İşin doğrusu şu: Bunca yıldan sonra bugün ne hakkında yazacağımı bilmiyorum.
Yani, giderek daha da tuhaflaşan şu dünyamızda nereden başlamalı ki?
Ah, durun, bir saniye müsaade edin, hemen döneceğim! Vergilerimizden toplanan milyonlarca dolarla finanse edilen, başkanımızın boy gösterdiği son reklamları kaçırmak istemem. Bunları izlemek elbette önemli; ne de olsa kendisi kısa süre önce bize şöyle demişti: “Kendi reklamımı yapmıyorum, çünkü herhangi bir makama aday değilim. Ülkenin reklamını yapıyorum.” Hem kim istemez ki onun bize bu güzelim ülkemizin ne durumda olduğuna dair güvence vermesini?
O reklamlardan birinde söylediği gibi: “Amerika asla komünist bir ülke olmayacak.” Oh, çok şükür! Hangimiz bu konuda endişelenmiyorduk ki!
Hay aksi, işte yine buradayım! Görünen o ki ülkem, artık pek de bana aitmiş gibi hissettirmese de, klasik bir deyimle söyleyecek olursak, küreksiz bir kayıkla bok deresinin ortasında kalmış durumda. Tabii Donald Trump’ı bir kürek olarak görmüyorsanız. Öyle görüyorsanız da hiç kuşku yok ki hepimizi cehennemin dibine doğru kürek çekerek götürüyor. Üstelik, ben bunları yazarken, yaklaşan kasım seçimlerinde oy kullanacak seçmenlere ilişkin son anketler, böyle düşünen tek kişinin ben olmadığımı gösteriyordu. Şaşırtıcı sayıda Amerikalı, bir zamanlar ona (evet, bizzat ona!) oy vermiş olanlar bile, artık “bizim” başkanımızın hepimizi cehenneme giden o yola soktuğundan açıkça endişe duyuyor. Daha da kötüsü, “cehennemin dibine gidip geri dönmek” deyimindeki o “geri dönmek” kısmının, bu tepeden tırnağa Amerikan dünyamız için artık geçerli olmayabileceğinden korkuyorlar.
Daha da çarpıcı olanı, yaşanabilirlik açısından giderek dibe çöken bir gezegende olduğumuzun artık apaçık ortada olması. Pasifik Okyanusu’nda şu sıralar gelişmekte olan tarihî (yoksa tarihte eşi benzeri görülmemiş mi demeliyim?) El Niño’dan aşırı sıcaklara, kuraklığa, yangınlara, aklınıza ne gelirse... Gezegenimiz de görünürde tek bir kürek bile olmadan durmadan dibe, daha da dibe batıyor. Elbette artık her geçen gün daha da ısınan yeni bir dünyada yaşıyoruz (ve buradaki “yeni dünya” ifadesinin, bir zamanlar Amerika’ya atfedilen o eski anlamıyla uzaktan yakından ilgisi yok). Ne de olsa Avrupa’dan Kuzey Amerika’ya ve çok daha ötelere uzanan, mevsim normallerini altüst eden rekor sıcaklıklarla birlikte biz insanlar (timsahları, filleri, penguenleri ve kaplumbağaları saymıyorum bile), artık bambaşka bir gezegende yaşıyoruz. Üstelik bu değişimin yıkıcılığı, bugün farkında olduğumuzdan çok daha fazla insan için çoktan apaçık olması gereken bir boyuta ulaşmış durumda.
Seninle benim, giderek (evet, yine aynı kelime!) ısınan Kuzey Kutbu’nda yaşayan kutup ayıları olmadığımıza şükretmeliyiz. Zira Kuzey Kutbundaki deniz buzulları, “1979’dan bu yana her on yılda yaklaşık yarım milyon kilometrekare küçüldü; bu da her on yılda İspanya büyüklüğünde bir alanın yok olması demek.” Hatta İsviçre Alpleri’nde yaşamıyorsanız da kendinizi şanslı sayın. Çünkü oradaki buzullar, son yarım yüzyılda değil, yalnızca son beş yılda hacimlerinin neredeyse beşte birini kaybetti! Üstelik sadece bu yılın temmuz ve eylül ayları arasında yaklaşık 2,2 trilyon litre su daha kaybettiler. Ah, bir de bu felaketin yalnızca karada yaşanmadığını unutmayalım. Ne de olsa, “deniz buzullarındaki kayıp bugünkü hızıyla devam ederse, 2100 yılına kadar imparator penguen kolonilerinin yüzde 90’ından fazlası yok olmanın eşiğine gelebilir.”
Elbette böyle bir dünyada nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olanlar yalnızca hayvanlar olmayabilir; belki bir gün, biz insanlar da aynı akıbeti paylaşabiliriz. (Tamam, haklısınız! Biz de gerçekten birer “hayvanız”. Bu konuda sizinle tartışmaya niyetim yoktu zaten!)
Donald Trump Hepimizi Kendisiyle Birlikte Uçuruma Sürüklemek İçin Elinden Geleni Ardına Koymuyor
Yukarıda aktardıklarımın tümü, ulaşabildiğim en güncel haber ve verilere dayanıyor olsa da aslında bunların hiçbiri bizi şaşırtmamalı. Ne de olsa, sıcaklık rekorlarının yıldan yıla kırıldığı böyle bir dünyanın yaklaşmakta olduğunu ve çok daha kötüsünün henüz yaşanmadığını anlamak hiç de zor olmamalıydı. Gelgelelim, bir düşünün; 2024 yılında, dünya genelinde sıcaklık rekorları çoktan kırılmaya başlamışken, Amerikan halkı bu gezegende iklimle ilgili herhangi bir şey yaşandığını kabul etmeyi bile reddeden bir başkanı, üstelik ikinci kez seçti. (Burada “bizim gezegenimiz” diye yazmak geldi içimden ama artık pek de bizim sayılmaz, öyle değil mi?) Trump, iklim değişikliğini bir “dolandırmaca” olarak gördüğünü hem seçim kampanyası sırasında hem de sonrasında fazlasıyla açık biçimde ortaya koydu. (Hiç kuşkusuz, bir gün kendisi de tarihe “dolandırıcı başkan” olarak geçecek.)
Seksen yaşında, artık açıkça kontrolü kaybetmeye başlayan bir adamdan söz ediyoruz (üstelik söz konusu kişi Donald J. Trump olunca, tam olarak neyin kontrolünü kaybettiğini kim bilebilir ki?). Ve bu süreçte, hepimizi kendisiyle birlikte uçuruma sürüklemek için kelimenin tam anlamıyla var gücüyle, hatta — evet, içinde bulunduğumuz koşullar düşünüldüğünde ne kadar da yerinde bir sözcük! — canhıraş bir çabayla uğraşıyor.
Daha da kötüsü, insanlık tarihinin en büyük krizi olması gereken bu felaketin ortasında bizler, özellikle de Donald Trump (İran), Vladimir Putin (Ukrayna) ve Benjamin Netanyahu (Gazze ve Güney Lübnan, İran’ı da unutmamak gerek), elbette Myanmar’dan Sudan’a, Somali’ye kadar uzanan çatışmaların yerel liderleriyle birlikte (Somali’de yine Donald Trump’ın yardımcı eli devrede), durumu çok daha vahim hâle getirmek için adeta var gücümüzle uğraşıyoruz. Çünkü savaşlar, fosil yakıtların yakılması sonucu atmosfere akılalmaz miktarlarda sera gazı salınmasına yol açıyor.
Bir de şunu unutmayın; iklim değişikliği meselesine mesafeli yaklaşan Rusya lideri Vladimir Putin, ülkemin İkinci Dünya Savaşı’nı sona erdirmek için Ağustos 1945’te Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombaları atmasından bu yana, insanlığın elinde bulunan diğer küresel yıkım yöntemine başvurmakla tehdit etmeye başladı. Elbette nükleer silahlardan söz ediyorum. Üstelik bunu Ukrayna’daki savaşını kurtarmak (yoksa daha da vahşileştirmek mi demeliyim?) için yapıyor. (Ah, bir de Ukrayna’nın nükleer santrallerine, dolaylı yollardan da olsa, zarar vermeyi planlıyor gibi görünüyor.)
Doğrusu, bütün bunların çoğunu hayal etmeye kalksanız bile uyduramazdınız, öyle değil mi? Üstelik kim bilir daha neleri atladım. Geleceğe gelince, bu gezegene yardım eli uzatmak konusunda ne kadar yaratıcılıktan yoksun olursak olalım, hakkımızı teslim etmek gerek; birbirimizle ve giderek gezegenin kendisiyle savaşmanın yeni yollarını bulmak söz konusu olduğunda, yaratıcılığımızın sınır tanımadığını göstermeye devam ediyoruz.
Ekim ayının başlarında, ben bunları yazarken, yaşadığım kent New York’ta hava sıcaklığı 80 Fahrenheit dereceyi (yaklaşık 27 santigrat dereceyi) aştı. Üstelik tahminlere göre burada sonbahar boyunca sıcaklıklar mevsim normallerinin üzerinde seyredecek. (Ne büyük sürpriz!) Elbette artık ne buna ne de benzeri haberlere zerre kadar şaşırmamız gerekiyor. Gezegenin dört bir yanında giderek şiddetlenen kavurucu sıcaklar, Himalayalar’da yıkıcı çığlara yol açıyor, Alpler’de ise buzulları yok ediyor gibi görünüyor. Aslına bakarsanız, aklınıza hangi felaket gelirse gelsin, giderek daha da altüst olan gezegenimizde muhtemelen çoktan yaşanmaya başlamıştır bile.
Daha da kötüsü, şundan emin olabilirsiniz: Yeterince kararlı ve hızlı harekete geçmediğimiz sürece, sözünü ettiğim bütün bu felaketler önümüzdeki yıllarda çok daha ağır bir hâl alacak. Evet, yeşil enerji alanında kaydettiğimiz ilerlemeler sayesinde artık tüm bunların önüne geçebilecek imkânlara her geçen gün daha fazla sahibiz. Ancak bugün gezegenin en büyük yeşil enerji (ve bu enerjiyi üretmek için gerekli ekipman) üreticisi olan Çin’in aynı zamanda fosil yakıtların da en büyük tüketicisi olmaya devam etmesi, belki de bilmeniz gereken her şeyi anlatıyor.
Bir de fosil yakıtları devasa miktarlarda tüketen yapay zekâ meselesini hiç açtırmayın bana!
Bütün bunları düşündüğünüzde, söyleyin bakalım, gerçekten de küreksiz bir kayıkla bok deresinin ortasında kalmış değil miyiz?
- Tom Engelhardt'ın 'On Not Knowing What to Write' adlı makalesi Nil Kayarlar Sarrafoğlu tarafından çevrilmiştir.
Benzer İçerikler
Çin: Yükselen Bir Emperyalist Güç mü?
Tom Engelhardt
Vietnam Savaşı’nın Yeniden Sahneye Çıkışı
Tom Engelhardt
İkinci Soğuk Savaş mı Üçüncü Dünya Savaşı mı?
Tom Engelhardt
Gezegenin Baş Yok Edicisinin Yönetiminde Yaşlanmak
Tom Engelhardt