“İhmal edilebilir” olanların yanında mıyız?

-
Aa
+
a
a
a

Fizan Ekspresi'nde Milat Bülent Kılıç, İran’a yönelik İsrail-ABD saldırıları ve İran’daki siyasal tablo üzerinden hem emperyalist müdahaleye, hem de İran İslam Cumhuriyeti rejimine karşı geliştirilen “ne rejim ne emperyalizm” yaklaşımını ele alıyor; İran muhalefetinin içinde bulunduğu sıkışmışlığı, olası iktidar senaryolarını ve laik-sol-demokratik güçlerle dayanışmanın önemini tartışıyor.

""

İran’ın ve Orta Doğu’nun bir bölümü ağır ve alçakça bir saldırı altında. Söylenen bütün yalanlara rağmen, İsrail-ABD ve ortaklarının Molla Rejimi’ni yıkmaktan çok daha fazlasını hedeflediği giderek görünür oluyor. Özellikle Trump’un söyleminde ülkenin dinci bir yönetimle devam etse bile, önemli olanın diz çökmesi, teslim olması olduğu düşüncesi iyiden iyiye ortaya çıkmaya başlamış durumda. Yer altı ve yer üstü benim olsun da, ülkeyi mollalar mı yönetir, kim yönetirse yönetsin demeye getiriyor. Bana kalırsa İsrail bir adım daha ötesini planlıyor. Onlar, daha çok Rıza Pehlevi’nin iktidara geçmesini hedefliyorlar. Babası İsrail devletini ilk tanıyan ülkelerden birinin Şah’ıydı ve Reza da gidip kippa takıp ağlama duvarında ağlayan; cahil, basit, yönetilebilir biri.

Her koşulda uygun uşağı bulduğunda bütün bu Batılı güçlerin herhangi bir adda uzlaşacaklarına kuşku yok. Bunun ayırdında olan Şehzade Rıza ile Halkın Mücahitleri’nin lideri konumundaki Meryem Recevi’nin Washington nezdinde atağa geçtiği ve kendilerini pazarlamak konusunda birbiriyle yarıştıkları öne sürülüyor. Her ikisinde de toplumun çoğunluğunun şu anki beklentileriyle örtüşmeyen önemli yanlar var ve bu nedenle ABD de uygun adayı bulamamaktan şikayetçi.

İsrail- ABD saldırılarının başından beri, bu güçlerin iddialarının, yutturmaya çalıştıklarının tersine pek çok sivil hedef, hastane, okul, yapı vuruldu. Bildiğiniz gibi Minab’da vurulan küçük çocukların okulu da bunlardan biriydi. Ayrıca pek çok sağlık kuruluşunu ve hastaneyi yerle bir ettiler. Geçtiğimiz günlerde ise İran’ın en önemli petrol tesislerini havaya uçurdular ve bu işi de İsrail’in yaptığı, buradaki petrole çökmek istediği için, Trump’ın, tesislerin vurulmasına öfkelendiği rivayet edildi.

Fakat ilk günden beri görünür olan bir şey var ve o da bu savaşta öncü gücün ABD değil; İsrail oluşudur. İlk saldırıyı da ABD değil, o başlatmıştı ve Trump sonradan lafı çevirmeye çalışsa da bu işe İsrail saldırıyı başlattığı için girdiğini itiraf etmişti. Bu durum birtakım tartışmaları da beraberinde getiriyor. Bunlardan biri de İsrail’in ABD’yi yönettiği, yönlendirdiği biçiminde. İran muhalefetinde bu tez belli ölçüde kabul de görüyor. Yani İsrail’in Yahudi lobisi ve Epstein dosyaları aracılığıyla Trump’ı rehin aldığına ve yönlendirdiğini inanılıyor.

***

Bana ve kimi İranlılara göre, İran İslam Cumhuriyeti Rejimi ile İsrail-ABD koalisyonu iki ayrı kutbu temsil etmiyor; aynı kutbun birbirini var eden iki yüzünü temsil ediyor. Rejim, İran’ı korumaya çalışmıyor; kendi ikbalini korumaya çalışıyor. Rejim, on yıllardır uyguladığı politikalarla işin bütünüyle geri dönüşsüz bir aşamaya gelmesini sağladı ve düşmanı İran topraklarına davet etti. Şimdi ise İran halkını kendine siper ediyor. Emperyalist güçler ise Molla Rejimi’ni yıkmak istemiyor; İran’ı yıkmak istiyor. Trump’ın, İran’da rehber belirlenirken kendisine danışılmamasına bozulması kendi başına bir şey ifade etmiyor mu? Ülke bütün altyapısını, savunma altyapısını kaybetsin ve diz çöksün yeter demeye getirmiyor mu? İsrail-ABD ve ittifakın öteki unsurları, İran muhalif kamuoyunda her gün daha çok kabul gördüğü üzere, İran’ı "Gazzeleştirmek", ülkenin altyapısını harap etmek ve bu uygarlığı "devletsiz" bir viraneye çevirmek istiyor mu?



Baba Hamaney’in öldürülmesinin ardından çok geçmeden Rejim onun yerine oğlu Mücteba’yı geçirdi. Zaten en güçlü adaydı; bu nedenle, şaşkınlıkla karşılanmadı. Peki bu yeni durum nasıl algılandı?

Birtakım çevreler bunu “Molla Monarşisi” olarak formüle ediyor. İran öyle bir noktada ki, “Molla Monarşisi”nin “Şah”ının oğlu Mücteba ile hakiki monarşinin şahının oğlu Rıza aynı enkazın başında akbaba gibi dönenmeye başlamış halde.

İran muhalefetinin büyük bölümü Mücteba’nın babasından daha “şahin” olduğu konusunda hemfikir. Hatırlayabileceğiniz gibi, İran’daki “Yeşil Hareket” günlerinde yani 2009 sonunda, seçim sonuçlarının ilan edilmesiyle başlayan ayaklanmalarda da birçok genç öldürülmüş, işkenceye uğramış, yargılanmıştı. İşte, Mücteba o günlerde Besic denen silahlı rejim yandaşlarının komutanı olarak son derece acımasız davranmıştı. “Bedeli ne olursa olsun sokakları temizleyin” diye emir vermişti. Bu dönemde İran İslam Cumhuriyeti kendi koyduğu yasaların da dışına çıkmıştı.

Konu uzun ama kısa kesiyorum.

İsrail-ABD ve öteki emperyalist ülkelerin İran’a karşı başlattığı savaş, hiçbir biçimde kabul edilemez; hukuksuz, iğrenç, alçakçadır. Bu anlamda, hangi gerekçeyle olursa olsun, Rejim’e karşı bu güçlerin yanında yer almak bu onursuzluğa, bu vahşete ortak olmaktır - bu, çok açık.

Ama bunun tersi de kabul edilemez. Yani emperyalizmin alçaklıklarına karşı faşist, gerici İslam Cumhuriyeti rejiminin de yanında yer alınamaz, alınmamalıdır. Bu dediğim şey İran solunda, İranlı Cumhuriyetçilerin katında zaten böyle. Emperyalizme karşı İslam Cumhuriyeti ile ittifak edelim diyen tek bir grup, örgüt ve parti bile yok ama aynı şeyi dünya demokratları, cumhuriyet yanlıları, solcuları hatta komünistleri için söylemek mümkün değil.

Örneğin, Türkiye’de, özellikle de Türkiye solundaki yaygın eğilim, emperyalist bloğa yani ABD-İsrail ve ortaklarına karşı İran İslam Cumhuriyeti’ne destek vermek biçiminde. “Bunu Molla hayranı olduğumuz için yapmıyoruz; bölgede emperyalizme direnen yegâne güç olarak İran İslam Cumhuriyeti kaldığı için yapıyoruz,” diyorlar. Birçok sol çevrenin bu tutumunda bir art niyet bulmak mümkün değil ama bu teorik bir tembelliğe ya da sorunlu bir bakış açısında işaret ediyor. Dolayısıyla, daha önce de dediğim gibi, bu tutum sonuçları itibariyle bir gaddarlığa hatta İran’ın masum ilerici güçlerine bir ihanete dönüşüyor.

Böyle sözler ettiğim için birileri beni emperyalizmin sözcülüğü ile Siyonizm’in borazanlığını yapmakla bile suçluyor. Önemi yok. Doğru, ancak cesaretle söylendiğinde kendi kimliğini bulur. Dolaysıyla, ne demek istediğimi, düşmanca davranmayan herkese dostça bir kez daha açıklamaya razıyım.

İran solunda 1987 yılından beri kendine yer edinmiş bir yaklaşım var. Bu, İranlı komünist önder ve teorisyen Mansur Hikmet’in formüle ettiği bir yaklaşım. Hikmet o yıl “Sol Milliyetçilik ve İşçi Sınıfı" adlı bir makale yazmıştı ve şöyle diyordu: “İşçileri asan, kadınları recm eden, devrimcileri işkence odalarında çürüten bir rejimle, bu rejimin kurbanı olan kitleler arasında hangi 'ulusal' bağ olabilir? İşçi sınıfının, kendisini her gün kırbaçlayan, sendikasını yasaklayan ve en temel insani haklarını elinden alan bir diktatörlükle savunulacak 'ortak' bir mevzisi olamaz."

Mansur Hikmet’in bu yaklaşımı, bugün İran solunun ezici bir kısmı için geçerli bir formülasyonu içeriyor. Üstelik bugün buna başkaca pek çok başlık da eklenmiş durumda. İran İslam Cumhuriyeti’nin ülke içindeki ayaklanmaları kanla bastırmak üzere ikide bir Lübnanlı, Filistinli dinci unsurları getirmesi gibi uygulamalar o dönemde böylesine yaygın değildi. Tabii ben bu başlıklara çok önemli bir unsur olarak 8 - 9 - 10 Ocak gibi son derece yakın bir tarihte Rejim’in gerçekleştirdiği katliamları da ekliyorum.

Bugün Küba’ya bir saldırı söz konusu olsa, halkın ezici bir çoğunluğunun kendi güçlerinin, kendi devletlerinin yanında hizalanmasını bekleriz. Bunu doğru buluruz, yapmayanı kınarız. Ama aynı şey İslam Cumhuriyeti için geçerli değil. İslam Cumhuriyeti’nin ABD-İsrail karşıtı politikalarında ben anti-emperyalizm bulamıyorum ki İran halkı da bulamıyor ama Türkiye solu buluyor. Türkiye solundan bazı unsurlar cılkını çıkarıp bir de İran büyükelçiliğine Hamaney için taziyeye gidiyor.

Şu an İran’ın, İran halkının ve topraklarının baş başa olduğu şey barbarlıktır. Aşağılık bir saldırı altındalar. İran halkıyla, İran halkının gerici ve işbirlikçi olmayan, uşak olmayan bütün unsurlarıyla en üst düzeyde dayanışma içinde olmanın zamanıdır. Bu, hepimiz için bir görev. Ama benim dediğim şey asla ve asla Rejim’in kendisiyle uzlaşmak, iş birliği etmek anlamına gelmiyor, gelmemeli. Orada Rejim’le uzlaşmayan, onun yanında hizalanmayan ama emperyalist saldırıya karşı çıkan fakat ne yazık ki çok güçlü de olmayan kesimler var. Ama şu çok önemli: Onların güçsüzlüğü dünyanın solcu, demokratik, ilerici unsurlarının bu insanları ihmal edilebilir kesimler olarak görmesinden de kaynaklanıyor.

Geçen hafta da aktardığım üzere, İranlı tarihçi ve sosyalist Areş Azizi bunu şöyle ifade ediyordu: "Bazı Batılı 'anti-emperyalistlerin' gözünde biz İranlılar, sadece büyük bir satranç tahtasındaki piyonlarız. Bizim özgürlük talebimiz, onların ABD karşıtı fantezilerini bozduğu için görmezden geliniyor.” Benim itirazım da bu yöndedir: Türkiye’de bilgisayar başına oturup bütün bir İran muhalefeti hakkında hüküm verecekseniz, lütfen onların neler düşündüğüne, neler hissettiğine de bakın. Ve bir de, tabii, İran’ı kendi özgüllüğü içinde ele alın, şablonlarınıza uydurmaya çalışmayın.

İran muhalefetinde son günlerde birtakım birlikler, ittifaklar söz konusu olmaya başladı. Bazı gruplar ise sadece görüşme halindeler ve görüşme sonucu paylaşmak düzeyinde duruyorlar. Bu birliklerin tümünü alkışlamak ya da desteklemek söz konusu olamaz kuşkusuz. Ama içinde aynı anda kimi komünist ve cumhuriyetçi hareketleri barındıran görüşme grupları da var ve bunlar umut veriyor. İş nereye gider, neye dönüşür, kestirmek mümkün değil. Göreceğiz. Şu açık ki, laik, sol, demokratik güçler böyle bir iş birliği için fena halde geç kaldılar ve birçok mevzii kaybettiler. Bunun için büyük katliamı ya da son iki savaşı beklememeliydiler. Fakat biliyorsunuz örgütsel rekabet bir hastalıktır; dünyanın her yerinde…

Benim bu süreçte bütün muhalif örgütlerden beklediğim bir şey var; bu olur mu, olabilir mi bilmiyorum ama olması için herkes seferber olmalıdır. Hiçbir grubun, hiçbir etnisitenin alıp başını gitmemesi, ayrışmaması, muhalefetin toplam gücünü zayıflatmama gerekiyor. Bu, nihai olarak herkesin, her kesimin kendi vereceği bir karar ama biz de bunu teşvik etmek zorunda değiliz. Ben kendi adıma Mehsa Ayaklanmaları'nın ilk aylarındaki gibi “Zahedan’dan Senendec’e, Tahran’dan Tebriz’e” kadar birbirine kenetlenmiş, ötekinin derdini dert edinen bir İran’dan yanayım. Tersinin ise sadece yıkım getireceğini düşünüyorum.

Bir kez daha yinelemiş olayım: Verili durumu gözettiğimizde şu açıkça gözüküyor; İran muhalefetinin, ne pahasına olursa olsun, İran Rejimi ile uzlaşması, onunla silah arkadaşı olması olanaksız. Zaten Rejim de savaş sırasında bile gözaltı işlemlerine devam ederek, hapistekileri bırakıp bir ulusal uzlaşma havası yaratmayarak, kendi eğilimini gözler önüne sermiş durumda. Öteki kutupta ise İsrail-ABD ve ortaklarının aşağılık tutumu var. Buna biat eden, bundan hoşnut olan kesimler ise aşağı yukarı, monarşistlerden ve Halkın Mücahitlerinden ibaret. Geriye kalan bütün kesimler yalnız, kaygılı ve güçsüz durumda. Asıl odaklanılması, dayanışılması gerekenler de bu sonuncular.

İsrail-ABD bloğu açısından savaş, sandıkları ve göstermeye çalıştıkları ölçüde iyi gitmiyor. Molla Rejimi, bütün hatalarına, saçmalıklarına karşın toparlanıyor ve yeni hamleler yapabilecek kıvraklığı gösteriyor. Bu da görünenden daha iyi örgütlendiği, hazırlandığı anlamına geliyor ama İran’ın muhalif ana gövdesi şimdi çok tehlikeli bir ortamda. Savaş bir biçimde sonlanır ve Rejim yerinde kalırsa bu kesimlerden on binlerce insan idam ile işkence ile baş başa kalacak. Rejim bir biçimde yıkılır ve el değiştirirse emperyalizm ülkenin bütün kaynaklarına çökecek, alt yapısını taş devrine döndürdüğü bu ülkeyi bir kukla yönetime bırakacak. Bu kukla yönetim de, örneğin, Rıza Pehlevi ve ekibi olursa, ülke içinde son derece sağ, sığ, ayrmcı, ırkçı bir ortam yaratacak. Her iki koşulda da işler eskisinden daha iyi olmayacak. Bu tabloda, her iki tarafın da gerici, sömürgen unsurlarıyla dayanışmamak, onlarla hizalanmamak niçin “üçüncü yol”culuk anlamına geliyor, anlayabilmiş değilim.

Bu anlamda, “Molla Rejimi’nin mi emperyalistlerin mi tarafındasın?” türünden soruları bir noktadan sonra ciddiye alamıyorum. Çünkü bu iki taraf da birbirini var eden, birbirini yaratan, kışkırtan aynı şeyin iki yüzünü ifade ediyor. Bu nedenledir ki, “Ne molla rejimi, ne emperyalizm” tutumu “üçüncü yol”u işaret eden boş bir slogan değil. Tam tersine “ikinci yol”un ta kendisidir. ABD-İsrail koalisyonu, Molla Rejimi'nin bunca yıllık macerasını ve tutumunu “biz vurmasaydık onlar bizi vuracaktı” diye formüle ederek bir meşruiyet alanı yaratmaya çalışırken, Molla Rejimi de on yıllardır uygulayageldiği baskıcı ve sömürgen politikaları meşrulaştırmak için düşmanın işgalci, yayılmacı politikalarını kanıt olarak sunmakta.

Bana hemen, "Suriye’ye bak, Libya’ya bak, Irak’a bak, daha mı iyi oldu?" diyenler olacağını tahmin edebiliyorum. Çok Haklılar; olmadı, daha beter oldu. Ama İran bir aşiretler, kabileler topluluğu değil. Meşrutiyetten beri bu ülkede bir özgürlük arayışı ve mücadele kültürü var. Çok güçlü bir kadın ve öğrenci hareketi, hatta belli düzlemlerde işçi-emekçi hareketi var. Bu anlamıyla, bu ülkelerle İran’ın kategorik olarak bir araya getirilemeyeceğini düşünüyorum.

Bir de II. Dünya Savaşı sırasında İngiltere ile SSCB’nin ittifakını örnek gösterenler söz konusu olacaktır. Bu örnekte ise gözden kaçan şey şu: Her ikisi de iki ayrı devletti. Halklarının ezici bir çoğunluğu düşmana karşıydı. Oysa İran’da Molalar ile halkın arasında milyonlarca ışık yılı mesafe oluşmuş durumda. Bu büyük ve telafi edilemez mesafenin en büyük nedenlerinden biri de Rejim’in baştan beri yapageldiği katliamlardan en korkunç olanlardan birini daha dün denebilecek tarihte yapmış olmasıdır. Rejim, savaş olasılığının dorukta olduğu günlerde bile en kanlı, en acımasız yöntemleri benimseyerek uzlaşma ortamını sonsuza kadar ortadan kaldırmış bulunuyor.

Mehsa Ayaklanmaları'ndan sonra Rejim’in giysi ve örtünme rejiminde bir adım geri atmış olması yanılsamadır. Bu, halkın, özellikle de kadınların dişe diş mücadelesinin bir sonucuydu. Buna karşın Rejim'in şahin kanadı, bu konuda bile halkla uzlaşmayı yani sahiden geri adım atmayı kabul etmedi. 12 Gün Savaşı’na kadar bütün otoyol ve meydan kameraları başı açık kadınları avlamak için kullanıldı - ta ki 12 Gün Savaşı’na giden süreçte bu kameraların hacklenmiş olduğu ve birçok rejim yetkilisinin yerinin bu yolla da saptandığı bilgisi açığa çıkana kadar. Nükleer savaşın, III. Dünya Savaşı'nın konuşulduğu bir ortamda bile, en küçük özgürlüğü tanımayı kabul etmeyen bir Rejim ile hangi değer ya da özgürlük adına uzlaşılması beklenmektedir? Aynı biçimde, halkın kenetlenmesini isteyen bir Rejim, örneğin, savaşla birlikte bir af ilan edebilir ve bu durumu halkıyla uzlaşmak ve içeridekilerin hayatlarını güvene almak adına kullanabilirdi ama bunu da yapmış değil. O halde İran’ın sol muhalefetinin Rejim ile uzlaşmasını bekleyenlerin tutamakları nelerdir? Bu soruya da onların cevap vermesi beklenir.