Amerika’nın İntihar Paktı

Editörden
-
Aa
+
a
a
a

Amerika’nın intihara sürüklenen yürüyüşü Donald Trump’tan çok önce başladı. Trump ve etrafındaki soytarılar ise çürüyen bir imparatorluğun kaçınılmaz son perdesinden başka bir şey değil.

""
Live of DIY / İllustrasyon: Mr. Fish

Tarihçi Arnold J. Toynbee’nin meşhur sözünde belirttiği gibi, medeniyetler “cinayetle değil, intiharla ölür.” Çöküşleri dışarıdan değil içeriden gelir. Ahlaki, toplumsal ve ruhsal bir çürümenin pençesine düşerler. Parazit gibi yaşayan bir yönetici sınıf tarafından ele geçirilirler. Demokratik kurumlar işlemez hale gelir. Halk giderek yoksullaştırılır, servet yukarıya, egemen sınıfa aktarılır ve toplumu kontrol etmenin temel yöntemi baskı olur.

İntihara sürüklenen yürüyüşümüz, Donald Trump ve etrafındaki soytarılar, dalkavuklar, fırsatçılar ve Hristiyan faşistlerden oluşan tuhaf saray çevresi iktidara gelmeden çok önce başlamıştı. Bu süreç, özellikle Ronald Reagan ve Bill Clinton dönemlerinde, egemen sınıfın ülkeyi ve imparatorluğu kişisel çıkar uğruna yağmalamaya girişmesiyle başladı.

Bu insanlar için tek bir kelime var. Hainler.

İki egemen partinin yönetici kadrolarına yerleşmiş bu hainler, elimizdeki gücü ve toplumsal kazanımları adım adım bizden aldı. Hileye, yalana ve yasallaştırılmış rüşvete başvurdular. Seçim siyasetini, denge-denetleme mekanizmalarını, özgür basını ve hukukun üstünlüğünü savunuyormuş gibi yaptılar; ama aynı anda bu demokratik sütunların her birini içeriden çökerttiler. Kusurlu da olsa var olan eski sistem içi boşaltılmış bir kabuğa dönüştürüldü. Sistem, ahlaktan yoksun ve beceriksiz insanların eline bırakıldı — Yüksek Mahkemeye ya da Kongreye bakmak yeterli — milyarder sınıfın çıkarları uğruna hareket etmeye hazır olanların.

Halk egemenliğinin ölümcül düşmanları olan oligarklar ve şirketler tarafından milyarlarca dolarla desteklenen siyasi elitler — Cumhuriyetçiler ve Demokratlar — direnen siyasetçilerin kariyerlerini yok etti. İşçi sendikalarını ezdiler. Dürüst gazetecileri kara listeye aldılar ve basını bir avuç şirket ile oligarkın kontrolüne teslim ettiler. Sınırsız açgözlülüğü dizginleyen, halkı yağmacı şirketlerden ve çevresel zehirlerden koruyan düzenlemeleri ortadan kaldırdılar. Zenginler için fiili bir vergi boykotu yaratan yasalar çıkardılar — Donald Trump’ın başkanlık öncesindeki 15 yılın 10’unda federal gelir vergisi ödememesi bunun en bilinen örneklerinden biri — aynı zamanda ülkenin sanayisini tasfiye edip yaklaşık 30 milyon insanı işsiz bıraktılar. Artık servet üretimle ya da imalatla yaratılmıyor. Servet; hisse senetleriyle emtia fiyatlarını manipüle ederek ve halka felç edici bir borç düzeni dayatarak yaratılıyor.

Bu parazitler sosyal programları ya budadı ya da tamamen ortadan kaldırdı; polisi militarize etti, dünyanın en büyük hapishane sistemini kurdu ve kontrolden çıkmış devasa savaş endüstrisine milyarlar akıttı. Karl Liebknecht, Birinci Dünya Savaşının intihara sürükleyen çılgınlığının arifesinde Alman emperyalistlerini “içimizdeki düşman” diye tanımlıyordu. Bizim yöneticilerimiz de — yani içimizdeki düşmanlar — imparatorluğun küresel hegemonyasını aşındıran bir dizi sonuçsuz savaşa girişti ve vergi mükelleflerinin trilyonlarca dolarını kendi banka hesaplarına aktardı. İran bunun en güncel örneği.

Donald Trump bir istisna değil. O, bu intihar paktının tüm maskelerinden arınmış, çıplak halinden başka bir şey değil. Devraldığı sistemin işlediği yalanını sürdürme ihtiyacı duymuyor. Daha az incelikle yalan söylüyor. Kendini ve ailesini pervasızca zenginleştiriyor. Kaba ve vulger bir dille konuşuyor. Çevre Koruma Ajansı, Eğitim Bakanlığı ve ABD Posta Servisi dahil olmak üzere kamusal yarara hizmet eden her devlet kurumunu dağıtıyor. Ama tüm bunlara rağmen, yalnızca liberal maskeden yoksun biçimde, kendisinden önce gelen düzenin cisimleşmiş hali.

“Trump bir anomali değil,” diye yazmıştım America: The Farewell Tour adlı kitabımda.

Trump, çökmüş bir demokrasinin grotesk yüzünden ibaret. Donald Trump ve etrafındaki milyarderler, generaller, yarım akıllılar, Hristiyan faşistler, suçlular, ırkçılar ve ahlaki çöküntü içindeki figürler; William Faulkner’ın bazı romanlarındaki Snopes ailesini andırıyor. Snopeslar, çürümüş Güney’de oluşan iktidar boşluğunu doldurmuş ve yozlaşmış eski köle sahibi aristokrat elitlerin elinden gücü acımasızca ele geçirmişti. Flem Snopes ve geniş ailesi — içinde bir katil, bir pedofil, bir çok eşli, bir kundakçı, bir inekle cinsel ilişkiye giren zihinsel engelli bir adam ve bu hayvan istismarını izletmek için bilet satan bir akraba bulunan bu aile — bugün federal hükümetin en üst kademelerine taşınan pisliğin kurgusal bir temsili gibi duruyor. Onlar, denetimsiz kapitalizmin ortaya çıkardığı ahlaki çürümenin beden bulmuş hali.

Yönetici sınıfın çürümesini gözler önüne seren Jeffrey Epstein dosyalarında yalnızca Trump değil, eski ABD başkanı Bill Clinton — iddialara göre Epstein ile birlikte Tayland’a seyahat etmişti — Prince Andrew,Microsoft kurucusu Bill Gates, hedge fon milyarderi Glenn Dubin, eski New Mexico valisi Bill Richardson, eski Hazine Bakanı ve Harvard University eski başkanı Larry Summers, bilişsel psikolog ve yazar Stephen Pinker, Epstein’in avukatı ve koyu Siyonist Alan Dershowitz, milyarder veVictoria’s Secret CEO’su Leslie Wexner, eski Barclays bankacısı Jes Staley, eski İsrail başbakanı Ehud Barak, illüzyonist David Copperfield, oyuncu Kevin Spacey, eski CIA direktörü William Burns, emlak patronu Mort Zuckerman, eski Maine senatörü George Mitchell ve gözden düşmüş Hollywood yapımcısı, hüküm giymiş tecavüzcü Harvey Weinstein da yer alıyordu. Hepsi, Epstein'in hiç bitmeyen sefahat dünyasının etrafında dönüp duruyordu.

Anand Giridharadas, Winners Take All: The Elite Charade of Changing the World adlı eserinde, Jeffrey Epstein’in etrafını saran güçlü erkekler çemberinin — ve buna dahil olan az sayıdaki kadının — ayrıcalıklı bir kastın simgesi olduğunu söylüyor. Ona göre bu insanlar, başkalarının acısına ve uğradığı istismara karşı empati yetisini kaybetmiş durumda. Bu ister çocuklara yönelik olanlar da dahil cinsel istismar olsun, ister kendi yarattıkları finansal çöküşler, destek verdikleri savaşlar, büyümesine göz yumdukları bağımlılık ve aşırı doz krizleri, savundukları tekeller, derinleştirdikleri eşitsizlik, rant kapısına çevirdikleri konut krizi ya da insanları korumayı reddettikleri müdahaleci teknolojiler olsun; hepsinde aynı ahlaki kayıtsızlık görülüyor.

İnsanların hissettiği şeyde haklılık payı var: Ortaya saçılan e-postaların da gösterdiği gibi; devlet, iş dünyası, lobicilik, hayırseverlik ağları, start-up kültürü, akademi, bilim, yüksek finans ve medya arasında konumlanmış son derece kapalı bir “liyakat aristokrasisi” var ve bu çevre çoğu zaman kamusal yarardan çok kendi çıkarlarını koruyor. İnsanlar ayrıca bu grubun üyelerine sonsuz ikinci şanslar tanınmasına öfkelenmekte de haklı; çünkü aynı anda milyonlarca Amerikalı daha ilk şansını bile elde edemiyor. Ve insanlar, tahliye edilirken, fahiş fiyatlarla sömürülürken, evlerine haciz gelirken, yapay zekâ yüzünden işlevsiz bırakılırken — ya da evet, cinsel saldırıya uğrarken — çığlıklarının duyulmadığını düşündüklerinde de haklılar.

“Bana göre Epstein e-postaları,” diye yazıyor Giridharadas, “toplumsal düzenimizin nasıl işlediğine ve kimin için işlediğine dair yıkıcı bir mektuplar portresi çiziyor. Bunu söylemek aşırılık değil. Asıl aşırı olan, bu elitlerin işleyiş biçimi.”

“Eğer neoliberal dönemin bu ‘güç elitleri’ hâlâ yeterince anlaşılmıyorsa,” diye devam ediyor, “bunun nedeni yalnızca finansal bir elit, eğitimli bir elit, soyluluk taslayan bir elit, siyasi bir elit ya da hikâye yazan bir elit olmamaları olabilir; onlar bunların hepsinin üzerinde duran, hepsini aynı anda kullanan, bundan büyük kazanç sağlayan ve kendi iyi niyetine içtenlikle inanmış bir yapı.”

“Bu insanlar,” diye hatırlatıyor Anand Giridharadas, “aslında aynı takımda. Ekranlarda birbirleriyle çatışıyor gibi görünebilirler. Zıt politikaları savunabilirler. Hatta bu ağın içindeki bazı kişiler, diğerlerinin yaptıkları karşısında dehşete düştüğünü iddia edebilir. Ama e-postalar, en büyük bağlılığı ‘karar verenler sınıfı’ içindeki yerlerini korumak olan bir grubu ortaya koyuyor. İlkeler ile ağın içinde kalmak arasında bir çatışma yaşandığında, kazanan her zaman ağın kendisi oluyor.”

Giridharadas ile yaptığım röportajı buradan izleyebilirsiniz.

Bütün sistem çürümüş durumda. Ve kendi kendini reforme etmeyecek.

Demokrat Parti, bu yılki ara seçimleri kazanmak için vergileri düşürme fikrini yeni bir kampanya söylemi olarak öne sürüyor. Büyük ihtimalle yine içi boş, belirgin bir siyasi hattı olmayan ve soykırıma verilen desteği sürdüren bir başkan adayı çıkaracaklar. Demokrat bağışçılar, Kamala Harris’in yalnızca 15 haftaya sıkıştırılmış, ünlülerle parlatılmış başkanlık kampanyasına akıl almaz bir şekilde 1,5 milyar dolar akıttı. Harris, son yirmi yılda halk oyunu kaybeden ve tüm kritik salıncak eyaletlerde mağlup olan ilk Demokrat başkan adayı oldu.

Demokrat Parti artık işleyen bir siyasi parti değil. Şirket çıkarlarının yarattığı bir seraptan ibaret. Parti üyelerinin yapabildiği en fazla şey, önceden onaylanmış adaylar arasından seçim yapmak ve önceden kurgulanmış kongreler ile mitinglerde dekor görevi görmek. Parti tabanının, partinin siyasetini belirleme konusunda neredeyse hiçbir etkisi yok.

İmparatorluğun zayıflayan gücü, Trump’ın İran karşısındaki fiyaskosunda da görüldüğü gibi, ne kadar görünür hale gelirse, yönünü kaybetmiş bir toplum da o ölçüde gerçeklikten kopmuş bir fantezi dünyasına sığınıyor; sert ve rahatsız edici hakikatlerin içeri giremediği bir dünyaya.

Bir uygarlığın son günlerinde toplum, kendini kandıran bir kibir içinde debelenir ve var olmayan erdemlerini yüksek sesle ilan eder. Başarısızlıklarının sorumluluğunu üstlenmek yerine günah keçileri arar — Müslümanlar, belgesiz göçmenler, Meksikalılar, Afro-Amerikalılar, feministler, entelektüeller, sanatçılar ve muhalifler gibi.

Büyülü düşünce ve Amerikan istisnacılığı miti kamusal söyleme hâkim olur, okullarda öğretilir. Sanat ve kültür, milliyetçi bir kitsche(popülist zevksizlik) indirgenir. Bilim, çevre krizinin tam ortasında bile küçümsenir. Dünyayı başkalarının gözünden görmemizi sağlayan; empatiyi, anlayışı ve merhameti besleyen kültürel ve entelektüel alanların yerini ise grotesk ve acımasız bir aşırı erkeklik kültürüyle aşırı militarizm alır.

Donald Trump tam da bu can çekişme hali için biçilmiş kaftan. O bir ucube ya da istisna değil. İçinde bulunduğumuz hastalıklı düzenin maskesiz, çıplak yüzü


* Chris Hedges'in 'America's Suicide Pact' adlı makalesi Nil Kayarlar Sarrafoğlu tarafından çevrişmiştir.