Açık Dergi: Portreler'in konuğu Türkçe rap'in usta isimlerinden Ege Çubukçu! Şehrin kaosundan uzaklaşıp Şifne'de bir balıkçı kasabasına yerleşen sanatçı ile 4 yıllık emeğin ürünü yeni albümü "Aşk Kaos Klişe"nin yaratım sürecini konuştuk. Ege Çubukçu ayrıca dijital müzik servislerinin "3 saniyelik" kurallarına nasıl direndiğini, kült radyo programı "Şehrin Azizleri"ni neden bıraktığını ve 37 yaşında aldığı DEHB (ADHD) tanısının hayatını nasıl değiştirdiğini anlatıyor.
İlksen Mavituna: Apaçık Radyo'nun YouTube kanalına hepiniz hoş geldiniz. Ege Çubukçu'yla birlikteyiz bu bölümde. Hoş geldin Ege.
Ege Çubukçu: Hoş bulduk İlksen, nasılsın?
İ. M: İyiyim. Seni görünce daha iyiyim.
E. Ç: Kesinlikle. Ben de aynı şeyi hissediyorum evimde. Evet.
İ. M: Rapçi ve hip-hopçı kimliğiyle tanıyanların yanı sıra bir de çok kıymetli programcımız. "Şehrin Azizleri" kuşağını yıllarca burada sürdürmüş; rap'te kim varsa, kimin sesi çıkıyorsa burada müthiş sohbetler kaydetmiş bir radyo programcısı. Özlem gidermek üzere de bugün burada buluştuğumuzu söyleyelim. Son albümü biraz aslında bahane ettik gibi gözüküyor. Yani İzmir'e gittikten sonra radyoda neler kaybetmişiz, senin o enerjinle avluya girince bir onu gördüm.
E. Ç: Ne mutlu bana.
İ. M: Hep birlikteyiz yani, çok da uzakta değil.
E. Ç: Hep birlikteyiz, teklifim her zaman geçerli. Şifne'de yeni bir şube açabiliriz ve şehir hayatından sıkılanlar benim yanıma gelebilirler.
İ. M: Evet, şehir hayatından sıkılanlar senin yanına gelebilirler ama bir yandan orada ürettiğin son albümü konuşacağız. Şimdi, çok da şehirli bir albüm bence. Yani burada, İstanbul'da dinlerken işte Elmadağ-Tophane arası filan... Kendi hayatından da pek çok sekansı böyle yankılamayı başardı. Detaylı bir şekilde bunu konuşacağız aslında. Merakla beklenen albümünü konuşacağız; 14 Şubat'ta yayınlandı. Son kayıt: Aşk Kaos Klişe. Adıyla müsemma, 14 Şubat'ta yayınlanması.
E. Ç: Klişeyi yaşatmak açısından.
İ. M: Vallahi evet, büyük bir keyifti. Biz bu kaydı çektiğimizde albüm resmen yayınlanmamıştı, ben o güzel ve özel dosyalarından birinde sadece bir kere dinleyebildim. Ama zamanım olsaydı, üç dört kez dinleyebilseydim de çok detaylı bir şekilde hakim olamayabilirdim. Kaç yıldır uğraşıyorsun albüm üzerine?
E. Ç: Yaklaşık dört yıl oldu. Dört yılın sonunda tabii geçtiğimiz sene "Part 1" adı altında yayınlamış olduğumuz parçaları toparladık. Çünkü şeydi, albümün adı ne kimse bilmiyor ama bir "love season" dönüyor. "Ege Çubukçu niye aşk şarkıları yapıyor, bir anda neden aşk şarkılarına döndü?" Aslında hepsi Aşk Kaos Klişe'ye bir hazırlıktı. Geçtiğimiz sene 14 Şubat'ta ilk bölümünü yaptık. Orada da bir sözüm vardı, "Önümüzdeki sene artık bütün hikayeyi dinleyeceksiniz," diye. Çünkü çok alışık değiliz ya, insanların dikkat seviyesi artık üç saniyelere düşmüş.
İ. M: Aynen öyle. On sekiz parça var.
E. Ç: Ben 45 dakikalarını çalmaya çalışıyorum. Orada ilginç bir iddia var, deneyim olacak benim için de böyle bir dönemde. Ama hikayeciliği seviyorum. Biliyorsun, hikaye anlatımını, bir şeylerin alt metnini kurcalamayı, didiklemeyi... Aşktan bahsedeceksek şimdiye kadar belki de hiç bahsedilmeyen noktalara nasıl ulaşabiliriz? Bu deneyime sahibiz. Ve dediğin gibi, şehir... Ben aslında uzun yıllardır, 2017'den beri bir şehirde yaşamıyorum. Kırsalda yaşıyorum. Bir balıkçı kasabası diyebiliriz, benim komşum balıkçı mesela.
İ. M: Şifne. Şifne'yi bizim için sen keşfetmiş gibi oldun vallahi.
E. Ç: Çeşme ve Alaçatı demiyorum özellikle. Çünkü Çeşme de 17 kilometre uzaklıkta bir yer aslında. Senin romantize ettiğin kadar da kırsal sayılmaz oralara göre bakınca. Ama kesinlikle o bahsettiğim Çeşme ve Alaçatı havasını gördüğünüz bir yer değil. Tamamen zaman ve mekandan sanki koparılmış gibi. Kışın hele hiç arabanın neredeyse geçmediği... Komşularımı yazın gördüm, sekiz-dokuz ay asla yüzlerini görmedim. Tamamen kendi kendimize kaldığımız bir yer. Ondan önce de 2017'de, sadece Açık Radyo'dan değil, İstanbul'dan da çıkmıştım. Bilmiyorum hatırlar mısın, o zaman da Derya adında bir albüm çıkarmıştım. O da şehir hayatını anlatıyordu ama şehir hayatından bunalıp kaçmak isteyen birinin hikayesiydi. Şimdi aynı kişi olarak bu sefer tekrar o şehir duygusuna geri dönüp, şehirde yaşamasam da o duyguyu iyi bildiğim için yansıtmaya çalıştım. Senin de ilk parmak bastığın konu bu oldu.
İ. M: Evet, öyle oldu. Şimdi bu konulara geri döneriz. Ben albümü baştan sona dinlerken... Aşk şarkılarının birini Instagram'da birisi romantik patolojiler üzerinden analiz etmiş. "Burada love bombing anlatıyor, burada kaçınganı anlatıyor..."
E. Ç: O La La parçasında, evet. Çok iyi yakalamış.
İ. M: Müthiş yakalamış ve çok haklı, öyle yazıldı. O zaman tabii yapay zeka yoktu ama biz de biliyoruz bunları az çok, bu duyguları.
İ. M: Aşktan bahsettiğimiz yerde sadece o iki kişi arasındaki meseleden bahsetmiyoruz. Bir de yaşadığımız ülkede bize hissettirilenler var, onlar da birbirine bulaşıyor. Yani ben neredeyse albümü çok sert, politik bir albüm gibi dinlemeye de kayıyordum az kalsın.
E. Ç: Doğru.
İ. M: Her ne kadar orada aşkı en başa koyuyor olsan da, aşk meselesine çok başka bir düzlemden yaklaşıyor gibi.
E. Ç: Kesinlikle. Zaten "Kaos" bölümünde iyice o noktaya geliyoruz. "Klişe"yi de aslında hepimiz biliyoruz; belki de bu albümün en bilinen kısımları o bölüm. Onun dışında aşka... Tabii ki hem fanı olduğum için müzisyenlerin, sinemanın, bu tarz yaratıcı ürünlerin üretimlerine hayranlık duyarım. İsimleri çok takip etmem. Mesela Tarantino fanı değilimdir ama Rezervuar Köpekleri'nin fanıyımdır. Bütün bunları yaparken mümkün olduğunca anlatılmayan yerlerden bir şeyleri anlatmaya çalıştım. Yaşanılmayan şey yok çünkü, dünya tarihinde her şey yaşandı ama anlatmanın binbir türlü yolu var. İlk başta parça parça yaptım, o yüzden dört sene sürdü. Bu konsepti yaratmaya çalışırken ilk önce aşkı yarattım. Sanki bir sevgiliye –ki o dönem biraz öyleydi de– bir mixtape hazırlıyormuşum, ona olan aşkımı anlatıyormuşum gibi başladı. Sonra o ilişki bitti. Bütün o kaosuyla ve klişesiyle yepyeni bir hayata başladım. O bana ayrı bir deneyim oldu ve o deneyim içerisinde sadece o ilişki değil; bundan sonra kurduğum bütün ilişkiler, annemle olan ilişkiler, arkadaşlarımla, ülkemle, siyasetçilerle, iklimle olan ilişkiler... Sonra o ilişkilerin hepsi belli bir soyut manada bir bedene bürünmüş oldu. Tabii ki bir kadın ve bir erkeğin hikayesi olarak...
İ. M: Tabii, en anlaşılır haliyle öyle.
E. Ç: Ama izlediğimiz en iyi filmler, fonda o dönemi çok iyi anlatmaya çalışan filmler değil midir? Dönemi yansıtsın istedim.
İ. M: Doğal seslere de çok başvuruyorsun. Ben mixlenmemiş bir versiyonunu dinledim ama hayatla kurduğun bağ orada da kendini ele veriyor. Hayatın kendi sesleri albümde sık sık duyuluyor. Bu yeni bir fikir değil ama şu anda yenilikçi bir fikir. Çünkü yapay zeka ve sentetik ortamlarla bir şeyler üretmek çok hızlandı ama sen hayatla bağı tutarak bir inadı, bir direnişi gösteriyorsun bence.
E. Ç: Bunu Selim Siyami Sümer söyledi. Multitap sevenler bilir, konu müzik olunca benim için çok özel bir isimdir. Derya'yı da birlikte yaptık; en büyük hayallerimden biriydi onunla çalışmak. Dinlediğinde şunu söyledi: "Bu bir direniş albümü. Bir müzisyenin direniş albümü. Seni çok takdir ediyorum." Zaten müzisyenlerin favori müzisyeni olmak gibi bir durumumuz var. Bazen büyük bir avantaj, bazen dezavantaj olabiliyor. Selim abinin ne demek istediğini anladım ve oradan aldım. Kendi kendime kalınca, "Galiba bu da benim fark etmediğim bilinçaltı inadım, direnişim gerçekten," dedim.
İ. M: Muhakkak, ama bu direniş seni bir başına bırakan bir direniş de değil. Albümün mastering aşamasında çalıştığın büyük bir isim olduğundan bahsetmiştin... Ses orada yankılandı, bir biçimde yerini buldu. Bu da çok kıymetli. Yalnızlaşmıyorsun o direnişte.
E. Ç: Kesinlikle. Bir de muazzam bir müzisyen ve prodüktör kadrosuyla çalışıyorum. Albümün genel prodüktörü, yazarı, yönetmeni benim ama bunu tek başıma yapabilmem imkansız. Alaca, Polen, Seda Erciyes, Genç Bir Ses, Anika, Kenan Doğulu, Sezen Aksu, Onno Tunç... Bu sample'lar... Böyle olmalıydı zaten. Bir şeye bu kadar emek harcanıyorsa, gerçekten o emeğe değecek bir eser ortaya koymak durumundasın. Bazen "eser" denilince inanılmaz bir şeymiş gibi algılanıyor ama eser iyi de olabilir, kötü de olabilir. Önemli olan ortaya bir eser koyabilmek. Hayatının işini ortaya koymak... Sanırım burada yakaladım. Derya'da bunu yapmaya çalışıyordum, o felsefeye yüzde yetmiş yaklaşabilmiştim ama karşılığını aldı. Burada ise yüzde yüzüme ulaştığımı düşünüyorum. Çalıştığım insanların verdiği özgüven ve örneğin Londra'da Red Room Stüdyoları'nda Grammy ödüllü bir ismin mastering yapması... Bunu havasını atmak için değil, biri bizden daha iyi bilsin diye istedim. Ekibimizde böyle biri olmalı ki, "Güzel bir şey yapmışsınız ama bu basla bu kick olmuyor arkadaşlar," diyebilsin. Bunlar çok değerli geri dönüşler.
İ. M: Bu çok güzel bir şey. Yani öğrenmeye de açıksın.
E. Ç: Her zaman. Ben öğrenmeyeceğim hiçbir işe girmem.
İ. M: Bir de şunu konuşmak istiyorum, kayda girmeden önceki sohbetimizden kopya çekerek... Albümün 14 Şubat'ta yayınlanması konseptle doğrudan ilişkili ama şeyi tartıştınız mı? 14 Şubat Cuma gününe denk gelmiyor. Sektörün kurallarına riayet etmeme meselesi...
E. Ç: O çok önceden tartışıldı ve karar verildi. Kurallara riayet etmiyoruz çünkü ettiğimiz zaman yaratıcılığımız ölüyor. Dijital müzik servislerinin, yaratım sürecini öldüren kuralları var. Ben o kurallara uyarsam ortaya bir sanat eseri koyamam. Evet, TikTok'ta dinleyeceğin çok tatlı bir şarkı yapıp 3 saniyeliğine seni yakalayabilirim ama benim çerçevemde bu böyle olmaz. Ben bunu söyleme rahatlığına sahibim çünkü en az on şarkım liste başı oldu. Ticari başarıyı biliyorum ama şu an ulaşmak istediğim yer orası değil.
İ. M: "1 milyon kişinin 3 saniyesine değil, 100 bin kişinin 45 dakikasına talibim" dedin az önce.
E. Ç: Evet, bunu bir müzisyen arkadaşımla konuştuk. Senden katbekat fazla dinlenen ama sana hayranlık duyan biriyle sohbet ettiğinde rakamlar devreye giriyor. O kişi "Hayatımda dinlediğim en iyi şeylerden biri, keşke daha çok insana ulaşsa" diyor. Ama bir şeyler sırf çok insana ulaşsın diye yapıldığında, "en iyi şey" olma özelliğini kaybediyor. Rakamlarla oynamadığımı yıllardır anlatıyorum. İlk şarkımdan beri, "Şöhret falan istemiyorum, bana rakamlarla gelmeyin" diyorum.
İ. M: Peki Ege neden müzik yapmak, kendini müzikle ifade etmek istiyor?
E. Ç: Sanırım başka bir yol bilmiyorum. Görsel yeteneğim de var, albümün neredeyse her karesinde parmağım var ama en iyi yapabildiğim şey bu. Neden müzisyen olduğumu, neden rap'i seçtiğimi bilmiyorum. Benim yıllar içindeki rutinim hikaye anlatmak oldu. Bildiğim yol bu.
İ. M: İşin sahiciliğiyle alakalı bir durum bu. "Şehrin Azizleri"ni düşünelim, efsanevi bir programdı.
E. Ç: 100'e yakın konuğumuz oldu. Müzisyen, ressam, gazeteci, müzik yazarı...
İ. M: Neydi o fikrin ardında yatan şey? Azizlerden ne anlasın dinleyen?
E. Ç: Bir şehrin koruyucuları, anlatıcıları vardır. Hitler savaşırken ilk nereleri ele geçirmeye çalıştı? Kütüphaneleri, galerileri... Kültür ve sanatla insanların kimliğini var edersin ya da yok edersin. Kültür sanat üreten müzisyenler o şehrin azizleridir. Rap müzik de bunu kendi kuruluş amacındaki o şehri temsil etme misyonuyla hak ediyor. O dönem Türkiye'de radyoda rap çalmıyordu. Ömer Abimin sayesinde böyle bir misyon edindim.
İ. M: Herkes rap çalmaya başladığında da siz programı bıraktınız.
E. Ç: Benim öyle bir huyum var. Ben tepeye çıkmayı bilirim ama ertesi gün tepeden sıkılır, kendimi tekrar zemine indiririm. Oraya ulaştıktan sonra bana verilen şeyleri istemiyorum ki, onun için gelmedim. Oraya gelmek de bir hedefti ama geldikten sonra ne yapacağımı bilmiyorum. O yüzden en iyisi en dibe atlamak.
İ. M: Şehrin Azizleri bir kültürü yaşatma programıydı, hikayeler konuşulurdu. Şimdi rap hikayeleriyle konuşulmuyor gibi geliyor.
E. Ç: Hikayesi kalmadı. Şehrin Azizleri'ni tekrar yapalım diyoruz ama var mı bir azizimiz? Ne konuşacağız? Şu an hikaye 3 saniyeye düştü. Benim en büyük hayalim programı bir başka azize devretmekti, olmadı. Bu da benim kültürü yaşatmakla ilgili en büyük kanayan yaram.
İ. M: Ama sen gittiğin o izole yerde de müzisyenlerle, ekiplerle bir aradasın. Bir küskünlük değil yani bu kaçış.
E. Ç: Asla bir küskünlük değil. Ben dikkat dağınıklığı olan bir insanım. Şehirde üretmek, bir eser ortaya koymak bana çok zor geliyor. İnsanları sevmediğimden değil, üretmeye ihtiyacım var. Atmosfer insanıyım. Bazen bir parçanın mix'ini dinlemek için Berlin'e, Berghain'e gittim. Buraya gelirken tramvaya bindim ki insanların içinde dinleyeyim, hissedebiliyor muyum diye.
İ. M: Radyonun avlusunda karşılaştığımızda da kulaklıklar vardı. Hala kendi albümünü mü dinliyorsun?
E. Ç: Kulaklığı çıkarmamıştım evet. Sevdiğim tatlı hatırlatıcılar bulmaya çalışıyorum. Kendi hayal dünyamda yaşıyor ve insanların da aynı rüyayı görmesini sağlamaya çalışıyorum.
İ. M: Bu albüm onu vadediyor. "ADHD" (DEHB) dedin, 18 parçalık albüm yapmak da kendine yapabileceğin en büyük eziyetmiş.
E. Ç: Başladığım işi bitirmekle ilgili büyük problemlerim vardı. Bana ADHD (DEHB) tanısı konulduğunda 37 yaşındaydım. Bir yas terapisindeydim ve psikoloğum "Sende başka bir hikaye var" dedi. Tanı konulunca "Bunların hepsi benmişim" dedim. Niye kariyerime dayak atıyorum, niye yukarıdan atlıyorum? Hepsinin açıklaması oymuş, sıkılıyorum çünkü. 18 parçayı bir araya getirmek için İstanbul'da yaşayamazdım, işimi ciddiye alıyorum.
İ. M: Albüm çıktı, artık bekliyoruz seni. DEHB tanısından sonra yaşadıklarını ve bununla başa çıkma yöntemlerini anlatman da çok kıymetli. Kendini kapatmadın.
E. Ç: Ketum bir insandım. Instagram'da kendimi açmam, yemekler yapmam, DEHB'den bahsetmem psikoloğumun bana verdiği bir ödevdi. Beni güzel kandırdı ve bu süreçte kendimi açmayı başardım. Sürekli her yerde var olamam. Sürekli top seviyede olamam, sürekli sanat üretemem. Ama ürettim mi de tam üretirim diyorsun, işte bu albümde ona yaklaştım.
İ. M: Ben de aynı fikirdeyim. Aşk Kaos Klişe milyonlarca ruha ulaşsın. Teşekkür ediyorum burada olduğun için.
E. Ç: Ben teşekkür ederim. Buradaki sohbet pat diye geçiyor.
İ. M: Yeniden bir araya geliriz. Apaçık Radyo'nun YouTube kanalında Ege Çubukçu ile birlikteydik. "Şehrin Azizleri"ni de anmış olduk, telif meseleleri yüzünden eski kayıtları koyamıyoruz.
E. Ç:Underground olsun işte. Belki birilerinin kulağına su kaçırır, yeniden yapmam için gaza getirir bu YouTube yayını. Stüdyoda yapmayı, hikayeleri konuşmayı çok seviyorum.
İ. M: Ege vallahi bekliyoruz. Seni çok seviyoruz.
E. Ç: Ben de sizi çok seviyorum. Ben teşekkür ederim.

