“Çok ilginç bir dünyadan bahsediyoruz, kötülük çağından...”
Ufuk Turu’nda Ahmet İnsel, 4 Ekim’de Brezilya ve Bosna-Hersek’te yapılacak seçimleri, Fransa’daki Senato seçimlerinin sonuçlarını ve İsviçre’de mutlak tarafsızlık ilkesine ilişkin referandumu değerlendiriyor; aşırı sağın yükselişini, siyasi kutuplaşmayı ve uluslararası ilişkilerde artan gerilimleri ele alıyor.
Ömer Madra: Günaydın Ahmet, merhabalar!
Ahmet İnsel: Günaydın!
Özdeş Özbay: Günaydın!
Ö.M.: Ufuk Turu’nda neler var bugün?
A.İ.: Önümüzdeki Pazar günü Brezilya’da seçimler var, biraz ondan konuşalım. Ardından Bosna Hersek’te de yine Pazar günü yapılacak seçimlere değinelim. Orası da gerginleşti. Ratko Mladić’in cenaze töreninden sonra Sırplarla Boşnaklar arasındaki gerginlik de iyice arttı.
Brezilya’da biliyorsunuz, Lula’nın üst üste iki defa seçilmesinden sonra yerine aşırı sağcı aday, senatör Jair Bolsonaro seçilmişti. Dört yılın sonunda ise seçimleri kaybetti. Seçim sonuçlarını kabul etmeyerek Donald Trump’ın yapmaya çalıştığına benzer bir girişimde bulundu yani seçim sonuçlarının ortaya çıkmasını ve açıklanmasını engellemeye yönelik bir tür müdahale, darbe girişimi yaptı. Buna rağmen Lula seçimi kazandı.
Ardından Jair Bolsonaro hakkında seçim sonuçlarını engellemek ve dolayısıyla bir tür darbe girişimi düzenlemek suçlamasıyla dava açıldı. Yaklaşık bir buçuk yıl önce eski cumhurbaşkanı 27 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Ancak hâkim, 71 yaşındaki Bolsonaro’nun sağlık nedenleriyle cezasını hapishanede değil, çok katı tecrit koşulları altında evinde geçirmesine karar verdi.
Bu koşullar da şöyle: Dışarıyla hiçbir şekilde sözlü veya yazılı temasta bulunamayacak, herhangi bir deklarasyon yapamayacak, görüntülü kayıt yayımlayamayacak. Ailesi dışındaki kişilerle görüşmeleri de çok sıkı denetim altında, hatta galiba mümkün değil.
Bu kez Lula’nın karşısına Jair Bolsonaro’nun oğlu, senatör Flávio Bolsonaro aday olarak çıktı. Böylece Güney Amerika’da, Latin Amerika’da aşırı sağcı, erkeklik gösterisi saplantılı, ırkçı, bir açıdan olgunlaşmamış ergen tavrına sahip ve inanılmaz benmerkezci davranışlar sergileyen liderler furyası devam ediyor. Megalomaniyle karışık güçlü lider görüntüsü veren ama aynı zamanda olgunlaşmamış ergen davranışlarını rahatlıkla sergileyen bu isimler, sosyal ve iktisadi krizlerden bunalmış, şaşkınlaşmış kitleleri peşlerinden sürükleme kapasitesi gösteriyorlar.
Bir de şu var tabii: Latin Amerika’nın birçok yerinde, Brezilya’da kısmen ama özellikle Kolombiya ve Ekvador’da, uyuşturucu ticareti nedeniyle giderek artan güvensizliği de kullanıyorlar. Bütün bu sorunları güçlü bir polis rejimiyle, gerektiğinde askerleri de devreye sokarak, vurarak, kırarak, bastırarak çözeceklerini iddia ediyorlar. Flávio Bolsonaro da bunların bir ürünü. Seçimlere iki üç ay kala kamuoyu yoklamalarında Lula’nın epey gerisinde görünüyordu fakat son bir ay içinde hızla yükselmeye başladı. Son kamuoyu yoklamalarında aradaki fark iki üç puana kadar indi. Hatta bazı araştırmalarda Flávio Bolsonaro ile Lula başa baş görünüyor. Pazar günü seçim sonuçlarıyla bu tablo da ortaya çıkacak.
Ö.M.: Lula geçenlerde bir açıklama yaptı ve Donald Trump da bütün gücüyle destekliyor.
A.İ.: Sadece Donald Trump değil, esas olarak Arjantin Cumhurbaşkanı Javier Milei ve Netanyahu da destekliyor.
Ö.M.: Trump ayrıca ciddi bir parasal destek de verdi.
A.İ.: Parasal destekten ziyade kamuoyu desteği sağlıyorlar. Parasal desteği var mı, bilmiyorum çünkü ortaya çıksa kendisine karşı kullanılırdı. Zaten Flávio Bolsonaro hakkında bir soruşturma açılmış durumda.
Brezilya’nın bankalarından birinin, daha doğrusu finans kuruluşlarından Banco Master’ın sahibi ve yöneticisi Daniel Vorcaro, çok büyük bir mali dolandırıcılık suçlamasıyla karşı karşıya. Daniel Vorcaro’nun Flávio Bolsonaro’ya 23 milyon dolar hibe ettiği ortaya çıktı. Flávio Bolsonaro ise bu 23 milyon doları, babası Jair Bolsonaro’yu konu alan bir film yapmak için aldığını belirtiyor. Tabii, böylesine büyük bir mali dolandırıcılıkla suçlanan bir isimden 23 milyon dolarlık yardım alması, Flávio Bolsonaro hakkında da yolsuzluk suçlamasıyla soruşturma açılmasına yol açtı.
Fakat şunu belirteyim: Donald Trump’tan para aldığı iddiası tam olarak ortaya çıktı mı, bilmiyorum ama Trump’tan, Netanyahu’dan ve Javier Milei’den destek alıyor olması ya da hakkında büyük bir mali dolandırıcılık soruşturması yürütülen bir bankacıdan 23 milyon dolar almış olması, yapılan araştırmalara göre Flávio Bolsonaro’nun seçmenlerini hiç etkilemiyor. Bu ilginç bir durum. Artık şüpheli mali işlemler veya mali suçlamalar, garip bir şekilde bu tür kişiliklerin seçmenleri üzerinde pek bir etki yaratmıyor.
Buna karşılık Lula, Donald Trump’ın desteğiyle ilgili olarak esas şu iddiayı kullanıyor: Trump, Flávio Bolsonaro’yu destekliyor çünkü seçilmesi hâlinde Venezuela’da yaptıklarının benzerini Brezilya’da da uygulamak istiyor. Lula, Bolsonaro’nun arkasında Donald Trump’ın bulunmasının Brezilya’yı yeni bir Venezuela’ya dönüştürebileceğini, özellikle ABD'nin ülkenin zenginliklerine el koymaya yönelik benzer bir girişimde bulunabileceğini sürekli dile getiriyor.
Ö.M.: Amazon ormanlarında maden, petrol, doğal gaz ve benzeri kaynakların aranması.
A.İ.: Esas olarak maden konusu. Latin Amerika’da 2026’da maalesef iki ülkede ultra liberal, radikal sağ lider seçildi biliyorsunuz. Peru’da Keiko Fujimori seçildi. Babası da cumhurbaşkanlığı döneminde insanlığa karşı çok büyük suçlar işlemiş olması nedeniyle hâlâ hapiste.
Kolombiya’da ise Abelardo de la Espriella seçildi. O da uyuşturucu kaçakçılığına karşı çok sıkı askerî tedbirler uygulama ve hem silahlı mücadele yürüten, hem de uyuşturucu kaçakçılığıyla iş birliği içinde olan direniş örgütleriyle sürdürülen barış görüşmelerine son verme vaadiyle gelmişti.
Tabii şöyle bir şey de var: Bolsonaro ailesinin kendi içinde de bir gerginlik yaşanıyor. Çünkü Jair Bolsonaro’nun üçüncü eşi yani Flávio Bolsonaro’nun üvey annesi Michelle Bolsonaro, 44 yaşında ve aşırı sağcı, Evanjelik feminist çizginin temsilcisi. Michelle Bolsonaro senatörlük seçimlerinde aday ve aslında Jair Bolsonaro’nun, Flávio yerine kendisini aday göstermesini bekliyordu büyük ölçüde. Çünkü Michelle Bolsonaro’nun bu Evanjelik feminist tavrı, kadın seçmenler arasında oldukça büyük yankı uyandırıyor. Son seçimlerde, özellikle sağ partiler lehine kadınların seçime katılım oranının Michelle Bolsonaro sayesinde önemli ölçüde arttığı belirtiliyor.
Michelle Bolsonaro, Flávio’nun aday gösterilmesinin ardından kendisini biraz kenara itilmiş, Bolsonaro ailesinin erkek egemen klanı içinde geri plana düşürülmüş bir figür olarak gördü. Flávio Bolsonaro da üvey annesine karşı pek hoş olmayan sözler sarf etmişti ancak geçen ay bundan dolayı özür diledi. Kadınlara yönelik böyle sözler söylemiş olmaktan utandığını ifade etti. Şimdi seçim öncesinde biraz barışmış gibi görünüyorlar ama önümüzdeki dönemde Bolsonaro ailesi içinde üvey anne ile oğul arasında bir rekabet yaşanacağı neredeyse kesin gibi. Çünkü Michelle Bolsonaro’nun senatör seçilme ihtimali de oldukça yüksek.
Ö.M.: Yakından takip etmeliyiz bunu. Lula’yı da aslı astarı olmadığı sonradan ortaya çıkan bir yolsuzluk iddiasıyla neredeyse iki yıl, tam 580 gün hapiste tuttular. Hakkındaki mahkûmiyet kararları daha sonra Yüksek Mahkeme tarafından iptal edildi.
A.İ.: Daha doğrusu, bir haksız menfaat sağlama iddiasıyla yapıldı. Şu var ki Lula’nın partisi olan İşçi Partisi içinde, özellikle meclisteki bazı milletvekilleri ve senatörler hakkında da yolsuzluk soruşturmaları var.
Dolayısıyla seçilmişlerin yolsuzluğa bulaşması meselesi zaman zaman aşırı sağı da yıpratıyor ama aşırı sağın sola karşı kullanmaya devam ettiği bir argüman aynı zamanda. Bunu da küçümsememek lazım. Maalesef benzer durumlar diğer Latin Amerika ülkelerinde de yaşandı. Sol partilerden seçilenlerin son derece sorumsuz davranmaları da ciddi bir sorun.
Brezilya’da bir de şöyle bir mesele var: Lula iktidara geldiğinde İşçi Partisi Kongre’de tek başına çoğunluğa sahip değildi. Dolayısıyla Brezilya’da sürekli merkez milletvekilleri denen bir bataklık var. O bataklıktan destek devşirmek için göz yumdukları bir yığın olay olduğunu söyleyebilirim.
Ö.M.: Seçim ne zaman?
A.İ.: Gelecek hafta, 4 Ekim’de.
Ö.M.: Gelecek Pazar, yakından takip etmeye çalışalım.
A.İ.: Evet. 4 Ekim’de ikinci bir seçim de Bosna-Hersek’te yapılacak. Bu seçimlerde tartışmaları neredeyse tamamen hükmü altına alan bir olay var. Daha önce burada, Apaçık Radyo’da da bahsetmiştik: Ratko Mladić’in savaş suçları mahkemesinde aldığı cezayı çekerken hapishanede ölmesinin ardından Sırbistan’da çok büyük resmî törenler düzenlenmesi ve Mladić’in âdeta bir Sırp kahramanı ilan edilmesi, Bosna-Hersek’te ciddi tepkilere yol açtı.
Bosna-Hersek’te Sırbistan Büyükelçiliğinin bir dizi personeli istenmeyen kişi ilan edildi ve Bosna-Hersek ile Sırbistan arasındaki ilişkiler neredeyse donduruldu. Sırp mallarına yönelik boykot çağrıları da ortaya çıkmaya başladı.
Biliyorsunuz, Bosna-Hersek bir federasyon ve bu yapı içinde bir de Sırp Cumhuriyeti var. Ratko Mladić’in de esas olarak içinden geldiği bu Sırp Cumhuriyeti ile Bosna-Hersek Federasyonu arasında, Mladić’in cenaze töreni ve kendisine gösterilen büyük resmî sevgi gösterileri nedeniyle şu anda çok ciddi bir gerilim yaşanıyor.
Seçimler de 4 Ekim’de. Üstelik bu gerilim Sırbistan seçimlerine de sıçrıyor. 25 Ekim Pazar günü Sırbistan’da seçimler yapılacak. Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vučić, Pazar günü cumhurbaşkanlığından resmen istifa etti. Kendisi bu seçimlerde milletvekilliğine aday olup başbakan olmak istiyor çünkü zaten üçüncü kez cumhurbaşkanı seçilemeyecek. Anladığım kadarıyla bu da biraz Putin-Medvedev modelinin Sırbistan’a taşınması gibi olacak.
Ö.M.: Satrançtaki rok hamlesi gibi değil mi?
A.İ.: Evet. Bosna-Hersek’teki seçimlerde de hem Hırvat Partisi, hem de Bosnalı Müslümanların partileri, ki orada üç parti söz konusu, yarışacak. Bosna-Hersek Federasyonu içindeki Sırp Cumhuriyeti’nde de seçimler yapılacak. Sırbistan’la ilişkilerin kötüleşmesi, aynı zamanda hem Bosna-Hersek’in hem de Sırbistan’ın AB üyelik müzakerelerini kısmen daha da zora soktu diyebilirim.
Fransa’da da Senato seçimleri yapıldı. Bu kez merkez sağ ve klasik sağ partiler Senato’daki geniş çoğunluklarını korumaya devam ettiler. Ancak 2014 yılında ilk defa bir senatörle Senato’ya giren aşırı sağ, o zamanki adıyla Ulusal Cephe, şimdiki adıyla Marine Le Pen’in başında olduğu Ulusal Birlik Hareketi, 12 senatörle Senato’da grup kurma imkânına kavuştu.
Sayı itibarıyla değil ama yükseliş itibarıyla Fransa’daki bu Senato seçimlerinin yegâne kazananı aşırı sağ diyeyim. Boyun Eğmeyen Fransa Hareketi de ilk defa Senato’ya bir senatör seçtirebildi. Yalnız bu Senato seçimlerinin genel oylamayla yapılan seçimler olduğunu zannetmeyelim. Çok dar bir seçmen grubuna dayanıyor yani ikinci seçmenler diyebileceğimiz kişiler oy kullanıyor her ilde.
Bu seçmenler kim derseniz; o ilin milletvekilleri, bölge meclisinde o ilden seçilen üyeler, çünkü bölgeler bazen dört beş ilden oluşuyor biliyorsunuz, il meclisi üyeleri ve belediye meclisi üyeleri. Bazı belediyelerde belediye meclisi üyelerinin tamamı, bazı büyük belediyelerde ise belirlenen delegeler oy kullanıyor. Dolayısıyla Senato seçimlerinde toplam 150-160 bin civarında seçmen söz konusu. Bu seçimde Senato’nun yaklaşık yarısı yenilendiği için yani 348 senatörden 178’inin koltuğu için 62 ilde seçim yapıldı. 93 bin 500’den biraz az, tam olarak 93 bin 469 seçmen oy vermiş. Yani hiç öyle büyük, kitlesel bir seçim değil.
Seçimlerde ilginç olan şu: Çok küçük nüfuslu belediyelerin ağırlığı oldukça fazla. Fransa’da belediye olmak için nüfus sınırı yok biliyorsunuz. 100 nüfuslu bir yerleşim de belediye olabilir, belediye olmaya devam edebilir.
3 bin 500’den az nüfuslu belediyelerden gelen temsilciler, seçmenlerin %55’ini oluşturuyor. Dolayısıyla Senato seçim sonuçlarını belirleyen en büyük etken küçük belediyelerden gelen temsilciler. Hatta bin nüfustan az belediyelerden gelen temsilciler, seçmenlerin %30’unu oluşturuyormuş. Oysa bin nüfustan az yerleşimlerde oturanların toplam nüfusa oranı %15.
Bu tabii sağ partilere, daha muhafazakâr partilere Senato’da doğal bir çoğunluk sağlıyor çünkü büyük kentler solun daha hâkim olduğu yerler. Küçük belediyelerde ise seçilen kişiler genellikle siyasi parti kimliğiyle seçilmiyor. Aslında sağda mı, solda mı, aşırı sağda mı oldukları da pek bilinmiyor. Dolayısıyla Fransa’da Beşinci Cumhuriyet’in Senato yapısı, doğrudan seçimle, bütün seçmenlerin katılımıyla belirlenen Millet Meclisi’ni; taşranın, küçük kentlerin ve yerleşimlerin, siyasi partilerden ziyade yerelliğe önem veren temsilcileriyle dengeleyen bir niteliğe sahip.
Ö.Ö.: Le Monde da benzer bir değerlendirme yapmış. Ulusal Birlik’in güçlenmesinde, ağırlıklı olarak kırsal bölgelerden gelen temsilcilerin önemli bir payı olduğunu belirtiyor. Le Pen de yaptığı konuşmada tarihî bir zafer kazandıklarını söylemiş. Bana şu ilginç geldi: Ulusal Birlik lideri Jordan Bardella, bu sonucu Marine Le Pen’in 2027 cumhurbaşkanlığı adaylığı açısından önemli bir adım olarak değerlendirmiş.
A.İ.: Tabii bu bir adım çünkü Senato’da bir grup kuruyorlar. Şöyle ki Senato daha “aklı başında”, daha sakin bir kurum olarak görülür. Hatta Fransa’da “senatör yürüyüşü” denen bir ifade vardır. Hiç koşturmadan, yavaş yavaş yürürler ve biraz da şişman olurlar. Senato’da erkekler ezici çoğunluktadır, biraz da yemek yemeye düşkündürler. Dolayısıyla “senatör yürüyüşü” diye bir ifade vardır. Bu, biraz aklı başında, sakin, acele karar vermeyen, zaten daha uzun bir süre için seçilen bir davranış biçimini ifade eder. Dolayısıyla Le Pen’in partisinin artık Senato’da grup kurabilecek seviyeye gelmiş olması, aynı zamanda o dışlanmışlık imajının da kırılması demek - en azından kendileri açısından.
Ö.M.: Evet, ilginç.
A.İ.: Bütün bunların yanında İsviçre’de de bu Pazar günü bir referandum yapıldı. Referandum, İsviçre’nin en büyük partisi olan ÜDC’nin getirdiği bir anayasa değişikliği önerisi üzerineydi. Anayasaya, İsviçre’nin tarafsızlığının mutlak olduğunu, yani herhangi bir istisnaya veya yoruma açık olmadığını tescil eden bir paragraf eklenmesini öngörüyordu.
Diyeceksiniz ki bu çok güzel bir tasarı ama arkasında başka bir mesele yatıyor. İsviçre’nin Rusya’ya yönelik yaptırımlara katılmasını, İran ile ABD arasındaki savaşta taraflardan birinin karşısında yer almasını veya İsrail’in Gazze’de yürüttüğü soykırımsal tasfiye politikasına karşı tavır almasını, kısacası İsviçre’nin giderek dâhil olduğu bu tür angajmanları engelleme çabası aynı zamanda.
Mutlak tarafsızlık, biliyorsunuz, güçlünün zayıfa vurduğu zaman da ses çıkarmamayı beraberinde getirir. Dolayısıyla ÜDC’nin getirdiği bu mutlak tarafsızlık önerisi %70 hayır oyuyla reddedildi. Hiç olmazsa aşırı sağ partinin bu girişiminin başarısızlığından da bahsetmek istiyorum.
Ö.M.: Kısmi tarafsızlık diye bir şey olabilir mi zaten?
A.İ.: Tarafsızlık ilkesi İsviçre’de geçerli ama tarafsızlık ilkesinin mutlak olması demek İsviçre’nin hiçbir konuda taraf olmaması demek. Mesela Ukrayna’ya saldırdığında Rusya’nın eleştirilmemesi, İsviçre’nin bu durumda her seferinde BM’de boş oy vermesi demek. Mutlak tarafsızlık dediğimiz zaman çok sempatik geliyor ama İsviçre hiçbir zaman mutlak tarafsızlık uygulamadı, ikinci dünya savaşında
Ö.M.: Mantıken böyle bir kavram olamaz bence.
A.İ.: Tarafsızlık ilkesi İsviçre’de geçerli ama bu ilkenin mutlak olması, İsviçre’nin hiçbir konuda taraf olmaması demek. Mesela Rusya Ukrayna’ya saldırdığında Rusya’nın eleştirilmemesi, İsviçre’nin bu tür durumlarda Birleşmiş Milletler’de her seferinde çekimser oy kullanması demek. Mutlak tarafsızlık dediğimiz zaman kulağa çok sempatik geliyor ama İsviçre hiçbir zaman mutlak tarafsızlık uygulamadı. II. Dünya Savaşı’nda da...
Ö.M.: “Ben tarafsızım” diyecekti!
A.İ.: Evet.
Ö.M.: Çok ilginç bir dünyadan bahsediyoruz, kötülük çağından da sık sık bahsediliyor. Bunları takip etmeye devam edeceğiz Ahmet, çok teşekkür ederiz.
A.İ.: İyi günler!
Ö.Ö.: İyi günler!
Benzer İçerikler
Dünyanın seçim gündemi
Ahmet İnsel
"Yeni dünyada yalnızca doğru olanları söylemek çoğu zaman yeterli olmuyor"
Ahmet İnsel
"Latin Amerika karanlığa hazırlanıyor"
Ahmet İnsel
"Almanya’nın gelecekte Nazileşmesine yol açabilecek bir hareket destekleniyor"
Ahmet İnsel