Dünya Mirası Adalar’da Derya Tolgay ve Nevin Sungur, Türkiye’nin ilk modern pandemi hastanesi olarak kabul edilen Heybeliada Sanatoryumu’nun Diyanet İşleri Başkanlığı’na yeniden tahsis edilmesi sürecini; kamusal sağlık hakkı, kültürel mirasın korunması ve kent politikaları ekseninde ele alırken, İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu Üyesi Dr. Benan Koyuncu ile birlikte sanatoryumun sağlık amaçlı kullanımının önemi ve bu alanda yürütülen hukuki mücadeleyi konuşuyorlar.
Derya Tolgay: Herkese merhaba. Bir Dünya Mirası Adalar programında daha beraberiz. Destekçimizin, sevgili arkadaşımız Zekiye Kürkçüoğlu’nun ismini duyunca böyle, eminim Nevin sen de, çok içimiz aydınlandı. Çok teşekkür ediyoruz kendisine. Ben Derya Tolgay
Nevin Sungur: Ben Nevin Sungur.
D.T.: Teknik masada Andrei var. Andrei’ye de çok teşekkür ediyoruz. Heybeliada’da neler oluyor? Çünkü iki önemli haberimiz var ve hayli hareketli gündem.
İlki, Heybeliada Sanatoryumu’nun Diyanet’e devri ile ilgili. Biliyorsunuz, Türkiye’nin ilk modern pandemi hastanesi olarak kabul ediliyor. Geçtiğimiz yıllarda uzun süredir devam eden tartışmalı bir süreç var. Şimdi yeni bir aşamaya geçildi ama önce biraz özetleyerek girelim, sonra konuğumuzu takdim edeceğiz size.

1924 yılında Mustafa Kemal Atatürk’ün talimatıyla kurulan Heybeliada Sanatoryumu, yalnızca bir sağlık yapısı değil; Cumhuriyet’in kamucu sağlık anlayışının, modern mimarlık mirasının ve toplumsal hafızasının en önemli simgelerinden biri olarak görülüyor. Dönemin birçok edebiyatçısı, siyasetçisi ve sanatçısı burada tedavi görüyor. Sanatoryum, hiçbir zaman ayrım gözetmeden tüm yurttaşlara eşit sağlık hizmeti sunan yapısıyla da tarihsel bir anlam taşıyor.
Heybeliada’nın çam ormanları içindeki özel mikroklima koşulları nedeniyle sanatoryum da burada kuruluyor. Kurulmadan önce, yer seçiminin doğruluğu açısından kapsamlı araştırmalar yapılıyor; sonrasında ise yıllar boyunca bilimsel ölçümler sürdürülüyor. Dönemin raporlarında, Heybeliada’nın havasının dünyanın en önemli verem tedavi merkezlerinden biri olan Davos ile benzer şifalı özellikler taşıdığına dair veriler de yer alıyor. Çam Limanı’nın temiz havası, dengeli nem oranı ve yüksek oksijen yoğunluğunun verem tedavisine olumlu katkı sunduğu da bu bilimsel kayıtlarda görülebiliyor. Bu nedenle sanatoryum, yalnızca Türkiye’nin değil, dönemin uluslararası ölçekte sayılı sağlık komplekslerinden biri olarak da kabul ediliyor.

2005 yılında kapatılan sanatoryum ve yaklaşık 200 dönümlük hazine arazisi uzun yıllar atıl bırakılıyor. Tartışmalı süreç ise 2018’de başlayan tahsis kararıyla yeniden gündeme geliyor. Arazi, Diyanet İşleri Başkanlığı’na tahsis ediliyor. Diyanet’in din görevlilerine mesleki eğitim verilmesi, Kur’an kursları ve gençlik faaliyetlerinde kullanılması amacıyla devredildiği açıklanıyor. Pandemi döneminde kamuoyunda yükselen tepkiler üzerine ise Diyanet’ten, “Pandemi hastanesi yapılması planlanan araziyi iade etmeye hazırız” açıklaması geliyor. Ancak bugün gelinen noktada böyle bir sağlık projesinin gündemde olmadığını görüyoruz.
Tahsis kararına karşı İstanbul Tabip Odası, Mimarlar Odası, Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesi, yine Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi, İstanbul Barosu ve Türk Toraks Derneği ortak dava açıyor. Dava dilekçesinde işlemin kamu yararına ve hukuka aykırı olduğu savunuluyor. Çünkü alanın hem birinci derece doğal sit alanı hem de ikinci derece korunması gereken kültür varlığı statüsünde bulunduğu, gerekli koruma kurulu görüşleri alınmadan işlem yapılamayacağı belirtiliyor.
Nitekim İstanbul 14. İdari Mahkemesi, 14 Haziran 2022 tarihinde tahsis işlemini iptal ediyor. Mahkeme kararında, Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’ndan gerekli görüşlerin alınmadığı ifade ediliyor ve işlem hukuka aykırı bulunuyor. Ancak süreç burada bitmiyor. Karar istinafa taşınıyor. Ardından yeni kurul görüşleri alınarak tahsis süreci yeniden başlatılıyor ve geçen hafta, 6 Mayıs tarihli meclis toplantısında koruma kurulundan yeniden olumlu görüş çıkıyor. Böylece süreç yeni bir aşamaya geçiyor.
Şimdi biz de bu süreçte yıllardır, radyo yayınlarımızda, kültürel rotalarımızda ve haberlerimizde Heybeliada Sanatoryumu’nun neden önemli olduğunu anlatmaya, bu hafızayı gündemde tutmaya çalıştık. Hatta üç yıl önce yaptığımız yayınlar nedeniyle İstanbul Tabip Odası tarafından “En İyi Radyo Programı” ödülüne de layık görülmüştük.
Yaklaşık üç gün önce kulağımıza bazı bilgiler geldi ve bunların doğruluğunu teyit etmek için Adalar Belediyesi Başkan Yardımcısı ve Adalar İmar Müdürü ile görüştüm. Haberlerin doğru olduğunu doğruladılar. Belediye yetkilileri, tahsise karşı olduklarını, kurul toplantısında karşı oy kullandıklarını ancak kararın oy çokluğuyla geçtiğini ifade ettiler. Ayrıca Adalar’daki imar planları netleşmeden önce böyle bir devrin yapılmasını teknik açıdan doğru bulmadıklarını ve hukuki süreç başlatacaklarını söylediler. Belediye, alanın yeniden sağlık amaçlı kullanılması gerektiğini savunuyor.
Bu süreçte Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi ve İstanbul Tabip Odası ile de görüştüm. Henüz gelişmeden haberleri yoktu. Zaten Türkiye’deki temel sorunlardan biri de, en önemli kurumların bile birçok gelişmeden ancak olduktan sonra haberdar olabilmesi. Oysa bu kurumlar, süreci yargıya taşıyan taraflar arasında yer alıyor.
Şimdi biz de Dünya Mirası Adalar olarak süreci takip etmeyi sürdüreceğiz. Çünkü mesele yalnızca bir mülkiyet ya da tahsis meselesi değil. Bu tartışma aynı zamanda kamusal sağlık hakkı, kültürel mirasın korunması, doğal sit alanlarının geleceği ve kamusal alanların kimler için, hangi amaçlarla kullanılacağı meselesi.
Ve tüm bu gelişmelerin yaşandığı günlerde, Heybeliada’dan bir başka önemli haber daha geldi. Bartholomeos, 55 yıldır kapalı olan Heybeliada Ruhban Okulu’nun Eylül 2026’da yeniden açılacağını açıkladı. Bartholomeos, okulda yürütülen kapsamlı restorasyon çalışmalarının son aşamaya geldiğini ve görkemli bir açılış planladıklarını da söyledi.
Böylece Heybeliada’da, biri sağlık mirası, diğeri ise dini ve kültürel miras açısından büyük önem taşıyan iki tarihî kurum aynı dönemde yeniden Türkiye gündeminin merkezine taşınmış oldu. Tabii birçok kişi bu iki gelişme arasında bir bağ olduğunu da düşünüyor. Ancak bugün konumuz bu değil.
N.S.: Çok güzel özetledin Derya. Teşekkür ederim, ağzına sağlık. Ayrıca geçmiş olsun sesinden belli, sıkıntılı bir durum var.
D.T.: Öyle, özür dilerim sesimden dolayı.
N.S.: Şimdi, senin de özetlediğin gibi Heybeliada Sanatoryumu’yla ilgili durum bu. Bu sürecin takipçilerinden ve tahsise karşı dava açan kurumlardan birinin İstanbul Tabip Odası olduğunu söylemiştik. Bugünkü konuğumuz da İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu Üyesi Dr. Benan Koyuncu. Hoşgeldiniz Benan Hanım.
Benan Koyuncu: Hoşbulduk. Merhabalar. İyi yayınlar diliyorum öncelikle.
D.T.: Sağolun.
N.S.: Çok teşekkür ediyoruz.
N.S.: Biz bu konuyu, dediğin gibi Derya, daha önce de farklı programlarda gündeme getirmiştik. Hatta bir yayında, İstanbul Tabip Odası’nın hazırladığı “Sağlık Mekânları ve Hafıza Mekânları: Heybeliada Sanatoryumu” belgeseliyle de anmıştık. Bugün ise, bu meselelerin biraz bir ileri iki geri ilerleyen meseleler olması nedeniyle, konu yeniden gündemimizde.

Şimdi hemen kısaca şöyle sorayım size Benan Hanım: Siz İstanbul Tabip Odası olarak daha önce dava açmıştınız. Bu son gelişme karşısında tepkiniz ne oldu? İsterseniz bugünkü duruma geçmeden önce önceki süreci de kısaca özetleyelim. Tabip Odası bu süreçte neler yaptı, bundan sonra neler yapmayı planlıyor?
B.K.: Aslında Derya Hanım birçok şeyi anlattı. Ben de kısaca bizim açımızdan süreci özetleyeyim. Heybeliada Sanatoryumu, aslında Türkiye’nin ilk pandemi hastanelerinden biri. Tam da pandemi döneminde bu devir meselesi gündemimize geldi. Aynı zamanda veremle mücadele tarihimizin de simge kurumlarından biri.
2005 yılında bu kurum kapatıldı. Aslında Türkiye’de birçok yapıda benzer süreçleri görüyoruz: Önce kapatılıyor, ardından atıl hale getiriliyor ve sonrasında devrediliyor. Burada da benzer bir süreç yaşandı. İlk olarak 2005 yılında kapatıldı. Burada çalışan sağlık emekçileri ve hastalar Süreyyapaşa Göğüs Hastalıkları ve Göğüs Cerrahisi Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne nakledildi. Kurum ise uzun bir süre boyunca çürümeye ve yok oluşa terk edildi.
Aslında bizler için, hekimler açısından da Heybeliada Sanatoryumu yalnızca bir bina değil. Orada pek çok hocamız yetişti, çok önemli eğitimler verildi. Çok kısıtlı imkânların olduğu dönemlerde, hastalıklarla mücadelede ciddi başarılar elde edildi. Bu anlamda, hem hekimler hem de toplumsal sağlık mücadelesi açısından çok önemli bir kurum.
Burası aynı zamanda sağlık tarihine, edebiyata, sinemaya ve toplumsal hafızaya sinmiş bir mekân. Veremle mücadelede kamucu sağlık anlayışının da sembollerinden biri olmuş bir kurum. Adaların özgün iklimi ve doğal yapısıyla bütünleşen bu alan, yaklaşık 80 yıl boyunca sağlık hizmeti amacıyla kullanıldı. Heybeliada Sanatoryumu, ada yaşamının sosyal ve kültürel dokusunun da ayrılmaz bir parçası hâline geldi.
Bugün adaya baktığımızda maalesef hem sanatoryumun fiziksel varlığının, hem de tarihsel kimliğinin tasfiye edilmek istendiğini görüyoruz. Burada şunun da altını çizmek gerekiyor: Şu anda Adalıların başvurabileceği tam teşekküllü bir hastane de bulunmuyor. Biz de belgesel çekimleri için oraya gittiğimizde, ada halkı bu konudaki şikâyetlerini dile getirmişti. Olası bir hastalık durumunda başvurabilecekleri yakın bir hastanenin olmamasından söz etmişlerdi. Hatta sanatoryum alanının yeniden bu amaçla kullanılabileceğini de o dönemde bize önermişlerdi.
Aslında bizim bu sürece dahil olmamız, Türk Tabipleri Birliği ve diğer meslek örgütleriyle birlikte 2020 yılının Eylül ayına denk geliyor. Sanatoryum binasının içinde bulunduğu, hazine mülkiyetindeki alanın eğitim merkezi yapılmak üzere Diyanet İşleri Başkanlığı’na tahsis edildiği basına yansımıştı. Biz de o süreçte dahil olduk. Bir dava süreci başlattık. Aynı zamanda bu sürecin görünür olması için basın açıklamaları da yaptık.
Bu basın açıklamalarına tabii birçok basın açıklamasında olduğu gibi izin verilmedi. Ancak biz yine de ısrarcı olduk ve diğer kurumlarla birlikte açıklamamızı gerçekleştirdik. Ayrıca bu hafıza mekânının görünür kalması için bir belgesel çekimi de yapıldı.
Burada dava dilekçesinden de kısaca söz edebiliriz. Açılan dava sonucunda İstanbul 14. İdari Mahkemesi, Temmuz 2022’de tahsis işlemini iptal etti. Bu karar bizim için önemli bir kazanım olmakla birlikte, açıkçası yine de tedirgin ediciydi. İleride benzer bir girişimin yeniden gündeme gelip gelmeyeceği konusunda kaygılarımız sürüyordu.
N.S.: Korkunuz da gerçek oldu.
B.K.: Evet, korkumuz da gerçek oldu.
N.S.: Şimdi bu kararı duyduğunuzda ne düşündünüz? Olaylar da oldukça hızlı gelişiyor. Bu anlamda atılacak adımlarla ilgili bir görüş birliğine ya da yol haritasına ulaşabildiniz mi İstanbul Tabip Odası içinde? Siz şu anda nasıl bir süreç yürütüyorsunuz?
B.K.: Tabii ki biz, daha önce yönetimde bulunan arkadaşlarımızdan farklı düşünmüyoruz. Aynı şekilde bu tahsis işlemine karşıyız. Ancak henüz net bir plan ya da program oluşturmuş değiliz. Çünkü bizim de İstanbul Tabip Odası yönetim kurulu toplantımız bugün yapılacak ve bu konuyu orada değerlendireceğiz. Ama zaten bu sürecin takipçisiyiz ve karşı durmaya devam edeceğiz. 2020 yılındaki yönetim kurulunun, tepki gösteren ve mücadele yürüten arkadaşlarımızın sergilediği duruş neyse, bugün biz de aynı duruşu sürdürmeye devam edeceğiz. Bu konuda zaten bir kuşkunuz olmasın.
N.S.: İstanbul Tabip Odası’nın buradaki sanatoryuma ilişkin talebi ne? Nasıl bir vizyonunuz var bu alanla ilgili? Diyelim ki bütün bu aşamalar geçildi ve süreç sonunda olumlu sonuçlandı. Sizin açınızdan bu yapı nasıl değerlendirilmeli, nasıl kullanılmalı?
B.K.: 2020 yılında en önemli gündem pandemiydi. O dönemde, örneğin Ankara’da şehir hastanelerinin açılmasıyla birlikte kapatılan birçok hastane, pandemi sırasında yeniden hizmete açılmıştı. Çünkü çok ciddi bir hastalık yükü vardı ve pandemiyle mücadele açısından buna ihtiyaç duyuluyordu. Biz de o dönemde Heybeliada Sanatoryumu’nun pandemi hastanesi olarak kullanılmasını önermiştik.
Ama bizim temel talebimiz, buranın sağlık alanında kullanılmaya devam etmesi. Her şeyden önce o mekânın diri kalmasını, toplumsal hafızanın korunmasını istiyoruz. Çünkü hafıza mekânlarının çok önemli olduğunu düşünüyoruz. Üstelik bu alan farklı sağlık ihtiyaçları için de değerlendirilebilir.
Örneğin bugün Türkiye’de palyatif bakım hizmeti verebilecek merkezlerin sayısı oldukça az. Bu nedenle hasta yakınları ciddi sorunlar yaşıyor. Yaşam süresinin uzamasıyla birlikte kronik hastalık yükü de arttı. Bakıma ihtiyaç duyan hasta sayısı çoğaldı ancak bu hastaların başvurabileceği ücretsiz kamusal kuruluşlar çok sınırlı. Elbette bazı merkezler var ama bunlar çoğunlukla yüksek ücretli yerler. Oysa bu hastalar arasında sosyal güvencesi zayıf, emekli ya da düzenli geliri olmayan insanlar da bulunuyor.

Biz bu alanın bu hastalar için de değerlendirilebileceğini düşünüyoruz. Bir palyatif bakım merkezi olabilir. Ben de o dönemde gidip yerinde incelemeye çalışmıştım; gerçekten bu amaç için çok uygun bir alan olduğunu düşünmüştüm. Yine pandemi dönemlerinde kullanılabilir ama “pandemi hastanesi” denince sanki yalnızca belirli dönemlerde kullanılacak bir yapıymış gibi algılanıyor. Oysa sürekli hizmet verecek bir rehabilitasyon merkezi de olabilir.
Örneğin yurt dışında, özellikle Heybeliada gibi doğayla iç içe bölgelerde bu tür rehabilitasyon merkezlerini sıkça görüyoruz. Türkiye’de ise bu konuda ciddi bir eksiklik var. Çünkü desteğe ve rehabilitasyona çok daha fazla ihtiyaç duyan hasta grupları bulunuyor. Bu açıdan bakıldığında da, Heybeliada Sanatoryumu onlar için son derece ideal bir merkez olabilir.
D.T.: Ben şunu sormak istiyorum: Çok büyük bir alan ve çok sayıda yapıyı barındırıyor. Siz de gezdiğiniz için fark etmişsinizdir; çok amaçlı kullanılabilecek bir yerden söz ediyoruz. Ama bir taraftan da bu tür mekânların yaşayabilmesi için ciddi bir kaynağa ihtiyaç var. Çünkü ben kapanma sürecini biliyorum, o dönem oradaydım. Kurumun artık kendini döndürebilecek durumda olmadığı, masraflarının çok yüksek olduğu söyleniyordu ve biraz da bu gerekçelerle kapanış sürecine gidildi. Dolayısıyla sizce de bu meseleyi düşünürken kaynak yaratma konusunu hesaba katmak gerekir mi?
B.K.: Yani eğer kamucu bir sağlık sisteminden bahsediyorsak, kaynağı vermesi gereken zaten devlet. Bunun karşılığını fazlasıyla alacak olan da yine toplum ve devletin kendisi. Çünkü şöyle bir durum da var: Bugün Türkiye’de verem merkezleri yok denecek kadar az. Bu nedenle birçok hasta bu hizmetten mahrum kalıyor. Hizmete erişemeyen hastalar ise ilerleyen süreçte çok daha ağır hastalıklar yaşayabiliyor, hatta yoğun bakım gerektirecek aşamalara gelebiliyorlar. Bunun devlete ve topluma maddi yükü de çok daha fazla oluyor elbette. Bizim için asıl önemli olan, kişinin ciddi anlamda sağlığını kaybetmemesi. Ama maddi açıdan bakıldığında da, yoğun bakım hastasının bakım süreci çok daha zor ve maliyetli oluyor.
Düşünün, orada bir rehabilitasyon ya da tedavi merkezi kurulsa, belki de yoğun bakımlarda yatan hasta sayısı azalacak. Böylece maddi açıdan da çok daha büyük bir fayda sağlanmış olacak, eğer meseleye yalnızca bu açıdan bakarsak. Dediğim gibi, benim için asıl önemli olan insan tarafı. Ama bunun topluma ve kamuya çok daha büyük katkıları da olacaktır.
Ama buradaki “Kaynak nereden gelecek, gider nasıl karşılanacak?” soruları, aslında 60’lı yıllarda sorduğumuz sorular değildi. O dönemlerde meseleye daha insan odaklı yaklaşılıyordu diyebiliriz. Bugün ise maalesef dört bir yanımızı saran şehir hastaneleri ve koca koca sağlık fabrikalarıyla birlikte sistem, maliyeti çok daha fazla düşünmeye başladı. Bunlar aslında kamucu bir sağlık sisteminin temel soruları değildi. Böyle ifade edebilir miyim bilmiyorum, cevap olabildi mi?
D.T.: Evet, çok teşekkürler.

N.S.: Yani biraz, nasıl diyeyim, burada verilen kararda siyasi bir boyut da söz konusu herhalde, değil mi? Çünkü böylesi bir yapının Diyanet İşleri Başkanlığı’na devredilmesi bana oldukça mantıksız geliyor. Neden Diyanet olduğu konusunda ben açıkçası çok bağ kuramıyorum. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
B.K.: Diyanet İşleri Başkanlığı da olsa başka bir kurum da olsa, biz oda olarak buna zaten başından beri karşı çıktık. Çünkü orası önemli toplumsal sağlık mekânlarından biri; bizim hafıza mekânlarımızdan biri. Sağlık kurumu olarak kalması gerektiğini düşünüyoruz. Zaten bunun benzer örneklerini yurt dışında da birçok yerde görüyoruz.
Bugün mesele yalnızca sanatoryum değil. Örneğin geçtiğimiz aylarda Resmî Gazete’de yayımlanan kararlarda da gördük; Türkiye’de yüzün üzerinde sağlık kurumunun arazisinin satışa çıkarıldığını görüyoruz. Bunların arasında çok eski ve önemli sağlık kurumları da var. Şişli Hamidiye Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Okmeydanı Eğitim ve Araştırma Hastanesi gibi kurumlar bunlardan bazıları. Bunlar çok önemli mekânlar. Örneğin Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi de aynı şekilde çok önemli bir kurum.
N.S.: Tabii şimdi İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi’ni, yani Çapa’yı da taşıyorlar. O da bu sürecin bir parçası aslında.
B.K.: Evet, depreme dayanıklı olmadığı gerekçesiyle böyle bir dönüşüm süreci yürütülüyor. Gerçi İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi özelinde bir yenilenme ve dönüşüm süreci de söz konusu. Ama bunlar kent merkezindeki sağlık mekânları.
Yavaş yavaş hastaneler kent dışına taşınıyor. Ben belki dört-beşten fazla ilde çalıştım ve hep aynı şeyi gördüm. Hastaneler şehir dışına kuruluyor; çevrelerine yeni konutlar, yeni yapılar inşa ediliyor. Sağlık çalışanları da zamanla oralarda yaşamaya başlıyor. Böylece bir tür ticari hareketlilik yaratılıyor. Ancak kent yoksulları bu hastanelere ulaşmakta ciddi zorluk yaşıyor.
Örneğin Sami Ulus Çocuk Hastanesi kapatıldı. Şehrin tam merkezinde, belki de Ankara’nın en yoksul semtlerinden birinde bulunan bir hastaneydi. Orada yaşayan insanların tepkisi çok netti: “Ben çocuğumu şimdi nasıl götüreceğim? Bu kadar uzak bir hastaneye nasıl ulaşacağım? Param yok. Eskiden buraya gelebiliyordum ama artık gidemiyorum, çocuğumu muayene ettiremiyorum.”
Bunlar gerçekten çok önemli hastaneler. Aynı zamanda kamucu sağlık mücadelesinin mekânsal karşılıkları, yani o anlayışın somut yansımaları.
D.T.: Evet, üstelik insanlar bu hastanelere hastayken gidiyor. Yani en hızlı ve en kolay şekilde ulaşabilecekleri mesafede olmaları gerekiyor. Sonuçta şehrin dışındaki bir eğlence alanına gitmiyorsunuz; acil sağlık hizmetine ulaşmaya çalışıyorsunuz, değil mi?
B.K.: Ben şu anda Şişli Hamidiye Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ndeyim, yeni başladım burada çalışmaya. Evet, hastanenin depreme dayanıklı olmadığı söyleniyor ve gerçekten de öyle. Ama buna rağmen hâlâ o binalarda çalışan arkadaşlarımız var. Depreme dayanıklı olmayan bir yapının içinde sağlık hizmeti verilmeye devam ediliyor. Geçtiğimiz günlerde bunun görüntüleri de basına yansıdı; kolonları eğrilmiş, duvarları dökülen alanlar var. İnsanlar orada risk altında çalışıyor ve sağlık hizmeti bu koşullarda sürdürülüyor.
Beş yıldır da bu konuda hiçbir şey yapılmadı. Oysa şimdiye kadar o bina belki güçlendirilmiş olabilirdi. Bunun yerine hastane hizmetleri başka yerlere taşındı. Örneğin Seyrantepe Hamidiye Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne ve Çayırbaşı Hamidiye Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne taşınma yapıldı.
Seyrantepe Hamidiye Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi, stadyumun hemen yanında yer alıyor. Geçtiğimiz günlerde bir derbi maçı oynandığında hastaların saatlerce o yoldan geçemediği görüldü. Bu kadar yoğun trafik yükü olan bir bölgeye hastane yapılmasının ciddi sorunlar yarattığını düşünüyoruz.
Orası yine şehir merkezi sayılabilir ama İstanbul özelinde konuşursak, Başakşehir Çam ve Sakura Şehir Hastanesi gerçekten çok uzak bir noktada. İnsanlar oraya nasıl ulaşacak? Üstelik birçok birim de bu hastaneye taşındı. Hastalar ulaşım konusunda ciddi zorluklar yaşıyor. Bir hastanenin nitelikli olabilmesi için ulaşılabilir olması da önemli.
N.S.: Bütün hastaneler neredeyse bu şekilde, oldukça uzak noktalarda ve devasa yapılar olarak inşa ediliyor, değil mi?
B.K.: Evet, zaten bu kadar büyük hastanelerin içinde bile bir noktadan başka bir noktaya ulaşmak oldukça zor olabiliyor. Bir de burada önemli olan başka bir mesele var: Adalar halkının gerçekten bir hastaneye ihtiyacı var. Özellikle kış aylarında ulaşım konusunda çok ciddi zorluklar yaşıyorlar.
Şu anda Adalar halkının erişebildiği bir aile hekimliği hizmeti var. Ancak bunun dışında başvurabilecekleri tam teşekküllü bir hastane bulunmuyor. Bu da oldukça önemli bir sorun.
N.S.: Yani Büyükada’da poliklinik hizmetleri veriliyor sanırım.
B.K.: Evet, poliklinik hizmetleri var ama tam teşekküllü bir sağlık kurumu değil. Dolayısıyla bu hizmet de yetersiz kalıyor. Oysa burada tam teşekküllü bir hastane olabilir; bu zaten ada halkının da talebi. Bir yandan her yere şehir hastaneleri, mega sağlık kompleksleri yapılırken, diğer yandan Adalar’da yaşayan insanların hastane hizmetinden mahrum bırakılması kabul edilemez.

N.S.: Evet, poliklinik hizmetleri var ama tam teşekküllü bir sağlık kurumu değil. Dolayısıyla bu hizmet de yetersiz kalıyor. Oysa burada tam teşekküllü bir hastane olabilir; bu zaten Adalar halkının da talebi. Bir yandan her yere şehir hastaneleri, mega sağlık kompleksleri yapılırken, diğer yandan Adalar’da yaşayan insanların hastane hizmetinden mahrum bırakılması kabul edilemez.
D.T.: Bir küçük ekleme de yapmak isterim. Yapı kompleksinin mimarlık mirası açısından taşıdığı önemi de hatırlamak gerekiyor. Bu yapının modern mimarlık mirası olarak korunması ve UNESCO Dünya Mirası perspektifiyle değerlendirilmesi de son derece önemli. Bunun da altını çizmek istedim.
N.S.: Benan Hanım, sizden son bir cümle alalım, sonra programımızı kapatalım. Bu süreci zaten hep birlikte takip etmeyi sürdüreceğiz. Programı da sizin söyleyeceğiniz bir cümleyle bitirelim.
B.K.: Bu süreç aslında yeni bir süreç değil. Biz bu mücadeleyi daha önce de birçok kez verdik, yine vereceğiz. Bu konuda birlikte hareket etmek çok önemli. Hem halkla, hem buradaki yerel yönetimlerle, hem de diğer meslek odalarıyla birlikte bu mücadeleyi sürdürmeye devam edeceğiz. Ben yine kazanacağımızı düşünüyorum, çünkü haklıyız.
N.S.: Çok teşekkürler.
D.T.: Türk Tabipleri Birliği Yönetim Kurulu Üyesi Dr. Benan Koyuncu konuğumuzdu.
N.S.: Hoşçakalın, Adalar hepimizin!


