Hüsnükabul'de, Vijay Prashad ve Waseem Ahmad Siddiqui’yle olayların ötesine geçip dünyayı yöneten asıl yapıları konuşuyoruz. Walter Benjamin’in "Şimdi Zaman" kavramından yola çıkarak, Avrupa’nın faşizmle imtihanını ve Küresel Güney’in yüzyıllardır süregelen acılarını kıyaslayan sarsıcı bir bakış açısına kulak veriyoruz.
Please click here for the English version.
Hüsnükabul: Vijay Prashad ile Söyleşi Tarih: 27 Ocak 2026
Merhaba herkes, burası Apaçık Radyo. Bugün Ferhat Kentel yok, ben Waseem Ahmad Siddiqui ile birliktesiniz.
Bu sabah, 22 Ocak 2026 tarihinde Vijay Prashad ile kaydettiğim sohbeti yayına alıyoruz. Vijay Prashad bir Marksist tarihçi ve gazeteci. Hindistan, Kalküta'da doğdu ve büyüdü. Şu anda Şili’de yaşıyor. Bana o gün İstanbul saatiyle akşam 08:00’de Şili’den bağlandı. Sağ olsun.
Sohbetimizin toplam süresi yaklaşık 40 dakika. Dolayısıyla, röportajın 14 dakikalık bir bölümünü bugünkü programımızda, kalan 24 dakikayı ise gelecek haftaki programda yayınlayacağız. Röportajı iki bölüme ayırdık.
Vijay ile yaptığımız sohbetin merkezinde; şu anda eş zamanlı olarak, arka arkaya, üst üste yaşanan savaşlar, adaletsizlikler ve yapısal eşitsizlikler karşısında “kendimizi ifade etmenin zorluğu” yer alıyor. Başka bir deyişle, yaşadıklarımızı ifade etmenin karmaşıklığı...
Bu zorluk ve karmaşıklık yeni değil. Ancak bu zaman için kaçınılmaz bir ruh hali yaratıyor.
Neye tanık oluyoruz? Her bir felaketten sonra kendimizi ifade etmekle ilgili zorluk yaşıyoruz. En azından ben zaman zaman kendimi bu durumda buluyorum.
Bu ifade eksikliğinin, bu dönemin, yani şimdiki zamanın ruhuna özgü olduğunu seziyorum uzun bir zamandır. Bir başka ifadeyle, hepimizin içinde bulunduğu bu an bize ne anlatıyor?
Filistin’deki soykırıma, İran’ın içinde yaşanan şiddete, Amerika’daki devlet şiddetine, üst üste iki kişinin (üç çocuk annesi şair Rene Nicole Good ve 37 yaşındaki Hemşire Alex Pretti) ICE ajanları tarafından öldürülmesine, Suriye’de süregelen yıkıma tanık oluyoruz. İnsanlığın tarihsel olarak benzersiz bir karanlık anın içinde olup olmadığını, yani böylesine bir dönemin daha önce yaşanıp yaşanmadığını Vijay Prashad’a sordum.
Vijay, bu soruya Batı merkezli bir “istisna” algısını sorgulayarak cevap veriyor. Ona göre bugün yaşananlar, özellikle Küresel Güney açısından yeni değil; sömürgecilik, darbeler, kitlesel ölümler ve ekonomik yıkım, bu coğrafyaların yüzyıllardır süregelen deneyimleri. Vijay, asıl meselenin tekil felaketlere odaklanmak değil, bu felaketleri mümkün kılan küresel sistemleri ve güç ilişkilerini görünür kılmak olduğunu vurguluyor. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Batı’nın —özellikle Amerika’nın— dünya sistemini neredeyse sınırsız biçimde şekillendirdiğini, bunun bedelinin ise Küresel Güney halklarına ödetildiğini ifade ediyor. Ancak bu tabloyu mutlak bir umutsuzlukla değil, tarihsel bir perspektifle ele almak gerektiğini savunuyor.
Vijay'e göre tarih doğrusal ya da tamamen döngüsel değildir; teknolojik, toplumsal ve siyasal kırılmalarla “spiral” biçimde ilerler. Yani benzer baskı biçimleri tekrar edebilir, ancak her seferinde farklı koşullar ve olanaklarla birlikte ortaya çıkar. Bu nedenle bugünü anlamak, geçmişte yaşananların basit bir tekrarı olarak değil, yeni mücadele biçimlerinin ve olasılıkların ortaya çıktığı bir moment olarak ele alınmalıdır. Röportajda, özellikle halk hareketlerinin, sendikaların ve uluslararası dayanışma ağlarının zayıflatılmasının bu karanlık tabloyu derinleştirdiğini; buna karşılık kolektif politik öznenin yeniden inşa edilmesinin hayati olduğunu vurguluyor.
Şimdi dilerseniz kaydımıza geçebiliriz.
Bize Şili’den Marksist tarihçi, yazar ve gazeteci Vijay Prashad katılıyor. Tricontinental: Institute for Social Research Yönetici Direktörü, LeftWord Books'un Baş Editörü. Kendisini daha önce Arap Baharı, Libya Kışı ya da Washington Kurşunları gibi kitaplarından tanıyoruz. Aynı zamanda, ABD’nin uluslararası müdahaleler tarihi üzerine de çalıştığını biliyoruz.
Waseem Ahmad Siddiqui: Merhaba Vijay, davetimi kabul ettiğin için teşekkürler ve radyo programımıza hoş geldin.
Vijay Prashad: Beni davet ettiğin için çok teşekkür ederim.
Waseem Ahmad Siddiqui: Vijay, bugün seni buraya davet etmemin sebebi; bugüne dair yaşadıklarımızla ve kendimizi ifade etmekle ilgili süregelen bir zorluk var. Yani, biz neye tanıklık ediyoruz? Ve hepimizin içinde bulunduğu bu zaman bize ne anlatıyor? Bu sorular yeni değil. Ama olayların birbiriyle örtüştüğü ve gözlerimizin fal taşı gibi açıldığı zamanlarda karşımıza çıkıyor bu sorular. Paul Klee'nin Angelus Novus tablosunu hatırlarsın. Alman filozof ve düşünür Walter Benjamin’in, 1940 yılında yazdığı son denemesi Tarih Felsefesi Üzerine Tezler'de, tam da bugünlere dair, ifade etmenin zorluğu ve şimdiki zamanı anlamanın güçlüğü hakkında düşüncelerini dile getirerek bu resim hakkında yazdı. Alman Nazilerin Yahudilere karşı soykırım yaptığı dönemde, Walter Benjamin, diğerleri gibi soykırımdan kaçmak istedi ancak başaramadı ve İspanya ile Fransa sınırındaki Portbou sınırında intihar etti. Walter Benjamin, bu denemede Almanca “Jetztzeit” kelimesini kullanıyor. "Şimdi-zamanı" diye çevirebiliriz. Şu anda tanık olduğumuz her şey sert bir rüzgâr fırtınası gibi yüzümüze vuruyor. Ve artık bu zamanda yaşadıklarımızı ifade etmek çok zor hale geldi. Bu noktada sana ilk sorum, kendimizi ifade etmekle ilgili olacak. Yani, hepimizin içinde bulunduğu bu zamanı -şimdiki zamanı- nasıl görüyorsun ve tanımlıyorsun? Filistin'de (İsrail'in soykırımı başladığından bu yana, 7 Ekim 2023'ten beri Gazze'de 70.000'den fazla insanın öldürüldüğüne), İran'da (büyük çaplı protestoların yaşandığına ve Norveç'teki İran İnsan Hakları Merkezi'ne göre son protestolarda 3000 kişinin öldürüldüğüne), Venezuela'da (Başkan Nicolas Maduro'nun kaçırıldığına), Amerika'da (7 Ocak 2026'da 37 yaşındaki Amerikan vatandaşı Renée Good'un Minnesota eyaletinin Minneapolis kentinde ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Bürosu (ICE) ajanı Jonathan Ross tarafından vurularak öldürüldüğüne), Türkiye ve Suriye'ye, özellikle de şu anda Suriye'de yaşanan gerginliğe tanık oluyoruz. Türkiye, Suriye'de tarihsel olarak çok önemli bir rol oynamakta. Ahmed Alşarra'nın geçici hükümeti... Esad rejiminin devrilmesinden bu yana neredeyse bir yıl oldu. Suriye Demokratik Güçleri (SDF) ile Suriye hükümeti arasında şu anda bir ateşkes anlaşması var. Ancak Türkiye'den gördüğümüz kadarıyla, Rojava'daki Kürt azınlık baskı altında. Daha birçok yer sayabiliriz; Ukrayna, Almanya, Hindistan, Pakistan, Azerbaycan gibi... Bana yardımcı olur musun? Hepimizin içinde bulunduğu bu an hakkında düşüncelerini paylaşır mısın? Geçmişte böylesine anların yaşandığı bir dönem oldu mu?
Vijay Prashad: Evet, başlangıç olarak Walter Benjamin'in metnine geri dönelim. Aslında bu metnin karamsarlığına katılmıyorum. Şimdiki zaman kavramına katılmıyorum çünkü bir bakıma bu banal bir kavram. Biz her zaman şimdiki zamanda yaşıyoruz ve şimdiki zaman her zaman giderek daha karmaşık hale geliyor. Şimdi... Belki de insanların birbirleriyle bu kadar bağlantılı olmadığı bir zaman vardı. Farklı teknoloji düzeylerinin bir sonucu olarak çok daha yerel bir hayat sürdüğümüz bir zaman. Bilirsin, senin ve benim ailelerimiz muhtemelen uzun zaman önce Lahor'da bir yerlerde birbirlerini tanıyorlardı. Büyükbabamın ve büyükannemin Lahor'un hemen dışındaki önemli bir Sih topluluğundan geldiğini biliyorsun. Belki de birbirlerini tanıyorlardı. Kim bilir? Onların bilgi ve seyahat alanları çok dardı. Senin Türkiye'ye ya da benim Şili'ye yaptığım gibi seyahat etmediler. Yaşadıkları yerde yaşadılar. Ama şimdi, ya da daha doğrusu son 200 yıldır, belki de daha uzun süredir, Kolomb'un Atlantik'i geçmesinden bu yana, dünya tamamen birbirine bağlı hale geldi. Bilgi, farklı dünya teorileri, bilginin karmaşıklığı ve olayların karmaşıklığı o kadar büyük ki, insanı ezip geçiyor. Böyle oldu ve böyle olmaya devam edecek. Yani, şimdi, 2026 yılında yaşıyoruz. İran'da bir şey oluyor, biz anında öğreniyoruz. Bu da mevcut bilgi birikimimize dahil oluyor. Az önce yaptığın şeye bakalım. Birbiri ardına bir dizi zulmü sıraladın. Peki bunu nasıl anlayabiliriz? Neden anlamalıyız ki? Neden anlamalısın? Bu bir bilgi kaosu çünkü dünyada bir kişinin, senin veya benim, kavrayabileceğinden çok fazla şey oluyor. Bunların bir kısmı, bugün Azerbaycan'da olanları anlamamız için o kadar da gerekli değil. Bunun benim hayatımla ne ilgisi var? Eski bir romanda eski bir hikâye vardır, şöyle der: Ben ülkemde muz yiyorum, eğer muz yersem ve bana muz yediğim için beş kişinin öldüğü söylenirse, bu beni rahatsız eder mi? O beş kişiyi tanımıyorum. Yani onlar benden uzaklar. Ve gerçekten ben muz yediğim için mi öldürüldüler? Yani, birbirimizle o kadar bağlantılı hale geldik ki, bu bağlantı nedeniyle şiddet de o kadar sıradan hale geldi. Bilirsin, çok fazla şey oluyor. İnsanlar bunu sindiremiyor. “Haberleri izlemek istemiyorum” gibi şeyler söylüyorlar. Neler olduğunu duymak istemiyorum çünkü çok bunaltıcı. Evet, çünkü bir anlamda olaylar zihnimizdeki yapıları aşmış durumda. Olaylar düzeyinde takılıp kalmış durumdayız. Benjamin yazarken, şu anda içinde bulunduğumuz zamanın yoğun olduğunu söylüyor. Faşizmin yükselişinden bahsediyor.
Waseem Ahmad Siddiqui: Aynen öyle.
Vijay Prashad: O kitlesel ölümden bahsediyor. Ama diyelim ki Pireneler'de tanışmış olsaydık. O bu düşünceleri düşünürken, ona şöyle derdim: Dinle Walter Benjamin, yüzlerce yıldır kolonilerde insanlar senin şimdi-zaman dediğin şeyi, kitlesel yerinden edilme ve öldürülme olaylarını yaşıyorlar. Evet, Almanya'da gördüğün şey, Avrupa'daki Yahudi halkının yok edilmeye çalışılması, Küresel Güney’deki insanlara çok uzun bir süre boyunca yaşatılan şey. Ve biz buna karşı savaşmalıyız. Bu olaya boyun eğemeyiz. Buna karşı savaşmalıyız. Ama buna karşı savaşmak için, sadece olayları tek tek ele alamayız, altta yatan yapıları da görmeliyiz. Bizim enstitümüz de bunu yapıyor. Sadece olayları, zulümleri tek tek ele almakla değil, yapıyı anlamakla ilgileniyor. Peki, şu anda yapı nedir? On yıllardır, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupalılar dünya sistemine hâkim oldular. On yıllardır diyorum, yüzyıllardır demiyorum, çünkü bir dönem geri planda kaldıkları zamanlar da oldu. Resmi sömürgeciliğin sona ermesinden sonra, Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri biraz geri planda kaldılar. Sömürgecilik karşıtı hareketlerin yükselişte olduğu gerçeğiyle başa çıkmak zorundaydılar. Sömürgeciliğe, yeni sömürgecilik biçimlerinin dayatılmasına karşı direniyorlardı. Ancak Sovyetler Birliği'nin çöküşünden bu yana Batı, dünyayı gerçekten domine ettiğini hissediyor. Ve Batı'nın dünyayı domine etmesi çok büyük bir bedele mal oldu. Bir anlamda Küresel Güney'i Batı'nın hırslarının kurban bölgesi olarak adlandırıyoruz. Biliyorsunuz; Batı, Batı'daki insanlar lüks bir yaşam sürebilsin diye Küresel Güney'deki insanların hayatlarını feda etti. Ne yazık ki Batı için bu dönem sona eriyor ve Küresel Güney artık fedakârlık bölgesi olmak istemiyor. Bu çalkantılı dönemde Batı, elinden geldiğince dayanmaya çalışıyor, mümkün olduğunca askeri güç kullanıyor; ister Gazze'deki Filistinlilere, ister İranlılara, Venezuelalılara, Çinlilere, Ruslara veya başka birine karşı olsun, her türlü yolu kullanıyor. Bu, büyük bir şiddet dönemidir, ancak Küresel Güney’deki insanlar için yeni bir şiddet değildir. Bu, resmi sömürgecilik döneminden daha kötü değildir. Cezayir'deki katliamlar, Kamerun'daki katliamlar... 20. yüzyılın ortalarından bahsediyorum. 1964'teki darbenin ardından Brezilya'da yaşanan katliamlar, 1965'teki darbenin ardından Endonezya'da öldürülen 1 milyon komünist... Bu mutlaka böyle olmak zorunda değil. Bu rakamlara bile yaklaşmıyor. 1965'te Endonezya'da öldürülen 1 milyon komünist ve onların destekçileri... Tamam, bu rakamlara yaklaşmıyor. Yani hayır, Benjamin'in şimdiki zamanın korkunç ve anlaşılması çok zor olduğu fikrini reddediyorum. Ben bir Marksist’im. Böyle bir ütopya ya da ütopik umutsuzluğa inanmıyorum. Çünkü Tarih Felsefesi üzerine atıfta bulunduğunuz metin, ütopik umutsuzluğun metnidir. Bilirsiniz, tarihin meleği (Angelus Novus) geriye bakıp yıkımı görüyor. Ben bunu kabul etmiyorum. Bunu kabul etmiyorum. Çünkü yüzlerce yıldır yoksul olan insanlar geriye bakıp “bakın, hayatlarımız korkunçtu” demiyorlar. Şöyle diyorlar: “Bakın, artık çocuklarımız yemek yiyip okumayı öğrenebiliyor, elektriğimiz var, ampulümüz var ve patates çıkarmak için toprağı kazmamız gerekmiyor.” Geriye bakıp “Tanrım, her şey mahvolmuş” demezler. Bu Avrupalıların bakış açısıdır. Bu Avrupa medeniyetine bakan felç olmuş bir bakıştır. Bu bizim hayatımızı yansıtmaz Waseem. Geriye bakıp, “Hey, işte Babür İmparatorluğu, onun için ağlıyoruz” demiyoruz. Hayır, onun için ağlamıyoruz. İngiliz İmparatorluğu için de ağlamıyoruz. İleriye bakıyoruz ve diyoruz ki, atalarımın ve senin ailenin şehri olan Lahor'daki her çocuğun okuyabileceği, geceleri aç kalmadan uyuyabileceği gün gelsin. Geriye değil, ileriye bakıyoruz. Bunu reddediyorum.
Söyleşinin ilerleyen bölümünde tartışma, tarihçi Alfred McCoy’un “ABD çökmekte olan bir imparatorluktur” tezine odaklanıyor. Vijay, ABD’nin ekonomik ve diplomatik gücünde ciddi aşınmalar yaşandığını kabul etmekle birlikte, askeri kapasitesinin hâlâ benzersiz olduğunu ve bu nedenle klasik imparatorluk çöküşleriyle bire bir kıyaslanamayacağını söylüyor. Ona göre mesele, ABD’nin tamamen çöküp çökmediğinden ziyade, dünyanın tek kutuplu bir yapıdan çok kutuplu ve çok aktörlü bir düzene doğru evrilip evrilmediği. Bu bağlamda Vijay, yeni bir hegemonun ortaya çıkmasından çok, hukuka, karşılıklı tanımaya ve uluslararası anlaşmalara dayalı bir dünya düzeninin mümkün olup olmadığını tartışmaya açıyor.


