Berkay Ateş'le son dönemde çok ses getiren 'Uykusuz Bir Rüya: Salim' oyununun mutfağından başladık; marangozluk tutkusuna, kalecilik günlerinden metal müzik arşivine kadar sahne dışındaki dünyasını konuştuk. Neden onu hep dramlarda izliyoruz? Bağımsız tiyatro 2010’lardan bugüne nasıl evrildi? İran edebiyatına olan ilgisinin arkasında ne var?
İ. M: Apaçık Radyo'nun YouTube kanalına hepiniz hoş geldiniz. Bu bölümde Berkay'la, Berkay Ateş'le birlikteyiz. Hoş geldin Berkay.
B. A: Hoş bulduk.
İ. M: Evet sevgili dostumuz, tiyatro oyuncusu, yazar, aktör. Çeşitli vasıflarını da konuşmayı düşünüyoruz, sahne dışında ne yapar ne eder. Biraz bu kanalın da böyle ufak bir konsepti oldu. Şöyle diyebilirim; yıllardır komedi oynamak isteyen ama kendini dramlarda, trajik rollerde bulan bir aktör olarak da seni...
B. A: Yani artık daha ne kadar söyleyebilirim, bunu bilmiyorum ama... aynı, her türlü röportajda bunu dile getirdim.
İ. M: Evet, çok sık söylemişsin gerçekten. Yani nedir hakikaten komedi merakın? Yani aslında... Ne farkı var yani?
B. A: Ya bir şeyden değil, yani okula girdiğimde de böyle çok seviyordum. Komedi oynamayı okuldaki sınavlarda falan da... Komedi sınavlarımdaki reaksiyon daha yüksekti yani. Bir de seviyorum, etrafımın da böyle bir beklentisi var. Ondan sonra, "Keşke bir komedi oyunu olsa," vesaire ama Türkiye'de komedi filmleri, dizileri hem çok az hem de türleri çok sınırlı yani beğenebileceğim bir şeyler. O yüzden kendi tiyatromuzda var, kendi tiyatromuzda yapılan falan ama elim de gitmiyor yazmaya, "Ona acıyacaktın, yaz bir komedi oynasın," diye. Elim de gitmiyor ama umarım. Araştırıyorum bakalım. Evet. Bu arada hayırlı olsun. Bu format, bu düzen. Yıllardır büyük mutlulukla takip ettiğimiz, kendimizi bir parçası olarak hissettiğimiz Açık Radyo'nun, Apaçık Radyo olarak...
İ. M: Aynen öyle.
B. A: ...bir yere evrilmek zorunda kalmasıyla beraber. Bence bu yol böyle devam eder yani.
İ. M: Etsin, etsin diye ümit ediyoruz. Vallahi işte ilk teşebbüste de seni hemen yanımıza çağırdık.
B. A: Seve seve, her zaman gelirim.
İ. M: Şimdi şeyi konuşalım istiyorum. Bir şunu da söyleyeyim; dün izledim oyunu. Yani bu video kaydı ne zaman izlenir bilmiyorum ama üçüncü senesine girmek üzere diye konuştuk. Uykusuz Bir Rüya Salim'i ben yeni izleyebildim. Alan Kadıköy'deydi dün akşam. Akif Bey, sorularım cebimde kaybolmuş, onu da soruyorum. Keşke bir daha sorulur. Kader? Çok kuvvetliydi hakikaten. Ellerinize sağlık. Müthiş bir ekip işi. Yani tabii çok büyük prodüksiyonlar da var, onları da görüyoruz ediyoruz ama... onların vadettiği o duygu yoğunluğu, o işte o patlamalar, katarsisler vesaire... sahnede tek bir kişiden görebildiğimiz, deneyimleyebildiğimiz acayip bir oyun çıkmış ortaya. Bunların detaylarını konuşmak istiyorum. Senin de yazdığın zaten, kaleme aldığın bir metin bu. Ama oradan başlayalım. Bunu da birkaç yerde konuşmuşsun ama bana da yine de ilginç geliyor. Bir kere seni çok az insan oyun yazarlığı vasfıyla biliyor. Belki D22 dönemini kaçırmış olabilirler diye düşünüyorum.
B. A: O zaman sosyal medya falan da bu kadar yoktu. Yoktu. Yani şimdi her şey daha çok apaçık halde.
İ. M: Evet, aynen öyle. Halbuki en başından beri yazıyorsun.
B. A: Evet, tabii. 2013, yani aslında okulda da yazıyordum ama biz 2013 1 Mart'ta D22'yi kurduk, Bent'i yaptık. Daha sonra ilk oyunum Yirmi Beş zaten. Ekim ayında, 2013'te. Onu da Yiğit Sertdemir yönetiyordu. Daha sonra Hak var, Kuş Öpücüğü var, Hakikat, Elbet Bir Gün var ve en son Uykusuz Bir Rüya Salim. Aslında bir 10 yıla yayılan bir oyun yazarlığı sürecim var. Sonra da kitap zaten çıktı Everest Yayınları'ndan, Sessizliği Vurun. Beş oyun bir öykü. Ama evet, böyle bir durum var.
İ. M: Sessizliği Vurun. Ben son baktığımda üçüncü baskıyı yapmıştı.
B. A: Girecek, girecek. İkiyi bitirdik yani.
İ. M: Bu da sıra dışı bir şey.
B. A: Evet, çünkü insanlar, "Oyun kitabı okunur mu?" vesaire gibi hep böyle bir şey vardı yani. Biraz o görüşmelerim beni demoralize de ediyordu. Sonra şeyi derken buldum kendimi; bugün Dünya Edebiyatı'ndan yazarlar saymaya kalktığınızda muhtemelen saydığınız iki yazardan biri oyun yazarıdır. Yani Shakespeare, Çehov, Gorki, Ibsen... Oyun yazarlığı bu kadar kıymetli bir tür edebiyat içinde. Ama işte evet, bizde her şey gibi "O satılmıyor, olmuyor," vesaire ama sonuçta bir oyun kitabı şu an ikinci baskısını bitirdi.
İ. M: Üçüncü baskısına girecek. Oyun izlemeden de okuma fırsatını buldum. Yani şey tabii ki bambaşka bir alan, sahnede nasıl adapte edileceği bambaşka bir konu. Şimdi biraz o kısmı konuşalım mı? Uykusuz Bir Rüya'nın başlangıcı neredeyse bir romanmış. Hatta öyle başlamışsın. Sonra daha bir hani öykü formuna geçiyor. Hacminden okuyabiliyoruz zaten. Fakat bir de sahne adaptasyonu gelişiyor. Bu hikayeyi çok sevmişsin diye anlıyorum. Farklı adaptasyonlarını çıkarmak istemişsin.
B. A: Yani aslında hikayenin sonu, İlksen, benim bir gün aklıma geldi. O iki binanın yan yana geliyor olmasını Aksaray'da bir gün trafikte gördüm. Aslında bu bitişik olması enteresan geldi bana. Bir Emniyet Müdürlüğü vesaire, ondan sonra bir kebapçı derken başını yazmaya başladım. Yazdığım için, hiç roman vesaire denememiştim ama bu hikaye benim için çok geniş, hacimli bir hale geldi. Sonra ben oyunu roman olarak yazdım ve bu uzun bir zamanımı aldı. Çünkü arada diziler var, filmler var, koptuğum zamanlar var. En sonunda bitirdim ve bitirdikten sonra okuduğumda beğenmedim yani. "Bu güzel bir roman değil bence," dedim. Ben bu romanı keyifle okumazdım. Tanrı anlatıcı olarak yazıyordum. Sonra Salim'in ağzından yazmak istedim. Salim'in ağzından yazınca kendiliğinden bir eksildi zaten. Daha sadeleşti hikaye. Ve bunun üzerine de o zaman aklıma geldi. "Ben bu çocuğun ağzından bu hikayeyi duysam ve duyursam," oldu. Yani o hikayeyi anlatma, sadece yazıp okutma değil, o hikayeyi anlatma ihtiyacı olunca en zor kısmı oydu. Salim'in ağzından yazdığım romandan bir oyun formatına, tiyatral hale gelebilecek yerleri elemek, seçmek zordu. Ama o hale getirdim ve Yiğit Sertdemir'e götürdüm. Kendisi okuldan da hocam, kaç oyun çalıştık beraber. Ve o yola öyle çıktık yani.
İ. M: Evet, Yiğit Sertdemir'e de selam etmiş olalım. Uzun yıllar radyoya da çok emeği var. Çünkü onunla radyo tiyatrosu işleri yaptık çok uzun yıllar. İşte Filifu'dan Sesler diye, dileyenler radyonun web sitesinde kimi arşivleri bulabilirler. Ben oyunu izlerken bu arada mesleki deformasyon, radyoculuktan gelen şeyi anladım; o ses kullanımı oyunda bizim radyo tiyatrosunda da çok başvurduğumuz bir meseleydi. Oyunun dramatik etkisini tabii ki belirleyen bir iş. Işık kullanımı ile birlikte, yani şöyle söyleyeyim; tek kişilik bir performans izliyorsunuz ama bayağı çoğaltıyor.
B. A: Kesinlikle, bu en başından beri konuştuğumuz bir şeydi. Aslında ben bu tek kişilik oyunlar meselesinde, bu hikayenin özelinde, o dünyaya anlatması gerekiyordu. Yani sonuçta o akşam seyirciye de bir şey vadediyorsunuz. "Evet, hikayeniz güçlü, iyi yönetiliyor," vesaire ama bir şekilde o dünyanın görsel olarak anlatılmasının da kıymetli olduğunu düşünüyorum. Bu hikaye özelinde de, başkasının yaptığıyla ilgili de değil. O yüzden bu gerçekten yani biraz ekibi övmek isterim.
İ. M: Lütfen.
B. A: İzninle. Yiğit Sertdemir oyunu bence çok, çok iyi yönetti. Yani hala oynarken gerçekten bir oyuncu olarak bana açtığı alanlar vesaire. Bugün de Yiğit Hoca'nın doğum günü bu arada.
İ. M: Öyle mi?
B. A: Evet, aynen. Kaydettiğimizde. Nice yıllara. Işık tasarımı da kendisine ait. Çünkü mesela başından itibaren Özge Midilli, koreografımız, hep şunu konuşuyorduk; gölgeleri, gölgeler olsun bu oyunda. Bu çoklu kişilik haliyle birlikte bu gölgelerin yansımaları vesaire. Dekor üzerine çok fazla istişare edildi. O böyle bir elips mi olsun, kare mi olsun duvarlar, nasıl vereceğiz vesaire. Orada Başak Özdoğan, bilen bilir, Yiğit Hoca... Herkes böyle yani çok kolektif bir iş oldu. Hayatımda geçirdiğim en güzel prova süreçlerinden biriydi ve ses tasarımımız da Emrah Can Yaylı. Gerçekten yani Emrah bütün o... sen de izledin, o atmosferleri kebapçıya girdiğinde, otobüsler vesaire kapı zilinden oradaki boğuk tınılara hepsini yaptı. Ben bu yüzden çok şeyim yani ne derler ona? Birlikte böyle yapılmış olmasından da mutluyum.
İ. M: Evet, yani çok yakın kademe çalışıyorsunuz. Sahnede de hala sürüyor. Yani iş olmuş bitmiş gibi değil.
B. A: Devam ediyor. Devam ediyor.
İ. M: Bu beni çok etkiledi. Yani oradaki senkron şeyi hissettiriyor yani. Muhtemelen her oyunda böyledir de her temsil sanki baştan yaşanıyor orada olan şey.
B. A: Kesinlikle yani.
İ. M: Bu senin pratiğine de çok uzak değil. Yani D22 zamanını hatırlıyorum. Biraz bunu da konuşmak istiyorum. Yani kayda girmeden önce de konuştuk. Berkay'ı hatırladığımda Galata'daki D22'nin 2013-2014 zamanı kullandığı o sahne geliyor. Yani ne kadar müthiş bir zamandı. Saçların beyaz değildi.
B. A: Saçların beyaz değildi. Hepimiz biraz daha gençtik hakikaten ama.
İ. M: Ya az evvel konuştuk, Galata'da hani o Karaköy-Beyoğlu hattında kaç tane sahne vardı falan diye. Şey gibi düşündüm ya, Berkaylar da aslında gördüler yani şeyi gördüler, bir geçişi gördüler. Tabii 60'lı 70'li yılların o efsanevi altın dönemi falan hani uzun kuyrukların olduğu tiyatro dönemi gibi değil belki ama ben çok koşturduğumuzu hatırlarım, "O sahnede o oynuyor, şu sahnede bu oynuyor," falan diye. Rekabet gibi de değildi üstüne üstlük.
B. A: Hiç. Hiç. Biz Beyoğlu'nda hatırlıyorum, birbirimizin broşürlerini dağıtıyorduk. Birinin ışığı patlar, ampulü gider, diğerinden alır. Bütün bu alternatif sahneler beraber çok büyük bir dayanışma oldu. Düzen aslında evet o altın yıllar gibi değil belki ama o düzen orada bizi sıkıştırdığı yerden aslında oyun yazarları çıkarttı, tiyatrolar kurdurdu. Ve bugün şunu düşünüyorum İlksen; o gün D22, İkincikat, Şermola Performans, GalataPerform, Kumbaracı50 ve adını şu an hatırlayamadığım bir sürü tiyatro... Kadıköy Emek Sahnesi... Oradaki o birliktelikle birlikte ben bugünün seyircisini yarattığını düşünüyorum.
İ. M: Doğru.
B. A: Oradaki o genç çocukların, hepimizin. Belki o zaman seyircimiz yoktu, çok azdı. Ama yeni metinler, patır patır yeni metinler çıktı. Yönetmenler, yazarlar, herkes tiyatro yapmayı öğrendi, tiyatro yapmayı bildi.
İ. M: Evet, doğru. İzlemeyi de öğrendik bu arada.
B. A: Hepimiz ışık asmayı biliriz, hepimiz masaları biliriz. Bunları bilen tiyatrocular olarak okullardan çıktık ve sonra hayatın içerisinde o gerçeklikle, o KDV'lerle, o kirayla, o kapanmalarla, o borçlarla boğuştuk. Tiyatronun ne olduğunu o yıllarda öğrendik ve devam ettik. Bugün gerçekten bu seyircinin, eğer seyirci tiyatroyu biraz bırakmadıysa, ben payının orada hepimize teslim edilmesi gerektiğini düşünüyorum.
İ. M: Yüzde yüz, yüzde yüz. Yani büyük bir emek var tabii orada. Bu arada söylediğin kuşağın da tarihi illa yazılacak. Çok da gecikmeden bunu yapmak lazım. Üzerine konuşmamak çok kıymetli hakikaten. Şu an manzara daha dağınık olmakla birlikte pek çok insan var yetişmiş olan ve evet bir sahne de oluştu. O sahneyi ayakta tutmanın zorluklarını da konuşuyor olduk. Eskiden belki biraz daha ne bileyim daha efsunlu muydu yani tiyatro meselesi? Sokağa inmiş gibi sanki o 2010'lu yıllarda.
B. A: Evet kesinlikle. Öyle bir teması vardı. Bizim D22'yi ilk kurduğumuzda onun adına yazdığımız şeyler, sokakta bağı olan bir tiyatro. Evet, en başında. Yani senin dediğin şey aslında işte... Bunu bilmeden hissetmişiz o dönemde. Ve bu çok eski değil yani. 2013-2015 arasındaki süreçten bahsediyoruz. Bu böyle ve o zaman sosyal medya böyle yok. Bugün hepimiz Instagram'dan reklam veriyoruz, duyuluyor. Bir oyun çıkıyor, herkes paylaşıyor, bir furya oluyor. Kendimizi ifade edebileceğimiz başka şeyler var yani. O zaman böyle bir şey de yoktu. Yani böyle yaşlı gibi konuşuyorum ama...
İ. M: Yok, yaşlı gibi değil. Şöyle çok temel fark var bence Berkay. Naçizane gördüğüm yerden; şimdi D22'nin avlusunu hatırlıyorum. Önünde işte tiyatrodan ya oyuna girmeden önce ya da girdikten sonraki oradaki o kalabalığı hatırlıyorum. O kalabalığın çok benzeri zaten civarda da vardı ve biz birbirimizi görüyorduk ve konuşuyorduk. Şimdi öyle alanlar yok aslında. Onun yerine biraz dijital olan geçmiş gibi oldu.
B. A: Bu yüzden de aslında bu kamusal alanlar çok önemli bence. Kamusal alanda mesela işte Alan Kadıköy gibi bir yerde oynadığımız ya da Gazhane... Yani böyle bir kamusal alanda insanların bir araya gelmesi, sanatı alımlayabilmesi, bunun bir ihtiyaç olduğunun farkına varabilmemiz gerekiyor. Biz bir ihtiyaçtan ziyade bir tüketmek üzerine yaklaşıyoruz gibi sanata da. Yani öyle bir fikir geldi. Seyircimiz tabii ki değişecek, seyircimiz tabii ki dönüşecek ama... Bu güzel olan şeyi biz eşimiz dostumuzla beraber de kaybediyoruz. Şuna dönüşmüş duruma geliyor: Olduğumuz değil de olmak istediğimiz, özendiğimiz, sürekli bir şeye özenmek zorunda kaldığımız o... "Onun öyle olmamız gerekiyor, öyle davranmamız gerekiyor," gibi bir durum oluyor. Ve işin kötüsü tiyatro için de böyle bir duruma geldi. "Böyle tiyatro yapmamız gerekiyor. Yapmıyorsak biraz dışarıda kalmış bir tiyatro galiba," gibi.
İ. M: Daha kozmetik değil mi? Oluyor. Yani...
B. A: ...o öyleyse o paketin biraz böyle iyi bir paket, güzel bir kurdele, janjanlı bir paket kağıdıymış gibi olması gerekiyor. Özendiğimiz yer haline geldi. Ama olduğumuz insanlar başka insanlar ve sonuçta geldiğimiz noktada herkes birbirine benzemeye çalıştı. Çünkü herkes neye özendiğini bilmeden bir şeye özeniyor. Sonra da herkes birbirine benziyor. Öyle. Neyse başka yerlere gittim ama...
İ. M: Hakikat, Elbet Bir Gün demek istiyorum bu noktada. Yani evet şey gibi bu, şu an bu konuşmamızın başına benzettim. Aslında komedi oynamak istiyoruz ama hep dramlar içindeyiz. Yani bunları konuşmaya mecbur bırakıldığımız bir yerdeyiz. Ama önemli tabii ki bu şeyi de tutmak, çıtayı da tutmak. Ama hadi biraz döndürelim sohbetimizi. Bu da bu arada çok kıymetliydi az evvel söylediklerin. Kanalda daha önce işte Tilbe Hanım'la, Tilbe Saran'la, Lale Mansur'la, Cem Yiğit Üzümoğlu'yla da bu konulara hep değindik. Bence önemli bir tartışmayı bir biçimde burada sürdürüyoruz. Şimdi işin biraz daha komik tarafını yapalım çünkü şuradan fark ettim. Yani ben sahnede ya da ne bileyim mesela Abluka filmindeki karakterini hatırlıyorum. Benim için D22'den sonra seni gördüğüm ve başka bir şey oluyor dediğim nokta da oydu senin kariyerin bakımından. Fakat... Bir başka kırılma da var ki senin son dönemlerde konuk olduğun ya da sunduğun yeni mecralarda, işte podcast ortamlarında, YouTube ortamlarındaki karakterin de çok şen şakrak abi. Bu da çok hoşuma gitti. Yani bir oyuncunun gerçeği ve sahnesi vesaire gibi bir şey de getiriyor da, biraz böyle şey konuşalım. Sahne dışında ne yapıyorsun? Şöyle izlerimiz var elimizde. Marangozluğun olmuş, kaleciliğin olmuş. Arkadaşlar bir yerde metal arşivlerinden bahsettiğini, metal müzik arşivinden bahsettiğini söylüyorlar. Ben onun izini bulamadım. Nasıl geçiyor sahne dışında hayatın? Muhtemelen yazma uğraşı da vardır işin içinde ama yani nasıl? Kürek var tabii bir de.
B. A: Ya tabii insanlar böyle kafamı kaldıramadım dramdan. İşte Karanlık Gece, Abluka, ondan sonra diğer dizilerde de oyunlar, Hakikat, Elbet Bir Gün, böyle Salim falan. Ama dışarıda aslında başka bir enerjim var yani. Ne bileyim işte o yüzden bunu böyle biraz evvel dediğim şey gibi, "bunu göstermek zorundaymışsın" ya da "her şeyi göstermek zorundaymışız" gibi bir dönem var ya. Girdik ve "Şimdi şuraya bakayım bunu ben neresini gösterebilirim ya? İlksen'i göstereyim, o arkadaşları göstereyim," yani göstermek zorundayım gibi ama öyle olmayınca bunun böyle keşfedilmiş olması da daha kıymetli geliyor. Kalecilik çok uzun zaman yaptım. İlksen, böyle 18 yaşına kadar falan olmak istiyordum. Hala içimde ukdedir böyle hep kalecilere bakıyorum. Onlara hala özeniyorum yani. Şu Beşiktaş'ın kalesine bir gün geçseydim. Ondan sonra ama böyle işte Ersin'e gidiyorum, Ersin'in imzalı forması var falan, hep gıpta ediyorum. Onun dışında marangozluk bir dönem yaptım. Keşke devam edebilsem yani. Çok keyif aldığım bir şey. İnanılmaz bir rehabilitasyon benim için.
İ. M: Evet, öyle derler.
B. A: Evin böyle koltuğunu, kütüphaneyi, ayakkabılık falan filan yaptım. Hala salonumda kütüphane o yıllardan kalma.
İ. M: Hiç sahne dekoruyla falan da uğraştın mı?
B. A: Abi zaten okuldayken çok yapıyorduk. Oradan da böyle dolabımda zaten marangoz yazıyordu. Bizim Mimar Sinan'da. Metal müzik meselesi ya böyle ortaokul ve lise yıllarında kuzenimle birlikte çok dinlemeye başladık ve o zaman böyle her şeye gittik. Yani Rock İstanbul, sonra H2000, ondan sonra Barışa Rock'lar, Yeni Melek'te Dark Tranquillity, Sepultura, Soulfly... Ne bileyim, Children of Bodom'lar, Slayer'lar yani böyle çok. Sonra The Gathering, The Tea Party... Böyle enteresan yollarım da var falan. Abi kendimce çok şeydim yani. Hala dinlemeyi çok seviyorum. Ama sonra aşık falan olduk abi. Ondan sonra üniversite yıllarında aşık olunca böyle... Konseptler yani, Radiohead'ler, sonra Anathema'nın Angelica'ları falan. Onlar vurdu. Sonra böyle bir rock geçişleri ve solculukla beraber bir anda Erkan Oğur'lar ve başka şeyler. Yani günün sonunda inanılmaz çorba gibi bir müzik zevkim var yani. "Sevdiğim müzik tarzı ne?" deseler, hiç sorma daha iyi. Hiç sorma gerçekten. Geçen hafta ilk defa Bina'da DJ'lik yaptım.
İ. M: Aa evet öyle bir şey oldu.
B. A: Elim ayağım titredi böyle. Yani Hakan falan, avucumda ter var yani. "Abi sen bu oyunları oynuyorsun ama bu da çok zor bir şey."
İ. M: Ne çaldın?
B. A: Valla böyle kendimce bir set yaptım.
İ. M: O özel bir etkinlikti değil mi ya?
B. A:Bant Mag'in yılbaşı etkinliğiydi. Sonra benden sonra da Cem çaldı falan. Abi çok eğlenceliymiş. Bir set hazırlamak vesaire. Ama keyifli şeyler hazırladım. Öyle şeylere girmedik yani.
İ. M: Sert şeyler çalmadın. Evet.
B. A: Sen öyle metal...
İ. M: Var benim öyle bir metal marazım. Hayatta, ama karışık yani.
B. A: Hala devam mı?
İ. M: Tabii tabii hala devam. Hatta radyoda bir metal kuşağı da var. Gece veririz böyle ekstrem metal şeyi. Yeni başladı zaten o da. Ama evet ya çorba yani. Dövmen var mı?
B. A: Bir tane. Bir tane. Tamam bizim kuşağımız şey yani... "Dövmen var mı?" Eğer oyuncu olmasaydım...
İ. M: Doğru, öyle bir...
B. A: Vardır ya böyle zamanlı metalciler şimdi beyaz yakalı böyle kolları sıyırdığın zaman herkes dövme içinde falan.
İ. M: Bir ukde yani, bir diğer ukde de o.
B. A: Evet, yani o köşeyi dönmüşüm abi ben bu arada. O dövme falan ama ben tabii simsiyah giyinen, küpeler, kuru kafa... Onlar yaşandı yani. Yaşandı, yaşandı. Kuru kafa yüzükleri falan yaşandı, saç uzatıldı.
İ. M: Evet ya ben de yıllar yılı herkeste dövme olduğu için uncool buluyordum dövme yaptırmayı. Sonra bir noktada "Dedim bari bir tane olsun," benim böyle bir sahne şeyim de olmadığı için göz görünme durumum. Yani evet jenerasyonda buluştuk yine bir şekilde. Bakalım bizim jenerasyon... Yani arkadan kim geliyor peki? Bizi kim takip ediyor kuşak olarak? Bunu ne hissediyorsun? Bu benim en büyük dertlerimden biri radyoculukla ilgili mesela. Tiyatro için bu çok geç hali değil ama... şimdi tırnak içinde çocuklar yanlış yollara mı sapıyorlar, ne oluyorlar? Var mı senin peşinden gelen, "Berkay abi," diye?
B. A: Kadir Has'ta beş yıl hocalık yaptım. Geçen sene bıraktım. Son sınıflara oyunculuk dersine giriyordum. Orada gördüğüm bir şey; yani bizim gibi değiller ve bizim gibi olmamalarının bende yarattığı kaygının üzerine çıkan da bir kuşak var. Evet. Benim hiç öyle kaygılarım yok. Yani arkadaki gelen kuşağı üzerinden değerlendirme falan... Ya kuşak ya da arkadan gelen onun problemi. Biz kendimize bakalım, biz kendimizi ne kadar yola koyabildik ve bir şeyi anlatabildik vesaire. O yüzden tabii ki fikir vermek var, bir şeyi göstermek var, özellikle diyelim ki sanatla ilgili. Ama bir kuşak geliyor, oyunlar yapıyor, yapacaktır da ondan sonra filmler çekecek. Bu böyle devam edecek yani. Burada böyle bir kültür var çünkü. Sadece tek kaygım bu anlamda her şeyin inanılmaz kolaycı olması beni kaygılandırıyor. Yani bunu anlatmak biraz zordu. Hemen kısa yoldan ve kolay her şey olsun bitsin gibi bir durum var. Bu biraz tedirgin edici bir şey. Bu bir şeyi kaybettirir ama bir şeyi işte göstermek ya da onun böyle çok popüler kıymetinin olması, ödül alması vesaire... Bir şeyleri çok kısa yoldan işte onu almak ve onun üzerinden yırtmak... Biz bilmiyoruz ki hangi sevdiğimiz şeyin zamanla kıymet bulacağını. Aslında filmlerde de öyle. Geçen de konuşuyorduk. Yani Susuz Yaz'ı... Biliyor muyuz hangi ödüller aldığını, hangi festivallere katıldığını?
İ. M: Neler neler tabii ki.
B. A: Ben yani...
İ. M: Ama kim bilir yani. Bilen var tabii ki.
B. A: Belki de öyledir de yani.
İ. M: Ama yerini bulması başka bir şey. Evet.
B. A: Zaman onun kıymetini süreçte verecek. Ona ne kadar kıymet verdiğinizle ilgili.
İ. M: Evet, doğru. Bunu da tabii ödüllü bir yazar ve oyuncu olarak söylüyor olduğunu kayıt altına geçirelim.
B. A: Evet, yani bu hayatımızda çok güzel bir şey. Thomas Bernhard'ın dediği gibi: "Ödüle inanma, ödülsüz kalma." Yani evet öyle ama bir yandan da... Yerini bulacak hayat. Böyle hemen şey yapmamak lazım. Ne ödüller, neler var bu hayatta aynı zamanda.
İ. M: Doğru. Peki neler oluyor şimdi? Uykusuz Bir Rüya Salim devam edecek. Üçüncü yılına giriyor dedik. Beyaz perdede görecek miyiz tekrar seni? Biraz onları çıtlatalım mı?
B. A: Tabii. Emin Alper'le film çektik. Geçtiğimiz sene yani, bir yılı aştı tabii. Ondan sonra o filmimizin bir festival yolculuğu olacak, onu bekliyoruz. 10 yıl sonra Abluka'dan sonra Emin Alper'le çalışmış oldum.
İ. M: Doğru, 2015.
B. A: Evet 2015, 2025'te çalıştık yani. Bir de geçtiğimiz Kasım ayında Cenk Ertürk'le bir film çektik. Cenk Ertürk'ün de ikinci filmi. İlk filmi Nuh Tepesi. Çok da iyi bir filmdi. Bence Cenk çok iyi bir yazar ve yönetmen. Cenk'in ikinci filmini çektik. Sevgili Bige Önal'la beraber oynadık. Şimdi o kurguda. Hocam öyle devam edecek. Onun dışında şu an bir şey yok yani. Onları oynadım, onları bekleyeceğim. Bir şey yazmıyorum.
İ. M: Ha o da bir sürü soru oldu.
B. A: Yazmak istiyorum. O "Canım ne zaman isterse," gibi bir fikir oluyor. Ama sinema biraz yazmak istiyorum galiba.
İ. M: Evet. Apayrı bir şeyden bahsediyoruz. Senaryo yazmaktan bahsediyoruz.
B. A: Salim'i film yapmak istiyorum bir yandan.
İ. M: Olur mu hiç sence?
B. A: Olmaz mı ya? Değil mi? Tabii canım. Bana da öyle geliyor.
İ. M: Yani Sessizliği Vurun'daki metnini okuduğum için söylüyorum. İmge dolu zaten orada olan.
B. A: Evet. Baştan yazacaksın yani. Dördüncü seferinde yaklaşmış olacaksın. Çok seviyorsun. Niye çıkamadım ben bu Salim'in içinden? Anlamadım. Bu arada oyunun adı Salim'di aslında. Magarsus'ta oynadığım karakter beton, beton, beton ama onun gerçek ismi Salim. Ve ben oyunu yazıyordum ve dosyam Salim. Magarsus bir geldi, ya karakterin adı Salim. Ve Adanalı. Ben Adana'dan, benim Salim Adana'dan geliyor. O zaman dedim ki, "Nasıl bir çakışma bu? Bu nasıl bir çakışma? Gerçekten bak, hocam ben... Yanlış anlama. Yanlış anlama, yazmıştım bunu." Ondan sonra Yunus Ozan Korkut da harika bir yazar, yönetmen bence. Magarsus'un yazarı, yönetmeni. Sonra "E tamam ne yapacağız?" Abi Magarsus önce çıktı. Sonra ben yedinci bölümde bağırıyorum "Ben Salim, Salim," diye. Oyunun adını Salim koysam millet diyecek ki "Magarsus'un ekmeğine mi, oyununu mu yaptı," falan.
İ. M: Derler valla. Yani ne demezler ki.
B. A: Sonra oyunun adını Uykusuz Bir Rüya yaptım ama bırakamadım o virgül Salim'i de.
İ. M: Evet, o virgül de zaten çok güzel.
B. A: Evet, onun da hikayesi öyle yani.
İ. M: Yani evet, oyun Salim olur muymuş? Salim olsa nasıl izlerdim onu, onu düşündüm şimdi. Yani Uykusuz Bir Rüya deyince tabii...
B. A: Bence daha güzel oldu. Bence de daha güzel. Ya biraz evvel, yayından önce konuştuğumuz... Yani ne kadar inandığınla ilgili. Her yol bir yol. Yani her yol sana başka bir yol da çıkartıyor. Böyle oldu. Hadi Uykusuz Bir Rüya, Salim oldu.
İ. M: Evet. Başka bir tını olası vardı belki de. Daha bence poetikaya da yani şiiri de iyice öne çıkarıyor başlıkta. Evet. Bence vadini daha iyi veriyor gibi geliyor. Şahsi yorum yani. İzleyenler acaba başka ne derler? Aklımda bir soru daha vardı. Şu an bambaşka bir politik iması da olabilir sorduğum şeyin ama illa o yüzden sormuyorum. Hakikaten merakım. İlk öykün denilen birinin İran'da yayınlandığını biliyorum. Hangisiydi?
B. A: Yankılar Kötü.
İ. M: Yankılar Kötü. O nasıl bir bağlantıydı? Sene kaçtı? Nasıl bir ilişki kuruldu orasıyla?
B. A: Seneyi hatırlamıyorum.
İ. M: Ama ilk yazarlık zamanları.
B. A: Ya evet, ben zaten şöyle bir şey; Hak diye bir oyunum var.
İ. M: Evet, biz onun için söyleşi yapmışız, sen hatırlıyor musun?
B. A: Evet, evet, tabii, tabii. Diğer stüdyoda galiba.
İ. M: Diğer stüdyoda, evet.
B. A: Orada Hak Arapça'ya çevrildi. Suriyeli çok önemli Amal Omran, kadın oyuncu oynuyordu. Oradan böyle gelen bir kültüre ve oradaki aslında duruma hep duyarlılığım devam ediyordu zaten yani. Ve Mojgan Dolatabadi metnin de çevirmeni. Sonra orada böyle bir konsept vardı. Sonra Nermin Hanım galiba bana "Sen yazar mısın?" dedi. Sanırım bu Hak vesaire sürecinden sonra da. Sonra ben o konseptin üzerine aslında bu öyküyü yazdım. Sonra orada kabul edildi ve İran'da basıldı. Önemli bir edebiyat dergisinde. Çok da mutluyum yani. Çünkü İran kültürü benim hayatımı çok etkilemiştir. Yani sineması, müziği, edebiyatı. Evime girersiniz Kiarostami posteri vardır. Yani böyle çok şeyim, her gün görmekten, dinlemekten, konuşmaktan. Ve bugün aslında orada basılmış bir öykünün de yazarı olarak bugün İran halkının mücadelesi... İnanılmaz kıymetli geliyor. Yeter artık yani, yeter artık. Bu insanların yaptığı bu şey yeter yani gerçekten. Peyderpey insanlar feci can vererek bir mücadelenin içerisinde. Ve bitmiyordu o mücadele.
İ. M: Evet, yani belli ki bitmeyecekti.
B. A: Umarım artık değişecek. En azından buradan onu da söylemiş olayım yani.
İ. M: Evet, biz seninle bu kaydı yaparken yani on binlerle konuşuluyordu öldürülen insan sayısı. Yani gözümüz kulağımız orada ama bir erişimimiz de yok. O da insanın elini kolunu bağlıyor. Halbuki çok başka şekillerde konuşulacak bir kültürden bahsediyoruz. Evet, Ferhadi'yi de sık sık anıyorsun.
B. A: Evet.
İ. M: Senin üzerindeki etkisini. Yani hani bir biçimde yan yana olabilsek, birbirimizi duyabiliyor olabilsek, müthiş bir şey tabii ki, temas ve yaratıcılık alanı bu. Evet, buraya da bir biçimde...
B. A: Evet, bunu da söylemiş olalım. Selam etmiş olduk.
İ. M: Evet, dramla başlayıp hafif komediye kayarak sonunda yine dramatik bir şekilde bitirdiğimiz bir bölüm.
B. A: Yani gerçekliğimiz böyle de belki ama bunları böyle konuşuyoruz abi. Bence gene de hayatı o anlamda değerlendirmeyi biliyoruz bence.
İ. M: Bence de.
B. A: Yani soframızda mutluluğumuz baki ha. Bence.
İ. M: Öyle olsun. Öyle kalsın. İşte sofrada derler ya, beraber olsun. Evet. Teşekkür ederiz.
B. A: Ben teşekkür ederim.
