The Times’ı (Yanlış) Okumak
Dünyanın Sonu, Yakından ve Kişisel Bir Bakışla
New York Times’ı ergenlik yıllarımdan beri okuyorum. Bir zamanlar dünyada olup bitenlerden haberdar olmanın bir yoluydu benim için. Şimdiyse her gün, kâbusa dönüşmüş bir dünyayı yeniden yaşamanın yolu. Elbette Donald Trump’ın dünyasından söz ediyorum; gerçi Vladimir Putin’in dünyası da olabilir bu. Üstelik bu, giderek uzayan karanlık bir listenin yalnızca başlangıcı. Açıkçası, insanlığın bu gezegeni yok etmenin en az iki yolunu keşfettiği bir çağda, kimsenin yaşamak isteyeceği bir dünya değil bu. Bunlardan biri, iklim değişikliği dediğimiz ağır çekimde ilerleyen yıkım; diğeri ise nükleer savaşın (neredeyse) bir anda getirebileceği yok oluş. Ve içinde yaşadığımız bu tuhaf dünyada, Yapay Zekâ’nın (AI) nihai yıkıma uzanan üçüncü bir yol açma konusunda neler yapabileceğini kim gerçekten bilebilir? (Bu yaşlı adamın bilmediği kesin.)
Nükleer silahların da açıkça kıyamet silahları olduğu düşünüldüğünde, şu durumu tuhaf bulmamak elde değil: ABD’nin Japonya’nın Hiroşima ve Nagazaki kentlerine iki atom bombası atarak, yaklaşık 40 bininin çocuk olduğu düşünülen 200 binden fazla insanın ölümüne yol açan korkunç bir yıkıma neden olmasının üzerinden 80 yılı aşkın bir süre geçti. O zamandan bu yana dokuz ülke, bu silahların çok daha yıkıcı türlerine sahip oldu. Bugün dünyada 12 binden fazla nükleer silah bulunduğu tahmin ediliyor; ABD ve Rusya’nın ise her birinin 5 binden fazla nükleer silaha sahip olduğu düşünülüyor. Elbette bu, kaç gezegeni yok etmeye yeteceği hesaplanamayacak kadar büyük bir cephanelik. Üstelik bu silahların çoğu, Hiroşima’yı yerle bir eden bombadan altı ila 50 kat daha güçlü. Daha da kötüsü, içinde yaşadığımız dünyada bu silahların toplam sayısı artmaya devam ederken yıkıcı güçleri de giderek büyüyor.
Bunca yüzyıllık tarihimiz (ve bugüne kadar dünyanın dört bir yanında yarattığımız cehennem manzaraları) düşünüldüğünde, bundan sonra ne ters gidebilir ki? Şundan emin olabilirsiniz (tabii hâlâ hesabını tutuyorsanız): Yakın gelecekte bu tür silahlara sahip ülkelerin sayısı kuşkusuz daha da artacak.
Bir zamanlar dünyanın sonunu konu alan senaryolar, George Orwell ya da Aldous Huxley gibi romancıların hayal gücünden doğan ve gençliğimde büyük bir merakla okuduğum kâbus dolu kurmacalardan ibaretti.
Şimdiyse, her sabah (ya da akşam) oturup New York Times’ı okumak bile tuhaf bir biçimde dünyanın sonu geliyormuş hissi uyandırırken distopik romanlara kimin ihtiyacı var ki? Ben hâlâ gazeteyi böyle okuyorum; üstelik basılı nüshasını okuduğum için bir gün gecikmeli olarak (bu da nasıl bir ihtiyar olduğumu yeterince anlatıyor zaten). Ne de olsa biz insanlar, kendimizi ve bu gezegendeki bütün diğer canlıları yok etmenin, fazlasıyla hafif kaçan bir ifadeyle “iklim değişikliği” diye adlandırılan, ağır çekimde ilerleyen ikinci bir yolunu daha bulduk. Peki neden buna “iklim yıkımı”, “iklim tahribatı”, “iklim felaketi” ya da çok daha vahim bir şey demiyoruz? Değişiklik mi, gerçekten? Eh, “iklimin başkalaşması” da kulağa o kadar kötü gelmiyor, değil mi?
Ekim ortasında, bu yazıyı yazmaya başladığım günlerde, New York’ta her sabah yaptığım yürüyüşe çıktım. Üzerimde yalnızca haki renkli bir pantolon, uzun kollu bir gömlek ve ince bir ceket vardı. Saat daha 8.30 olduğunda ceketimi belime bağlamış, gömleğimin kollarını sıvamıştım bile. Buna rağmen hâlâ sıcaktan biraz bunalmış hissediyordum.
Biliyorum, biliyorum, herhangi bir günün biraz sıcak geçmesi, hatta birkaç hafta boyunca havaların mevsim normallerinin üzerinde seyretmesi tek başına hiçbir şeyi kanıtlamaz. Yine de daha kısa bir süre önce, Weather.com meteoroloğu Rob Shackelford’a göre, “sıcaklıkların ortalamanın yaklaşık 11 Santigrat derece üzerine çıkmasıyla birlikte, ABD’nin orta ve doğu kesimlerinin tamamında rekor düzeyde yüksek sıcaklıklar görülmesi bekleniyordu.”
Buna ek olarak, İngiliz tıp dergisi The Lancet’in 21. yüzyılın Küresel Tehditleri Komisyonu da kısa süre önce şu kıyamet senaryosunu ortaya koydu (The Guardian’ın aktardığına göre): “Raporda, ‘Yapay zekânın biyolojik silahlar da dâhil olmak üzere kötü niyetli amaçlarla kullanılması ve nükleer kıtlığa yol açacak bir nükleer çatışma, önümüzdeki 75 yıl içinde insanlığın yok olma riskini beraberinde getiriyor’ denildi. Bu senaryoların gerçekleşme olasılığı düşük olsa da insanlığın sonunu getirebilecekleri belirtildi. Nükleer bir çatışma, atmosferin üst katmanlarına güneş ışığını engelleyecek ve kıtlığa yol açacak miktarda parçacık yayarak; yapay zekâ ise biyolojik silahlar üretilmesinde kullanılarak insanlığın yok olmasına neden olabilir.”
Jeet Heer’in kısa süre önce The Nation dergisinde dikkat çektiği gibi, “Yapay zekâ, insanlığın nükleer silahlardan bu yana geliştirdiği en tehlikeli teknoloji ve bugün bu teknoloji üzerinde yeterli denetimin bulunmaması tam anlamıyla bir skandal.”
Şaşırdım mı? Pek sayılmaz... Ah...
Distopik Bir Romanı Andıran Dünyada Yaşamak
Doğrusunu söylemek gerekirse, yapay zekânın insanlığı nihai yıkıma sürükleyebilecek üçüncü bir olasılık olarak ne anlama geldiğini gerçekten kavrayamayacak kadar yaşlandım artık. Gerçi yapay zekâyla ilgili herhangi bir şey bile beni anında fena hâlde kaygılandırmaya yetiyor. Bugün internette herhangi bir şey ararken yapay zekâdan kaçınmak artık mümkün olmasa da bunun dışındaki her durumda ondan uzak durmak için elimden geleni yapıyorum (deyim yerindeyse, canımı dişime takıyorum). Çünkü hayatın en iyi ve en kötü yanlarının, bilgisayarların yarattığı, hayal bile edilemeyecek türden bir gerçekdışılığın ürünü olmadığı bir gezegende yaşamayı tercih ediyorum. Yoksa gerçeküstücülük mü demeliyim? Ne de olsa bu dünya (teşekkürler Donald Trump ve Vladimir Putin!) pek çok bakımdan giderek daha da gerçeküstü bir hâl alıyor.
Elbette asıl tuhaf olan şu: Bana söyler misiniz, nasıl bir canlı türü, yalnızca kendi soyunu değil, çevresindeki bütün yaşamı da yok edebilecek, üstelik ne akla ilk gelen ne de kolayca üretilebilen yöntemler tasarlamak, bunlara kaynak aktarmak ve bunları hayata geçirmek için uğraşır?
Biliyorum, biliyorum, hepimizin sonunu getirebilecek o ilk yöntem, yani nükleer silahlar, hâlâ savaş kapsamında değerlendiriliyor. Ama bana söyler misiniz, bir ülke 5 binden fazla nükleer silahla ne kazanabilir ki? Gerçekten, kendinizi (evet, teorik olarak!) savunmak uğruna dünyayı yok edebilecek silahlardan bilerek ve isteyerek durmadan daha fazlasını üretmek için ne kadar delirmiş olmak gerekir?
Sonra da elbette biz insanlar, bu Eylül ayında Birleşmiş Milletler’de İran’ı “yok etmek” için bu tür silahları kullanabileceği tehdidinde dolaylı olarak bulunan Donald Trump ya da Ukrayna’ya karşı başlattığı savaştan doğabilecek, diğer Avrupa güçleriyle yaşanacak herhangi bir çatışmada nükleer silah kullanmakla açıkça tehdit eden Vladimir Putin gibi kişileri iktidara getiriyoruz. Kendinize bir sorun: Amerikan ya da Rus nükleer cephaneliğinin ateşleme yetkisini gerçekten bu iki kişiden birinin eline bırakmayı tercih eder miydiniz?
Peki, üstelik Amerika Birleşik Devletleri’nin başkanı olarak, enerjinizin bu kadar büyük bir bölümünü gezegenimizi yakıp kül edecek (yoksa kavurup yok edecek mi demeliyim?) her şeyi teşvik etmeye harcamak için daha ne kadar delirmiş olmanız gerekir? Elbette “bizim” başkanımızın bugün yaptığı tam da bu: Petrol, kömür ve doğal gaz kullanımının giderek artırılmasını bütün gücüyle teşvik etmek. Üstelik iklim değişikliğinin yaşandığını fiilen inkâr etmeyi sürdürmekle kalmıyor, geçen yıl Birleşmiş Milletler’de iklim değişikliğini “dünyaya karşı bugüne kadar yapılmış en büyük dolandırıcılık” olarak nitelendirdi. Onu, dünyanın sonunu getirebilecek bir gerçekliğin — yoksa gerçeküstücülüğün mü demeliyim? — pazarlayıcısından başka bir şey olarak görmeyin. (Gerçi onun bir pazarlamacı olduğunu bilmeyen mi var?)
Doğrusu, aradan bunca yıl geçtikten sonra George Orwell ile Aldous Huxley’i diriltmeyi çok isterdim. Çünkü Orwell’in bir sonraki romanı 2030’u ya da Huxley’in Cesur Yeni Trump’ını (hatta Cesur Yeni Putin’ini) okumaya bayılırdım. Üstelik hakkımı da teslim edin; nükleer silahlara sahip Hindistan ile Pakistan’ın bir gün, küresel ölçekte yıkıcı sonuçlar doğuracak “sınırlı” bir nükleer savaşa girişebileceği ve bunun gezegenimizde “nükleer kış” olarak bilinen felakete yol açarak yalnızca Hintlilerin ve Pakistanlıların değil, dünyanın geri kalanındaki milyarlarca insanın da ölümüne neden olabileceği ihtimaliyle sizi daha bunaltmadım bile.
Aslında, nükleer silahlarla böylesine donatılmış bir dünya ve Donald Trump ile Vladimir Putin gibi liderler yaşadığımız gerçekliğin bir parçası olmasaydı, bu yazı akla gelebilecek en inanılmaz distopik kurgu örneklerinden biri olurdu. Oysa unutmayın ki iklim değişikliği nedeniyle, gezegenimizde nükleer bir felaketi andıran yıkımın ağır çekimde ilerleyen bir türünü zaten yaşıyoruz. Umarım gelecekte karşı karşıya kalabileceğimiz nükleer tehlike konusunda hem yaşadığımız çağı hem de The Times’ı yanlış okuyorumdur. Ne yazık ki nükleer savaşın ağır çekimde yaşanan bir türü olan, iklim değişikliği ve gezegenimizin giderek aşırı ısınması söz konusu olduğunda, apaçık distopik bir gelecek çoktan şekillenmeye başladı bile.
- Tom Engelhardt'ın '(Mis)Reading the Times' adlı makalesi Nil Kayarlar Sarrafoğlu tarafından çevrilmiştir.
Benzer İçerikler
"Üçüncü Bir Yol Mu? - Bizi Satmayın"
Tom Engelhardt
Ne Yazacağını Bilememek Üzerine
Tom Engelhardt
İkinci Soğuk Savaş mı Üçüncü Dünya Savaşı mı?
Tom Engelhardt