Apaçık Radyo

Çin: Yükselen Bir Emperyalist Güç mü?

12 Ekim 2026

Aslında Evet... Ama İşin İlginç Yanı, Hayır

Acaba ilkokul dördüncü sınıftan beri miyop olduğum için taktığım gözlükleri çıkarıp yerine kamerası ve ses sistemiyle birlikte gelen, Meta’nın artık “Sapık gözlükleri” olarak anılan gözlüklerini taksam, giderek daha da tuhaflaşan, Trump’a daha çok benzeyen ülkem gözüme biraz daha iyi görünür mü, diye merak ediyorum. Ama bir bakıma, bu yaşlı adam belki de her türden gözlüğü tamamen bir kenara bırakmak istiyor. Çünkü yalnızca yeni (ama aynı zamanda dayanılmaz ölçüde eski) dünyamızı anbean, günbegün, hafta hafta kaydetmeye hiç istek duymamakla kalmıyorum; giderek, bu dünyayı görmemeyi bile tercih edebileceğimi hissediyorum.

Ne de olsa, tuhaf ama son derece temel bir açıdan bakıldığında, biz insanların — tabii Donald Trump gerçekten bir insansa ve aramızdan biriymiş gibi davranan (üstelik bunu pek de beceremeyen) bir Marslı değilse — en azından bildiğimiz haliyle dünyamızın sonunu getirmeye fazlasıyla hazır olduğumuz anlaşılıyor. Elbette böyle bir son, uzun zamandır korktuğumuz şeyin ta kendisi olurdu: İnsanlığın yıkıcılığın doruk noktası olduğunun ortaya çıkması. Sanırım böyle bir gerçekliğin asıl beklenmedik yanı, dünyanın sonunun bir zamanlar hayal ettiğimiz gibi (nükleer silahlarla) çok kısa bir süre içinde değil, iklim değişikliği olarak tanıdığımız olgunun ağır ağır ortaya çıkışına fazlasıyla uygun düşen, ağır çekimde yaşanan bir kıyamet biçiminde gerçekleşebilecek olması.

Unutmayın ki Amerikalılar, bu yıllarda, dünyanın sonu kavramına yepyeni bir anlam kazandıran bir başkanı iki kez seçtiler (arada kısa süreliğine yaşlı bir başka başkanın görev yaptığı bir dönem olsa da).

Şu da bir gerçek ki (Vladimir Putin’in Ukrayna’da çıkmaza saplanan savaşını ve Donald Trump’ın İran’a karşı yürüttüğü içler acısı, Amerikan usulü savaşı bir kenara bırakırsak), büyük emperyal güçlerin en yeni temsilcisinin, tarih boyunca bu güçlerin yaptığı gibi yabancı toprakları ele geçirmeye artık pek niyetli görünmediği bir dünyada yaşıyoruz.

Aslında, içinde bulunduğumuz bu kaotik dünyada Çin’in hakkını teslim etmek gerekiyor. Elbette siyasi sistemi nedeniyle değil; 1979’da Vietnam’la yaşadığı bir ay süren savaş ve bu on yılın başında Hindistan’la yaşadığı sınır çatışmaları dışında, insanlığın hatırlayabildiği hiçbir büyük gücün yapmadığı bir şeyi başardığı için; tek bir ülkeyi bile ele geçirmeye kalkışmadan ya da herhangi bir savaşa girişmeden gücünü ve nüfuzunu dünya çapında genişletti. Aslında ele geçirdiği tek şey, geleceğin yeşil enerji üretimi üzerinde önemli ölçüde denetim sahibi olmak. Gezegenimizin içinde bulunduğu durumu ve gidişatını düşündüğümüzde, bundan daha akıllıca bir “emperyal” strateji izlemek herhalde mümkün olamazdı.

Küresel güce ulaşmanın emperyal bir yolu olarak bakıldığında da bu yaklaşım, hem tarihsel açıdan alışılmışın son derece dışında hem de tuhaf bir biçimde kuşatma altında olan gezegenimiz için olabilecek en akıllıca strateji. Ne de olsa biz insanlar, dağ aslanlarından fillere, yılan balıklarından hamamböceklerine kadar diğer bütün canlıları bir yana bıraksak bile, dünyamızın bizim için yaşanabilir bir yer olmasını sağlayan koşullara karşı zaten fiilen savaş halindeyiz; gece gündüz, haftalar, aylar, yıllar boyunca durmaksızın.

Gerçekten de durum, ana akım medyamızda anlatıldığını gördüğünüzden çok daha sarsıcı. Elbette gezegenimizi kelimenin tam anlamıyla kaynama noktasına doğru ısıtıyor oluşumuzdan söz ediyorum. Ne de olsa bu yaz, hem Avrupa’da hem de Amerika Birleşik Devletleri’nde kayıtların tutulmaya başlanmasından bu yana yaşanan en sıcak yaz oldu. Bir düşünün! Bir de şunu düşünün: Böyle bir ortamda, 2024 yılında, hâlâ gezegenin en güçlü ülkesinin vatandaşları, dünyanın her geçen yıl daha da (ve daha da, daha da) ısındığını hayal bile edemeyen bir adamı yeniden başkan seçtiler. İklim değişikliği hakkında söylediklerini göz önünde bulundurursak, ona “sahtekârlık” başkanı, hatta belki de Başkan Sıcaklık diyebiliriz.

Bu konudaki akılalmaz cehaletiyle Trump’ın, gezegenimizin geleceğini kelimenin tam anlamıyla dünyanın yükselen gücü Çin’e teslim ettiğini düşünün. İnanın bana, bu hiç de küçümsenecek bir şey değil. Normalde pek gülümsemeyen Çin lideri Xi Jinping’in, kısa süre önce Beyaz Saray’da Başkan Trump’la yaptığı görüşmede yüzünde kocaman bir gülümseme olmasına şaşmamalı. Çünkü Xi, ülkesi daha yeşil bir gezegenin inşasına yönelik teknolojilerin üretimine (ve satışına) giderek daha fazla yatırım yaparken, Amerikan başkanının Venezuela’dan (“dünya tarihinin en büyük petrol anlaşması”) İran’a uzanan politikalarıyla fosil yakıtların tartışmasız kralı sayılması gerektiğini çok iyi biliyor. Dolayısıyla Trump, geleceğimizi değil, geçmişimizin devasa boyutlara ulaşmış bir yansımasını temsil ediyor.

Emperyal Gerilemenin Yeni Bir Tanımı

İşte böyle bir dünyada yaşıyoruz. Ama durun, hangi yüzyıldayız biz? Dünyanın en büyük güçlerinden ikisi hâlâ kendilerinden daha küçük iki ülkeyle (Ukrayna ve İran) savaşırken, üçüncü büyük güç Donald Trump’ın Amerikasını ve Vladimir Putin’in Rusyasını tarihin tozlu sayfalarına gömmeye kararlı görünüyor. Bu iki eski usul emperyal güç, henüz tamamen başarısızlığa uğramamış olsalar bile, şimdi çıkmazda debelenirken yükselen emperyal güç Çin, kendine özgü ama son derece emperyal bir tarzda dünyayı fethetmeye fazlasıyla hazır görünüyor.

Ancak Çin söz konusu olduğunda, toprakların ele geçirilmesinden değil, gezegenimizde çok farklı türden bir fetihten söz ediyoruz. Ne de olsa Çin, hızla büyüyen yeşil enerji sektörleri, elektrikli araçlar gibi yeni bir alanda neredeyse tekel konumuna ulaşması ve yeşil dönüşümle ilgili akla gelebilecek her türlü ürünü dünyanın geri kalanına satmasıyla, “emperyal” sözcüğüne kökten yeni bir anlam kazandırıyor. Üstelik Çin de ekonomik ve diğer alanlardaki yükselişini, açık konuşmak gerekirse, kendi halkı da dahil olmak üzere geleceğin insanlığının sırtından gerçekleştiriyor; hem de ürkütücü ölçüde değişmiş bir gezegende. Aslında bütün bunlara en son şaşırması gereken kişi benim. Çünkü henüz ergenliğimin ilk yıllarındayken bile Çin’in dünyayı fethetmesini konu alan hayalî bir harita çiziyordum (inanır mısınız, o harita hâlâ elimde).

Ve unutmayın ki aradan geçen onca yüzyılın ardından, biz insanların gezegenimizi giderek ısıtması nedeniyle artık çok farklı bir emperyal dünyada yaşıyoruz; her ne kadar “bizim” başkanımızın bundan zerre kadar haberi olmasa da. Açıkçası, tarihin tam da bu anında, emperyal gerilemeyi tanımlamak için Donald J. Trump’ın Amerika Birleşik Devletleri’ne (hem de iki kez!) başkan olmasından daha iyi bir örnek bulunamazdı. Hatta Trump, gerileme kavramının kendisine bile yepyeni bir anlam kazandırıyor.

Bir düşünün: Giderek daha da ısınan bir gezegende, başlıca amacı dünyayı zaten kavurmakta olan enerji kaynaklarının kullanımını teşvik etmek olan bir Amerikan başkanı. Üstelik bu dünya için artık “bizim” demek ne kadar mümkün, doğrusu bundan pek emin değilim. İklim değişikliğinin önemini genellikle küçümseyen ana akım medyamız bunu hiçbir zaman dile getirmese de Donald J. Trump, gezegeni topluca intihara sürükleyen bir başkanın adeta tanımı olarak görülmeli.

Ve gelecekte bütün bunları kayda geçirecek tarih kitapları hâlâ var olursa, Çin gibi yükselişte olduğu varsayılan bir emperyal güç bile, en azından insanların rahatça yaşayabilmesi ve gezegenin yaşanabilirliği açısından giderek daha da kötüye giden bir dünyada, kuşkusuz tarihte benzeri görülmemiş bir durumla karşı karşıya kalacak.

Açıkçası, bugünlerde hepimizin gözünde birer “sapık gözlüğü” olduğundan şüpheleniyorum; dünyaya bakışımız giderek daha fazla altüst oluyor. Açıkçası (kendimi tekrarlamak pahasına söylüyorum), şimdiden terlemeye başladım bile!


Benzer İçerikler

Vietnam Savaşı’nın Yeniden Sahneye Çıkışı
21 Ağustos 2026
Tom Engelhardt
Amerika İran’la Savaşı Neden Kaybediyor?
16 Mart 2026
Chris Hedges, John Mearsheimer
  -     
● Canlı Yayın
—
Şimdiki
—
Sıradaki
—
Sıradaki
—
Sıradaki