona gelinemedi. Elbette önemli ilerlemeler kaydedildi ancak süreç her zaman çok yavaş ilerliyor.
Bunun temel nedenlerinden biri, Brezilya Kongresi ve Senatosundaki güçlü siyasi direnç. Bu direnç de tam olarak sözünü ettiğim ekonomik çıkarlarla bağlantılı. Brezilya Kongresi ve Senatosunda bizim “kırsalcı blok” olarak adlandırdığımız bir siyasi grup var. Bunlar, aynı zamanda milletvekili ya da senatör olan büyük toprak sahipleri.
Bazen Avrupa ülkelerinden bile daha büyük arazilere sahip çiftliklerden söz ediyoruz. Bu devasa arazilerde soya fasulyesi yetiştiriliyor ya da büyükbaş hayvancılık yapılıyor. Bu durum yalnızca ormanlar, Amazon ve ormansızlaşma açısından değil, yerli halkların toprakları açısından da en büyük tehditlerden birini oluşturuyor. Çünkü bu büyük toprak sahipleri üretim alanlarını genişletmek için ormanları yok etmek istiyor. Bu genişleme de çok sık biçimde yerli halkların topraklarına tecavüz edilmesiyle sonuçlanıyor.
Dolayısıyla bu, devlet başkanının sürekli mücadele etmek zorunda kaldığı bir muhalefet odağı. Yerli halkların toprak sınırlarının belirlenmesi sürecinin olması gerekenden çok daha yavaş ilerlemesinin nedenlerinden biri de bu. Çünkü bu süreci hızlandırmaya yönelik samimi girişimler olduğunda bile Kongre ve Senato’da çok güçlü bir dirençle karşılaşılıyor.
Ne yazık ki başkanlık seçimlerinde önemli bir zafer kazanmış olsak da Kongre ve Senato açısından şu anda oldukça kötü bir durumdayız. Her iki kurumda da sağ ve aşırı sağ neredeyse tamamen hâkim durumda. Bugün her iki mecliste de sol partilerin oranı yalnızca %20 civarında. Sağ ve aşırı sağ partiler birlikte yaklaşık %60’lık bir çoğunluğa sahip. Geri kalan kesimi ise merkez partiler oluşturuyor. Dolayısıyla şu anda her iki meclisteki üyelerin yaklaşık %70’inin yerli halkların haklarına ve çevrenin korunmasına karşı çıkan kişilerden oluştuğunu söyleyebiliriz.
Buna rağmen yerli halklar, en azından kendilerinin mücadelesine yakın duran bir devlet başkanının seçilmesinin, karşı karşıya oldukları tehditlerin ve uğrayabilecekleri zararların azaltılması açısından ne kadar önemli olduğunu biliyorlardı. Bu nedenle çok güçlü bir şekilde harekete geçtiler. Brezilya halkına seslenerek kendilerinin ve haklarının korunması için de oy kullanmaları çağrısında bulundular.
Aynı zamanda kendileri de sandığa gitmek için büyük çaba gösterdiler. Çok uzak ve ulaşılması güç bölgelerde yaşayan yerli topluluklar bile oy kullanmak için seferber oldu. Dolayısıyla en kötü senaryonun gerçekleşmesini önlemeyi başardık.
Ancak bence bugün hem iklim hem de çevre mücadelesi açısından yalnızca Brezilyalıların değil, bütün dünyanın anlaması gereken bir şey var: Bu mücadeleyi kazanmış değiliz. Elde ettiğimiz sonuç yalnızca bir zaferdi, mücadelenin bütünü kazanılmadı. Bundan sonra da Brezilya devletinin çevreyi ve yerli halkların haklarını korumasını sağlamak için baskı yapmaya devam etmek zorundayız.
Ö.Ö.: Kesinlikle. Peki Lucas, çok teşekkür ederiz. Ne yazık ki süremizin sonuna geldik. Bugün programımıza katıldığın için çok teşekkür ederiz.
Ö.M.: Çok teşekkür ederiz Lucas.
L.G.: Benim için bir zevkti.
Ö.Ö.: Çok teşekkürler.
Ö.M.: Teşekkürler.
L.G.: Teşekkürler.
Ö.M.: Hoşçakalın.
Benzer İçerikler
“Toplumsal hareketlerde genel bir kıpırdanma söz konusu"
Ahmet İnsel
“Çok ilginç bir dünyadan bahsediyoruz, kötülük çağından...”
Ahmet İnsel
“Bu garip ittifaklar, toplumların genel eğilimlerine uymayan ittifaklar"
Ahmet İnsel
"Yeni dünyada yalnızca doğru olanları söylemek çoğu zaman yeterli olmuyor"
Ahmet İnsel