Gelecek Kaydı

Açık Alan
-
Aa
+
a
a
a

Gelecek Kaydı'nda Suda Sim Meriç'in konuğu Baran Ulusoy! Genç olmaktan öte meramı olmadığını söyleyen gençleri dinliyoruz. Üst jenerasyona sesleniyor; tavsiyelerini bekliyorlar.

""
Gelecek Kaydı
 

Gelecek Kaydı

podcast servisi: iTunes / RSS

Suda Sim Meriç: Selam. Gelecek Kaydı'na hoş geldiniz. Ben Suda Sim. Önümüzdeki ortalama yarım saatin gayriresmi seslendiricisiyim. Apaçık Radyo'nun Açık Alan'ındayız. Tekrardan hoş geldiniz. Duyacağınız ses benim ama mevzu ne? Meramımız basit. Gelecek Kaydı, genç olmaktan öte sermayesi olmayan gençleri ve zihinlerini konuk aldığımız, sohbet edip şimdi ve gelecek kaygılarını öğrendiğimiz bir program. Kendi jenerasyonuna çok da hakim olmadığını düşünen bendeniz etrafa soruşturarak, "Bu dünya bir tek bana mı bu kadar tuhaf yoksa herkes mi kafası karışıklar cemiyetinde?" sorusunun cevabını öğrenmeye çalışıyorum. Bunun için bir konuk sistemimiz var. Baran Ulusoy. Hoş geldin.

B. U: Hoş bulduk Suda.

S. S. M: Bize biraz kendinden bahset Baran. Nesin? Kimsin? Ne yapıyorsun? Neden buradasın? Biraz seni dinleyelim.

B. U: Neyim? Ben Baran Ulusoy. İstanbul'da burslu okudum. Fransız lisesinden mezun olup aldığım bursa devam ederek geldiğim Fransa'da, Strasbourg'da sanat master'ına devam eden bir öğrenciyim, heykeltıraşım. 23 yaşındayım. Bir yandan tezimi yazarken; mezun olmaya yakın asistanlık, atölye, galeri... Yani benim alanımda, profesyonel hayatımda deneyim kazandıracak yerleri ve kişileri araştırdığım ve bu şekilde öğrenip deneyim kazandığım, çalıştığım bir aşamasındayım hayatımın. Yaptığım işleri de özetleyecek olursam; Türkiye'de metropol yaşantısının ve politik iklimin etkisiyle insanların gündelik yaşamını veya objelerini konu alan, ondan ilham alan hicivsel yerleştirmeler ve heykel işleri yapıyorum diyebilirim kısaca.

S. S. M: Güzel işler sunma yolunda ilerleyen, eninde sonunda sen de stajyer bir öğrencisin. Güzel bir sanatçı olma yolunda ilerliyorsun diye anladım ben buradan.

B. U: Umarım.

S. S. M: Şimdi ben Baran'a gençlerle ilgili, genç olduğumuz süreçte dünyaya bakışımızla ilgili birkaç soru sormak istiyorum. Genel format olarak da böyle ilerleyeceğiz. Ben soracağım, Baran mükemmel bir şekilde cevap verecek ve ben de "böyle güzel insan" deyip hayatıma devam edeceğim. Önden uyarımı yapayım. Şimdi Baran, sence yaptığımız yatırımlar bankada mı durmalı yoksa yastık altında mı saklanmalı?

B. U: Bence yastık altında saklanmalı. Yani ben çok güvenemiyorum banka sistemine. O yüzden hani Türkiye'de çok da oynayan, bu kadar elimizde de aslında bir şeylerin değerini kaybettiğimiz süreçte daha mantıklı yatırım alanlarına yönelmemiz gerekiyor.

S. S. M: Sence dövizden mi ilerlememiz lazım yoksa değerli cevherlerden mi?

B. U: Yatırım tavsiyesi değildir ama altın gibi görüyorum ben daha çok.

S. S. M: Enerjisi de güzeldir altının bir de. Parıl parıl. Peki sence günümüz politik ekseninde Schengen'e başvurulmalı mı yoksa vizesiz Balkan ziyaretlerinden devam mı?

B. U: Yani vizesiz olarak gidilebilecek birçok yer var, keşfedilecek yerler var. Yani illa turizm yönünün Avrupa olmasına gerek yok. Çünkü iptal gelirse Schengen'den, ardından tekrar başvuruda otomatik olarak iptal olma gibi durumlar var. O yüzden bu süreçte madem çıkmamız istenmiyor, gitmemiz istenmiyor ve bütün kurumlar da buna göre çalışıyor; gezebilecekken, görebilecekken bunun açık olan yerlerine gidip bunu değerlendirmek çok daha faydalı gibi görüyorum.

S. S. M: Teşekkür ederim. Yetişkinliğe dair en mühim sorular olarak değerlendirdiğim soruları bu kadar tatlı bir şekilde cevapladığın için. Şimdi asıl meselemize girelim. Sen bir gençsin ve gelecek kaygısı hepimiz gibi yaşayan bir gençsin. Şu anda en büyük kaygını ne olarak değerlendirirsin? Geleceğe dair ya da şu anına dair?

B. U: Ben bizim neslin, bizden önceki nesillere göre daha zor bir öğrencilikten iş hayatına geçiş süreci yaşadığını düşünüyorum. Çünkü bizden önceki nesil, daha doğrusu anne ve babalarımız diyeyim, üniversiteye gittiler vesaire. Onlar için üniversitede olmak çok büyük bir başarı sebebiydi. Çok istedikleri bölümlerde okuyamadılar. Ardından gelen Y jenerasyonu ebeveynleri onlara "Ne okumak istiyorsan onu oku" dedi. Onlar okudular ve işlere girdiler. Bir kısmı girebildi, güzel de ilerlediler. Fakat bizim nesilde de aynı şey devam ederken biz o derece kendi istediğimiz şeyi okuyup, onun işini yapamadığımız, işlere giremediğimiz, onun kaygısını ve stresini yaşadığımız bir nesil olarak ortaya çıkıyoruz. En büyük stres de herhalde buradaki o muğlaklık, nasıl adım atacağımızı bilememek. Bir kısım insanı bekleyişe, bir şey yapamamaya itiyor. Bir kısım insan da daha çok "Ben bu istediğim alanı değil de, ya da şöyle elimde çakı gibi (altın bilezik gibi) bir şeyim olsun" diyerek bir meslek edinimine yöneliyor gibi bir şey görüyorum ben.

S. S. M: Peki sen bu meslek karmaşası içerisinde bir heykeltıraş, bir sanatçı olarak geleceğini nasıl görüyorsun? Bu iş karmaşasından ve koşuşturmacasından sen nasıl bir pay alacaksın? Sen nasıl bir deneyim yaşayacaksın sence?

B. U: Şöyle cevaplayayım. Mesela en çok bana "Ne okuyorsun?" dendiği zaman "Güzel sanatlar okuyorum" diyorum. İnsanın kafasında tam bir meslek belirmiyor bunu dediğim zaman. Çünkü mühendis dediğiniz zaman, mimar dediğiniz zaman kafada biraz daha net bir şey belirebiliyor ama aslında şöyle bir durum var: Bu bahsettiğimiz, diğer kafamızı daha rahat canlandırabildiğimiz meslekler de büyük işsizlik içindeler. Yani sanat okuyan için de aynı durum ortada. Fakat şöyle bir fark var, kendimden örnek vereyim; ben direkt olarak mezun olduğumda eğer eğitim sürecim boyunca kendim çeşitli melekeler edinmediysem benim sahip olduğum diploma bir işe yaramaz. Bu yüzden de üniversite süreci boyunca "öğrenci" unvanım benim elimdeyken hala kendimi mümkün olabildiğince farklı alanlarda geliştirmem gerekiyordu. O yüzden şimdi ben master'dayken şöyle bir karar aldım. Master 1 ve 2 arasında bir gap year, yani okulu dondurdum diyeyim bir yıllığına ki; mezun olmadan hem daha çok üretebileyim, hem portfolyomu genişletebileyim, hem de çeşitli yerlerde staj yaparak profesyonelleşmek için daha çok işi ve kişiyi tanıyayım. Şu an bir sanat galerisinde staj yapıyorum. Tabii sadece staj yaparak para kazanamıyorum. Bir yandan özel dersler vererek ve arta kalan zamanlarda da günübirlik futbol stadı olur, basketbol stadı olur; oralarda hizmet sektöründe işler yapıyorum ki birazcık harçlığım olsun gibi bir durum var.

S. S. M: Peki, Fransa özelinde biraz daha hakim olduğunu görüyorum ama tabii ki Türkiye'de de eğitim aldığın belirli bir sanat altyapının Türkiye'den geldiğini tahmin ediyorum ve düşünüyorum. Fransa'da bir sanatçı olmak ve de Türkiye'de bir sanatçı olmak arasında bir fark var mı? Yani tabii ki tahminimce vardır ama senin bu konuda en çok deneyimlediğin, "Burada burası çok daha farklı" dediğin neresi var, nasıl bir konsept var?

B. U: İfade özgürlüğü olur bu konuda söyleyeceğim ayrım ve bunun tabii ki üretime yansıması. Öte yandan Türkiye'de biraz daha geleneksel tarz bir eğitime devam edilirken daha çağdaş sanat anlayışına da tabii yönelim var. Buna arzu var. Bunun için bölümler açılması adına öğrencilerin ve bazı üretenlerin baskısı var, bu şekilde dönüşüyor. Ama bu dönüşümü çok önceden yapmış olduğu için Fransa'da burada oturmuş ayrı bir sistem var eğitim açısından. İfade özgürlüğü açısından da ben mesela Türkiye'de sahip olduğum sanata dair kodları Fransa'ya geldiğim ilk iki yılda yıkıp yeniden tasarlamak, burada öğrendiğim şeylere uzaylı kalmamak, ama önceden sahip olduğum şeylerin önemli kısımlarını da bir köşeye ayırıp burada yeni öğrendiğim bilgilerle, yöntemlerle bağdaştırıp kendi yolumu oluşturma sürecim oldu ilk iki yıl boyunca. Üçüncü yılda bunun denemeleri devam ederken, dördüncü yılımda artık bunu nasıl daha somutlaştıracak adımları atabileceğim noktasında çok daha açık fikirli, çok daha planlı olabildiğim bir noktaya vardım diyebilirim.

S. S. M: Türkiye'den neler getirdin mesela kendi sanat akışına ve diline?

B. U: Mesela figüratif çalışma noktası Fransa'da çok böyle biraz tabu durumundayken, Türkiye'den getirdiğim o yaklaşımdan uzaklaşmadım. Sadece onu yapma yöntemim değişti. Onu da buradaki kodlarla yapmaya başladım. Çünkü okulda mesela herkes daha çok soyut çalışırken ben figürasyon üstünden devam ediyordum. Fakat bunu da Türkiye'deki kodlarımla yapamazdım. Buradaki kodları uygulamam gerekiyordu. Öte yandan biraz daha benim Türkiye'de sahip olduğum mizah, eleştirel tavır olsun, bu tarz içerikleri tüketmem olsun; burada tekrar onları bu işlerimde uygulamam için bir yönlendirici pozisyonda bulunuyor. Bu şekilde özetleyebilirim.

S. S. M: Figürler Türkiye'den, format Fransa'dan gibi bir... Gerçi özetlemeye de gerek yok. Eğer iznin olursa biz senin Instagram hesabını da bu programın paylaşılacağı gönderinin altında ekliyor olacağız isminle birlikte. Ve bence insanlar gelip senin tatlı işlerine oradan da bakabilirler diye düşünüyorum. O zaman daha da açıklamış oluruz. Hatta şimdi "Ne diyor bu çocuk?" diye düşünüyorsanız gidip direkt bakabilirsiniz. O hesaba önerimdir. Teşekkürler. Zaten otosansür ve ifade özgürleşememesi konusu galiba hepimizin aktif olarak derdini çektiği, biraz uğraştığı bir mesele. Bu senin işine peki ne açıdan yansıyor, nasıl yansıyor?

B. U: Türkiye'den Fransa'ya geldiğimde bazı eleştirmek istediğim konular vardı ama bunları yaparken de kendimi çok engellediğimi, bu engelin de çok büyük bir korku olduğunu fark ettim ben. O korkuyu yıkma süreci yoğun bir süreçti, ardından da beni rahatlatan bir şeydi. Bu noktada da üretim araçlarımızda ve ifade etmek istediğimiz alanların özgürlüğünün çok kıymetine o noktada vardım aslında diyebilirim. Ve bunu şöyle söylüyorum özetle; yurttaş ayakta kalabilmek için bu özgürlüğe muhtaç. Bu sanatta da böyle, sokakta da böyle. Çünkü bizim elimizde dedikodu yapmak ve mizah yapmaktan başka bir gücümüz yok. Ve bu elimizden alındığı zaman ortada bizim silahımız kalmıyor. Çünkü siyasi liderlerin, kamu figürlerinin elinde gerçekten silahlar var. Çeşitli kuruluşları kullanabiliyorlar ve baskı unsuru olarak üzerimizde uygulayabiliyorlar. Ortada bir güç asimetrisi var. Bir de yüzyıllardır korunması gereken ve aslında bir çeşit örgütlülüğün, bir çeşit arzunun dile getirilme yöntemi. Neden? Mesela Fransız Devrimi'nde hep aydınlanmacı yazarların etkisiyle olduğu yazılır. Fakat halk bu yazarları okuyacak kapasitede değildi. Onların fikirlerini değiştirenler elden ele dağıttıkları gazetelerdeki görsel içeriklerdi. Orada karikatürlerin mesela kralın bedenini böyle yozlaşmış, grotesk gösterdiği ya da kadınsı göstererek tasvir ettiğini görüyoruz. Ve orada ne yapıyor aslında? Kutsal otoriteden, o ataerkil figürden çıkardığı bir görsel sunuyor. Ya da işte Marie Antoinette'i yine böyle erotik biçimlerde resmeden işler çıkıyor. Ne oluyor? Orada kutsallığından ayrışıyor. Rus Devrimi'nde de görüyorsun. Çariçeyle, Rasputin'in dedikodusunu yapıyorlar aslında. Görsel olarak bunu hazmetmek çok daha kolay olduğu için. Çünkü bir anda görüyorsun, "Aa ne kadar komik!" diyorsun. Biz bunu hala yapıyoruz. Mesela bize gelelim. İşte Jön Türklerde görüyorsun. Farklı noktadan karşıtlık oluşturur. Ne yapar? Abdülhamid'i çirkinleştirir, kabalaştırır, dönemin büyük toprak kayıplarını sultanın parçalanması gibi gösterir. Bunlar hep alan açar. Peki nasıl yapıyor bunu? Neticesinde bunlar kutsal değil mi? Şüphe ettiriyor insana. Daha yaklaşayım. İşte Levent Kırca'nın kendini makyajlarla, kostümlerle soktuğu haller, 80 darbesinin paşalarını etekli şekilde skeçler yapmak... Ya da yakın zamana gelelim, Penguen dergisi çizerlerine durmayan davalar, Leman'a saldırılar. Şimdi bakıyorsun, Türkiye'de artık karikatür çok zor, yani artık yok diyebiliriz. Ne var? İşte mesela Twitter var. Mizahlı bir görselle, kısa metinle 500 bin kişiye ulaşabilen bir paylaşım ağı mesela. Ve bu yüzden bu tedirgin edici bir şey belirli kişiler için. Ve bu alanı da kapattığın zaman yalnızca mizahı değil, toplumun dönüşme imkanını da kapatıyorsun. Sansür bu yüzden berbat bir şey. Her düzeyiyle korkunç. Çünkü toplumun kendi kendini yenilemesini, eleştirel refleksini, adalet duygusunu da felce uğratıyor. Bu otosansür ya da özgür ifade meselesi bir sanatçının mesela sadece satma gayesiyle birilerinin talebi doğrultusunda üretimini değiştirmesiyle de başlar. Kendi fikrimizi var etmedikçe kendi varlığımızı da yok ediyoruz toplumda.

S. S. M: Çok temiz bir şekilde açıkladın. Çok teşekkür ederim. Çok temiz bir şekilde ve aslında daha önce benim bireysel olarak çok bu taraftan bakmadığım şekilde açıkladın. Karikatürün gücünü asla göz ardı etmemek lazım. Sanat dediğimiz noktada hani "Sanat, sanat için midir? Sanat, toplum için midir?" Senin söylediğinden bağımsız bir şekilde kendi fikrimi söylüyorum. Aklıma gelen bir söylemden yana çıkıyorum şu anda. "Sanat, toplum için mi? Sanat, sanat için mi?" dediğimiz noktada, sanatın toplumu her halükarda etkileyeceği bir formatta ilerleyebilecek olması, niyeti o olsa da olmasa da çok göz ardı etmememiz gereken bir şey. Ve özellikle de otosansürlü toplumlarda. Bir şekilde etkiliyor. Bir şekilde derdini belli ediyor. Bu çok güzel bir şey, bu çok hoşuma giden bir şey. Teşekkür ederim. Şimdi kaygılarımız çok bariz, çok güncel. Fakat sadece gerilerek bir yere de varamıyoruz. Hayata karşı umutlarımız ve heveslerimiz de olması gerekiyor. Senin böyle ileriki beş yıl, on yıl, hatta önümüzdeki yıl, hani bir sonraki ay şeklinde baktığın geleceğe dair umutların ve hayallerin neler? Neleri en çok dört gözle bekliyorsun? Nelere sarılarak devam ediyorsun?

B. U: İçinde bulunduğumuz gündemde umutlu kalabilmeyi başarmak gerçekten büyük bir başarı ve büyük bir güç. Özellikle ben de kendimde... En büyük kaygılarımdan biri de aslında benim mütemadiyen bir haber akışından uzak kalamama durumum. News junkie deniyor. O şekilde olmam çok yardımcı olmuyor. Belki de yardımcı oluyordur, o da ayrı bir şey. Çünkü mütemadiyen tetikte olduğum, okuduğum şeyin kaynağına gitmeye ihtiyaç duyduğum, onunla etkileşime giren insanların neler yazdıklarına veya neler paylaştıklarına, neler beğendiklerine bakarak onları anlamaya çalıştığım bir mesai harcıyorum buna. Şimdi bütün bunlarla beraber de tarihe bakarken bir şeylerin de sonlu olduğunu bilmek umut veriyor aslında. Oradaki insanların belirli davalar karşısında onurlu duruşları olsun, onlar için herkesin bir parça koyarak ardından büyük bir şey için uğraşıverdiği o büyük bütünü görmek de hoşuma gidiyor. Tabii her şeyin sonlu olduğunu bilmek yeni güzel başlangıçların da olduğunu gösteriyor. Bu bana umut veriyor. Ve bütün bu doğrultuda insanın kendine olan güveni. Yani her şeyi kendimizden bekleriz.

S. S. M: Doğru dedin. Sonsuz bir zümrüdüanka döngüsündeyiz aslında. Büyüyor, yanıyor ve tekrardan küllerimizden yeniden doğuyoruz. Ve de özellikle tarihin bence tekrarının ve tekerrürün gittikçe daha kısaldığı; hani 200 yılda bir olan bir şeyin yavaş yavaş 100 yılda bir, 50 yılda bir, 40 yılda bir, 10 yılda bire döndüğü, her şeyin çok hızlı ilerlediği bu gündemde eninde sonunda o 10 yılın, 20 yılın biteceğini bilmek, daha sonrası tekrar ne getirirse getirsin yine onun da biteceğini bilmek insana en rahat nefes alma olanağını sağlıyor diye ben de eklemek isterim. Seninle bu konuda ortak fikirdeyim. Bitirmeden önce ben bir şey daha sormak istiyorum. Konuşmanın başında jenerasyon farklarından bahsettin. Z jenerasyonuna atayacağın bir özellik olur muydu? Yani, "Bizim jenerasyonda bence bu var ve bu daha önce görmediğimiz bir şey ya da en güzelini bu jenerasyon yapıyor" dediğin bir şey var mı?

B. U: Var. Bunu aslında bizim kuşağı bir önceki ve bir sonraki kuşakla kıyaslayarak söyleyebilirim. Bu da ne? Aslında bizim kullandığımız, alışık olduğumuz iletişim yöntemleri. Çünkü biraz da kuşakların değişim şekli iletişim biçimleriyle alakalı. Bizim nesil için internet oluyor çünkü bu, orası da bir var olma şekli. Hepimizin personaları var ve bundan da çok bağımsız olamıyoruz, o da bizim bir yansımamız. Mesela bizden önceki nesille daha çok mizahi ve kültürel şeyleri paylaştığımızı düşünüyorum ben ve tükettiğimiz şeyler de daha yakın oluyor. Çünkü bizden sonra gelen nesille bir kopuş görüyorum. Ayrı bir internet dönüşümü ve cihaz dönüşümü de oldu. Biz iki nesil arasında şunları gördük mesela: Kaset de gördük. CD, DVD gördük. Ardından Blu-ray ve sonrasında streaming'leri gördük. Bizden sonraki nesil bunun sonundan devam etti. Ya da biz sabit hat gördük, tuşlu telefon gördük, dokunmatik telefon gördük; diğer nesil bunun sonundan devam etti. Tabii buradaki ayrışma biraz bu araçları, aletleri nasıl kullandığımızla da değişiyor ve dünyayı algılama biçimimizi de değiştiriyor. Ve de internette de şöyle bir dönüşüm oldu: Bundan 10 yıl önce internette trend olan bir şey herkesi daha çok birleştirebiliyordu. Böyle 7'den 70'e insanlar onu biliyordu. Çünkü televizyona da çıkıyordu bu. Ve çok da fazla da kanal yoktu ya da herkes aynı kanalları izliyordu. İnternette de benzer bir durum oldu. Hani eskiden 1-2 kanal varken onlarca, yüzlerce kanala ayrıldı ve herkesin haber aldığı şey birçok özel şeye yayıldı. İnternette de birçok kanal oluşurken, algoritma da kendi yankı odalarını oluşturdu. Artık trend olan bir şeyin bir-iki gün olduğu, artık eskisi gibi böyle dört ay, beş ay boyunca konuşulup ağızlara pelesenk olmadığı bir düzendeyiz. Bu dönüşümü yaşamış olan bir kuşak olduğumuz için genel sosyal yapımızla, her şeyimizle ayrıştığımızı düşünüyorum ben.

S. S. M: Aslında bir nevi bizimki de köprü jenerasyonluk. En uyumlu, en adaptif jenerasyon. Ki Y jenerasyonunu da uyumlu olmalarıyla bilirler, söylerler. Fakat adaptasyon üzerine gelmiş bir uyumluluk değil galiba. Biraz daha "Başka şansım olmadığı için uyumluyum" hali. Ve bizimki gerçekten bir doğal seçilim şeklinde ilerleyen, "Her şeye uyarız abi" noktası olmuş gibi. İletişim biçimlerine çok daha açız ve çok daha farklı iletişebiliyoruz insanlarla diye düşünüyorum.

B. U: Evet, çünkü bizim çocukluktan gençliğe geçerkenki gelişimimizde bu bütün dönüşüm de yaşandı. Haliyle buna direkt olarak paralel şekilde büyüdük.

S. S. M: Kesinlikle. Teşekkür ederim Baran, güzel sohbet ettiğin için. Sana gitmeden önce iki soru daha soracağım. Zamanımızın da yavaş yavaş sonuna yaklaşıyoruz. Birincisi... Dinleyen gençlere söylemek istediğin bir şey var mı? Dinliyorlarsa.

B. U: Ay bilemedim, bir anda kırmışlar diye...

S. S. M: Bence bu bile yeterince bir cevap ya. O kadar fazlayız ki ve o kadar çeşit çeşitiz ve yine eninde sonunda tek ortak noktamız aynı dönemlerde doğmuş olmamız. Fakat çok birleşikmiş gibi gözüküyoruz. Bir yandan o birleşimi de gösteriyoruz ama... Bilmiyorum. Her insan jenerasyonuyla ilgili böyle şeyler mi düşünüyor bilmiyorum. Bu kadar farklıyız ama bu kadar da ortağız gibi. Biraz kendi içerisinde fanatizme mi dönüyor acaba diye düşünmeden edemiyorum.

B. U: Ama şunu diyeceğim ben ya galiba. Herkesin çizdiği yol çok farklı. Ve bu çizdiğimiz yolu da kendimizin belirlemesi gerekiyor. Kendimize de bu yüzden güvenebileceğimiz kadar kendimizi geliştirmemiz gerekiyor. O yüzden kendimizi ne noktada görmek istiyorsak, bunun için gerekli adımları atacak kadar kendimizi bu doğrultuda tefekküre sokmalıyız. Bunu önereceğim.

S. S. M: Teşekkür ederiz. Şimdi gençlerimizle konuştuk. Bu programı biraz daha farklı bir format olarak sunmamızın, daha doğrusu benim zihnimde öyle canlanmasının sebebi; burası bir genç programı, gençlerin konuştuğu bir program. Fakat biz Z jenerasyonu olarak daha hala büyüyoruz. Ve dertlerimiz de, mutluluklarımız da, umutlarımız da bizimle birlikte büyüyor. Biz çoğunlukla sormadığımız, istemediğimiz, beklemediğimiz ve kesinlikle tasvip etmediğimiz önerilere maruz kalırken; bu sefer istiyoruz. Önerilerinizi istiyoruz, fikirlerinizi ve düşüncelerinizi istiyoruz. Üst jenerasyonlar, size sesleniyoruz. Bu dinlemiş olduğunuz genci hayalleriyle, beklentileriyle, dertleriyle ve huzursuzluklarıyla dinlediniz. Ve ona söylemek istediğiniz, "Ben bu yollardan geçtim kardeşim, hele sen otur bakayım şuraya biz konuşalım" demek istediğiniz ve belirtmek istediğiniz şeyler varsa, dediğim gibi bir Instagram gönderisi olacak bu programla bağlantılı. Onun altında yorum kısmı var. Oraya önerilerinizi, hayat tavsiyelerinizi vermenizi bekliyoruz. Umarım keyif almışsınızdır bu programdan. Çok teşekkür ederiz Baran.

B. U: Ben teşekkür ederim davetiniz için.

S. S. M: Çok keyifli bir program olduğunu düşünüyorum. Açık Alan kaydının sonuna geldik. Ben Gelecek Kaydı'ndan Suda Sim Eriç. Bizi dinlediğiniz için çok teşekkür ederiz. Önümüzdeki hafta Perşembe günü başka bir Açık Alan kaydı ile birlikte karşınızda olacağız. O zamana kadar, o zamanın sesine kadar kendinize çok iyi bakın. Hoşça kalın.