Titreşimler ve Yüzler

Açık Alan
-
Aa
+
a
a
a

Burak Karataş, Açık Alan'da bizi biz yapan tezatları ve unuttuğumuz insan portrelerini anlatıyor; taşradan kente savrulan hayatlara, geniş bir sosyolojik panoramayı şiirle ve müzikle birleştiriyor.

""
Titreşimler ve Yüzler
 

Titreşimler ve Yüzler

podcast servisi: iTunes / RSS

Dostlar merhaba! 

Açık Alan’ın bu yeni bölümünde işitmiş olduğunuz ses, Burak Karataş’a aittir. Bugün sizlerle Nâzım’ın meşhur tabiriyle “memleketimizden insan manzaraları”nı irdeleyecek ve biraz onlar üzerine söyleşeceğiz. Bu amaç doğrultusunda da, radyo titreşimleriyle ülkemizin meçhul yüzlerinin portrelerini yapmaya çalışacağız. Böylelikle birbirini görme zahmetine kartlanmayanların ülkesi olma halimizi biraz olsun zedeleyeceğimizi ve başka insanların varlığına da kıymet vermemiz gerektiğini idrak edeceğimizi tahmin ediyorum. En azından bu söyleşinin amacı bu; gerçek diye bildiğimiz şeyin yanında, ötesinde, berisinde başka gerçeklerin de olduğunu fark edebilmek... Dinleme zahmetine katlandığınız için şimdiden teşekkür ederim. (İnsanın kendisinden bir başkası olarak bahsetmesi gayet tuhafmış, onu da deneyimlemiş olduk böylece!) 

Öncelikle programımızın belli başlı bir kişiyi ya da kesimi betimlemekten hararetle kaçındığını belirtmek isterim. Şimdiden söyleyeyim de, malum, İstanbul halidir, belki sona kalamayan olur... 

Bu fikrin nereden vuku bulduğu hadisesi, son derece basit bir nedene dayanıyor. Aslında hepimiz, insanlığın tarihi kadar uzun bir süredir birbirimizi görüyor ve ölçüyoruz. Neden? İnsanın kendi yaşamını sarmalamasında en can alıcı katkıyı sunan merak unsuru, şüphesiz birinci nedendir. Sanırım, bilhassa teknoloji devrimiyle birlikte, halihazırda gevşek olan iletişim bağlarımız öylesine koptu ki, bunları yeniden kurmak yerine, şahsi kanaatlerimizi baz almak daha bir kolay göründü bizlere. 

Birden fazla lisanın birden fazla insan demek olduğu beylik gerçeğini ihmal edemeyiz. Bu elbette insan ilişkileri için de geçerlidir. Örneğin, birbirinden farklı insanlarla dostluklar geliştirmenin insanın hayat kalitesini arttırdığı bariz bir meseledir. Şimdilerde sık sık alay konusu edilen, “benim şu görüşe sahip arkadaşlarım da var” ifadesi, eyyamcılığın yavan tadını değil, yaşam dinamiklerinin çeşitliliğini belirtir. 

Evet, bir insanın aynı anda hem komünist hem kapitalist dostları olabilir. Bu mümkündür. Hem sağcı hem solcu ahbaplara sahip olmak, bir reddiye gerekçesi olmaması bir yana, zihinsel olgunlaşmanın da bir ayağını oluşturur. 

Ülkemiz sık sık kutuplaşmaların sahnesi haline geliyor. Sahi, bu kelime hayatımıza gireli ne çok zaman oldu, değil mi? Bilmem sizde de oluyor mu: Bendeniz bu kavramla karşılaşınca, pek de samimi olmadığım bir uzak akrabamı görmüş gibi oluyorum. Karşılaşmaktan kaçındığım ama, elden ne gelir, gene de sohbeti tam anlamıyla kesemediğim bir uzak akraba... Ülkemiz insanlarının bu denk gelişlerden mazoşist bir zevk duyduğu muhakkak. Bir yandan “bizim bizden başka dostumuz yok” böbürlenmeleriyle kendimizi avutur, öte tarafta da “dünya bizsiz bir hiçtir” abartısına sığınmaktan geri durmayız. İşte demin anlattığım insan ilişkilerinin ve ahbaplıkların böylesi bir derde çare olması beklenir efendim. 

Şimdi, lafın tam burasında bir es vermek ve konuya olan aidiyeti cihetiyle, yani konuyla alakası dolayısıyla, sizlerle bir şarkı paylaşmak istiyorum. Değerli sanatçı İlhan Şeşen’in ve eşsiz sesiyle şarkıya lezzet katan Vassiliki Papageorgiou’nun -ki kendisini daha önce Apaçık Radyo’da yaptığı o muhteşem “Lesvoslu Lirik Şair Sappho Aramızda” programından da hatırlayacaksınız- “Rüzgâr” şarkısını dinlerken, kişinin engin sohbet denizlerinde kayboluşunu nasıl da içten bir üslupla gitar tıngırtılarına dönüştürdüğünü hissedeceksiniz. Buyursunlar efendim: 

Bu ülke bocalamaların ülkesidir. Birbiri ile benzer kanaatlere sahip insanların benzer vitrinler taşımadıkları için birbirlerine kumpas kurdukları bir ülkedir de aynı zamanda... Hem doğulu hem batılı, ne doğulu ne batılı bu çorba, içinde binbir tezadı barındırır. 
Geliniz, bu tezatları, ülkemizin itilip kakılma sıralamasında hiçbir zaman geriye düşmeyen kadınlardan birkaç tipolojiyle canlandıralım ve böylelikle zihinlerin biraz daha aydınlanmasına vesile olalım. Kemal Tahir’in deyimiyle, “o kitaptan bir akıl, bu kitaptan bir akıl” alalım. 

Örneğin, bir tarihte, toprak sahibi komünistler vardı! Size enteresan gelecektir, eminim. Hatta öyle de bir anekdot var ki, daha da tuhaf: Raviyan-ı ahbar ve nakliyan-ı asar şöyle rivayet ve bugüne hikayet ederler ki, mevzubahis yoldaşın (ki ismi bizde mahfuzdur!) fabrikasında çalışan işçiler zam istedikleri için grev yapacak olmuşlar, yoldaş da durur mu, yapıştırmış cevabı: Ne grevi yahu! Siz devrime kadar sabredin, fabrika komple sizin olacak! 

Yok canım, o kadın değildi tabii. 

Ancak biz bu memlekette ne işçi kadınlar gördük, sınıfları için değilse bile ekmek kavgası uğruna canla başla mücadele ediyorlardı. Laf aramızda, o sıralarda ülkemizde sosyoloji bilimine hakaret ediliyordu, çünkü bize “imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitle olduğumuz” öğretiliyordu. Hiçbiri de Rosa Luxemburg özentisi değildi üstelik. O bir bakışı yeri bir bakışı gökleri delen yiğit kadınlara saygı duymamak elde midir?.. Gözleri kızıl pembedir, elleri nasırlı, yürekleri titrek, başları dimdik. 
İnsanın aklına, mekanı cennet olsun, Fazıl Hüsnü’nün çiziktirdiği meşhur Elif Bacı geliyor bir de... Hani şu şiir, hatırlamanıza yardımcı olması için bir kısmını okuyayım: 
Yediyordu Elif kağnısını
Kara geceden geceden.
Sankim elif elif uzuyordu, inceliyordu
Uzak cephelerin acısıydı gıcırtılar, 
İnliyordu dağın ardı, yasla, 
Her bir heceden heceden. 

Buradan, Köy Enstitüsü kökenli yazar ve ozanlarımızın tasvire kalkıştığı “köy kadını” tiplemesine geçelim mi? Tam zamanıdır. Nuri İyem’in tablolarını bilenleriniz çıkaracaklardır: Ayaklarda yırtık pırtık potinler, şalvarlar çekilmiş, ablak köylü suratını sallaya sallaya saban vurmaya giden köylüler, köylülerimiz... Milli Şef’in yerli yerinde tutmaya çabalayarak demin bahsettiğimiz işçi kadını tipolojisini kökünden budadığı o kadınlar... Ezile ezile, ezginliği içselleştirmiş, kendi hakimiyet alanını yalnızca daha iyi yaşama dürtüsünü biraz daha erteleyerek sürdüren insanlar... 

Çok ezildiler belki ama sonunda şehirlere geldiler ve birer lumpenproletaryaya dönüştüler. Bir kat bir araba mantalitesinin gecekondu olgusuyla eşgüdüm filiz verdiğini unutmamalıyız. Bir haber hatırlıyorum: İstanbul’un pek de muteber olmayan bir kenar köşe mahallesinde, evini su basan bir kadıncağız, “bu evde yirmi yıldır oturuyorum, seksen kere su bastı” demişti de kendisine sormuşlardı: “Peki o evden taşınmayı niye hiç düşünmedin?” 

Düşünemezdi, çünkü bürokrat diktatoryası astığım astık, kestiğim kestik zagonunu öylesi bir kabalıkla yerleştirmişti ki ülkenin atardamarlarına... Tayyör etek ve döpiyes hükümranlığı, Behçet Necatigil’in şu dizelerinde anlattığı gibi, kaybolan yılları da halının altına süpürmemiş miydi? Hani bir sevgilin vardı
Yedi sekiz sene önce
Dün yolda rastladım
Sevindi beni görünce 
Sokakta ayaküstü
Konuştuk ordan burdan
Evlenmiş, çocukları olmuş
Bir kız, bir oğlan 
Seni sordu
Hiç değişmedi, dedim
Bildiğin gibi...
Anlıyordu. 
Mesutmuş, kocasını seviyormuş
Kendilerininmiş evleri...
Bir suçlu gibi ezik, 
Sana selam söyledi. 

Benzer eziyetler ülkemiz mozaiğinin en nadide parçasına, gayrimüslim yurttaşlarımıza da yapılmadı mı? Attilâ İlhan, “Yüksekkaldırım’da bir akşam” Maria Missakian’ı niye düşündü sanıyorsunuz? 

Bir de benim izlenimler var tabii... Yüzü hiç gülmeyen bir hanım hatırlıyorum. Oysa amma da benziyordu Viyana’ya. Bir başkası, o da insanı Paris’e, Prag’a götürür getirir, siz farkında bile olmadan. Siz hiç zambak kokan insana rastladınız mı? Ben rastladım. Onu bir İlhan Berk şiiriyle anmak isterim: 
Sen gittiğin o ülkesin varılmıyorsun
Vurmuş sonrasız nasıl en güzel sulara
Güzelliğin balıkları gibi İstanbul’un. 
Şimdi her yerde ne güzeldiniz o kalmış
Yankımış denizlere öbür kadınlara 
Dünyada sizinle İstanbul olmak varmış 

Bu ülkede aynı anda kaç farklı hayat yaşanır, bunları saymanın, tespit etmenin imkânı yok. Yalnız, izah edelim ki yanlış anlaşılmaya kurban gitmeyelim. Çetin Altan’ın sık kullandığım bir cümlesi vardır, “Türkiye’de okuyucunun lafı kulağından anlama eğilimi vardır” der. Yok, aslında öyle demez de, ben biraz kibarlaştırdım. Hani eşek yerine merkep demek gibi bir şey. Ben Apaçık Radyo dinleyicilerinin Türkiye’yi aşan bir yerde olduklarını düşünüyorum ama insanlık halidir, biz gene de söyleyelim lafımızı: 
Konunun yalnız kadınlarla ilgisi yok. Elbette  güzel olan her şeyin onlarla ilgisi var, ama bu konunun yalnızca onlarla ilgisi yok. Yaşamın renk paletlerini harelendiren bir zihniyetin ülkemizde yeşermemesinden kaynaklı tüm bunlar, o yüzden sapır sapır dökülüyoruz. Ben de demin zikrettiğim ve biraz da portresini çizmeye çalıştığım o kadınlarla bunu izah etmeye kalkıştım. Kişi başına düşen milli gelir gibi sevimsiz unsurlardan önce, sanırım, buraya bakmak gerekiyor. 

Aslında daha çok zikredilecek vaka, anılacak şahsiyet var ama, fakirin af dilemesi vakti geldi de geçiyor bile... Sonsöz olarak, ben, ilgilisine, hayatını hüzün ciltlerinin kalınlığında yitirenlere, cümle yitik ve mağlup ve yalnızlara bir film önermek istiyorum: Filmin adı, 43’ün Uzun Gecesi. Belki bilenleriniz çıkar ya, o filmde bir adam vardır, hayatını pek çok hatanın gölgesinde yaşamış ve artık daha fazla hata yapmamak için her şeyden el etek çekmiş, yorgun bir adam. Bir pencereye bakar. Niye baktığını burada anlatmayacağım, merak edenler lütfen bulup şu filmi izlesinler. Ve hemen akabinde, şimdi dinleyeceğiniz, ikinci büyük savaş yıllarından evvel çok ünlü olmuş bu Leh tangosunu bir kez daha dinlesinler. İsmi, “To Ostatnia Niedziela”. Polonya dilinde “Son Pazar Günü” demek oluyor. 

O pencereye bakan gözlerle bir gün karşılaşmak umuduyla, sağlıcakla kalın, efendim.