Ufuk Turu’nda Ahmet İnsel, Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısının beşinci yılında savaşın 2014’ten bu yana süren arka planını, Rusya’daki rejimin sertleşen ideolojik yönelimini ve ağır askerî kayıpları değerlendirirken; Venezuela–Küba enerji krizini, Panama Kanalı üzerinden ABD–Çin gerilimini, ABD–İran görüşmelerini ve İsrail’in yeni ittifak arayışlarını ele alıyor.
Ömer Madra: Günaydın Ahmet, merhabalar!
Ahmet İnsel: Günaydın!
Özdeş Özbay: Günaydın!
A.İ.: Günaydın!
Ö.M.:Ufuk Turu’na nereden başlıyoruz bugün?
A.İ.: Rusya’nın Ukrayna’ya saldırmasının beşinci yılına girdik. Rusya, 24 Şubat 2022’de beklenmedik bir şekilde Kiev’e saldırıya geçmişti hatırlayacaksınız.
Ö.Ö.: Aslında bekleniyordu çok beklenmedik değildi ve hatta tarih falan da veriliyordu bir ay öncesinde.
A.İ.: Evet ama bunun gerçekleşme ihtimali de o kadar yüksek görülmüyordu.
Ö.Ö.: Doğru, hatta dalga geçiyorduk biz de Ömer Beyle geriye dönüp baktığımızda.
A.İ.: Evet, İran’a ABD’nin saldırısı olacak mı olmayacak mı diye sürekli bir beklenti hâli var. Olmayacak gibi görünüyor ama sonuçta Putin, 2014 yılında Rusya olarak Ukrayna’nın Donetsk bölgesine müdahale etmiş ve Kırım’ı işgal ederek ilhak etmişti. Donetsk’i de ayrılıkçıların kontrolünde, Rusya’nın himayesinde bir bölge hâline getirmişti.

Aslında 2022’de başlayan bir savaştan söz etmiyoruz; 2014’te başlayıp 2014-2022 arasında düşük yoğunluklu ama ciddi kayıpların yaşandığı çatışmalarla süren bir süreçten bahsediyoruz. Bu dönemde ölü sayısı hiç de azımsanmayacak düzeydedir.
Kırım’da geniş çaplı bir silahlı çatışma yaşanmadı; Rusya’nın bölgeye askerî varlık yerleştirmesinin ardından bir referandum yapıldı ve Kırım halkının Rusya’ya bağlanmak istediği sonucu açıklandı. Buna karşılık Donetsk bölgesinde 2014-2022 arasında sürekli çatışmalar yaşandı. 24 Şubat 2022’de ise Rus ordusu tankları ve ağır askerî teçhizatıyla Ukrayna’ya geniş çaplı bir saldırı başlattı ve Kiev yönünde ilerlemeye başladı.
Ö.Ö.: Hem de Belarus üzerinden.
A.İ.: Evet, Belarus üzerinden ilerlenmiş ve Kiev’in boşaltılması ihtimali gündeme gelmişti. İki yıl önce Cumhurbaşkanlığına seçilen Zelensky ise Kiev’i terk etmeme kararı aldı. Bu karar, o an için anlamı tam kavranamasa da büyük bir cesaret örneği olarak görüldü. Sonuçta Kiev’in boşaltılmaması ve Zelensky’nin kenti terk etmemesi, Ukrayna’da ciddi bir toparlanma ve direniş hareketi yarattı.
Putin’in öngördüğü gibi iki gün içinde Kiev’in Rus ordusu tarafından ele geçirilmesi, Zelensky’nin ülke dışına çıkması ve yerine Rusya’ya yakın bir hükümet kurulması planı gerçekleşmedi. Bu beklenmedik direniş, dört yıldır devam eden bir savaşa dönüşmüş durumda.

Dört yıl az bir süre değil; tarihçiler hatırlayacaktır; Sovyetler Birliği’nin Nazi işgaline karşı yürüttüğü savaş da dört yıl sürmüştü. Bugün gelinen noktada, Sovyetler Birliği’nin II. Dünya Savaşı’nda yer aldığı o büyük savaş süresini aşan bir çatışma dönemine girilmek üzere olduğu söylenebilir.
II. Dünya Savaşı’ndan bu yana Sovyetler Birliği’nin ve onun devamı sayılan Rusya’nın yaşadığı en büyük insani kayıpların bu savaşta ortaya çıktığı ifade ediliyor. Kesin rakamlar vermek mümkün olmasa da Rus ordusunda 200-300 bin arasında ölüm ve bunun iki-üç katı kadar da yaralı olduğu yönünde tahminler dile getiriliyor.
Ö.M.: Rusya'nın toplamda 300 bin kayıp mı verdiğini hesaplıyorlar?
A.İ.: Evet, kayıp sayısının 300 bin civarında olduğu söyleniyor. Bazı tahminler 200-250 bin aralığını verse de 300 bin rakamı daha sık telaffuz ediliyor ancak bu aşamada verileri kesin biçimde doğrulamak oldukça zor. Bazı gazeteciler, Rusya’daki mezarlıkları tek tek inceleyerek daha gerçekçi bir sayı tespit etmeye çalışıyorlar.
300 bin son derece yüksek bir rakam. Rusya, toprak büyüklüğü bakımından dünyanın en büyük ülkesi; nükleer silaha sahip ve askerî kapasitesi de yüksek bir devlet acak gayrisafi millî hasıla bakımından İspanya ve İtalya’dan daha büyük bir ekonomi değil. Bu nedenle zaman zaman “kil ayaklı dev” benzetmesi yapılıyor: Görünüşte çok güçlü ama ekonomik zemini görece zayıf bir yapı.
Gözlemciler, özellikle 2020’den itibaren Vladimir Putin yönetiminin daha merkeziyetçi, daha baskıcı ve Rus milliyetçiliğini “yurtseverlik” söylemi altında daha belirgin biçimde öne çıkaran bir çizgiye yöneldiğini belirtiyorlar. Avrupa karşıtlığının da önceki dönemlere kıyasla çok daha güçlü vurgulandığı ifade ediliyor. Hatta bazı çalışmalar, Putin rejimini bir tür “emperyal despotizm” olarak tanımlıyor.

Vladimir Putin’in iktidara İkinci Çeçen Savaşı sürecinde geldiğini hatırlamak gerekir. Sovyetler Birliği’nden devralınan devlet zihniyetinde süreklilik unsurları olduğu; “kuşatılmış ve tehdit altındaki ülke” algısının güçlü biçimde varlığını sürdürdüğü sıkça dile getiriliyor. Çok uzun kara sınırlarına sahip olan Rusya’nın, sınırlarının ötesindeki ülkeleri ya kendisine yakın ve bağımlı rejimler olarak görmek ya da aksi durumda potansiyel tehdit olarak algılamak yönünde bir yaklaşım benimsediği ifade ediliyor.
Bu sürekli tehdit algısının, ideolojik olarak baskıcı yönetim anlayışını meşrulaştıran bir gerekçe olarak kullanıldığı değerlendirmeleri yapılıyor. Rejimin otokratik niteliklerinin zaman içinde arttığı belirtiliyor.
Bu çerçevede yalnızca Putin değil, “siloviki” olarak adlandırılan, güvenlik ve istihbarat kurumlarından gelen kadroların oluşturduğu bir zümrenin yönetimde belirleyici olduğu söyleniyor. Putin de bu yapı içinde en üst konumdaki isim olarak görülüyor; kendisi de istihbarat kökenli bir siyasetçi.
Ö.M.: Burada Stalin geleneğinin sürdürülmekte olduğunu söylemek mümkün herhalde?
A.İ.: Tabii. Sovyetler Birliği’nden devralınan devlet aklı içinde, özellikle Stalin dönemine özgü güvenlik endişeleri ve baskı mekanizmalarının izlerini görmenin mümkün olduğu sıkça dile getiriliyor.
Bugün Rusya ordusunun verdiği yaklaşık 300 bin kayıp içinde dikkat çeken bir başka unsur da ordunun homojen bir yapıya sahip olmaması. Rusya ordusu yalnızca etnik Ruslardan oluşmuyor; Rusya Federasyonu vatandaşı olan ancak etnik olarak Rus olmayan, federasyonu oluşturan çok çeşitli cumhuriyet ve topluluklardan gelen unsurlar da ordunun önemli bir bölümünü oluşturuyor.
Ö.Ö.: Kuzey Kore askerleri de var bu arada.
A.İ.: Evet ancak bunların toplam nüfus içindeki oranı sayısal olarak çok yüksek değil; daha çok politik anlamda dikkat çekici. Asıl büyük sayıyı, yoksul Rusya halkı oluşturuyor. Ordunun sahaya sürdüğü ana kitle büyük ölçüde Rusya Federasyonu’nun ekonomik olarak dezavantajlı bölgelerinden gelen insanlar. Bunların içinde etnik Ruslar olduğu gibi, federasyonu oluşturan farklı halklardan gelen yurttaşlar da var.

Örneğin Buryatlar, Tatarlar, Tuvalılar gibi farklı etnik gruplardan askerler bulunuyor. Ayrıca, Kuzey Kore askerlerinden daha fazla sayıda olduğu belirtilen ve hapishanelerden belirli şartlarla serbest bırakılarak cepheye gönderilen hükümlüler de dikkat çekiyor. Özellikle Çeçenler, Dağıstanlılar, Başkurtlar, Tuvalılar, Yakutlar ve Kuzey Kafkasya’daki özerk cumhuriyetlerden ya da yoksul bölgelerden gelenlerin, cephede ön saflarda yer aldığı ve çatışmalarda hayatını kaybedenler arasında bu grupların oranının yüksek olduğu ifade ediliyor.
Ö.Ö.: Hapishaneler önemli bir insan kaynağı olarak kullanıldı. Hatırlanacağı üzere, bu hükümlülerin önemli bir kısmı başlangıçta Wagner Grubu tarafından organize ediliyordu ve daha sonra Wagner’in liderliğinin Rus askerî yönetimine karşı bir kalkışma girişiminde bulunmasıyla Rusya’da kısa süreli bir kriz yaşandı. Wagner’in başındaki Yevgeni Prigojin, bu sürecin ardından bir uçak kazasında hayatını kaybetti; ölümünün bir suikast olup olmadığına dair çeşitli iddialar ortaya atıldı.
A.İ.: Uçağı düşürüldü.
Ö.Ö.: Evet.
A.İ.: Moskova’dan bakıldığında, az önce değindiğim gibi, özellikle geçmişte Sovyetler Birliği’ne dâhil olmuş ve bugün bağımsız olup Rusya’ya komşu olan ülkeler — Baltık ülkeleri, Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan gibi — potansiyel bir tehdit unsuru olarak algılanabiliyor. Bu yaklaşımın, tarihsel ve jeopolitik bir kuşatılmışlık anlayışına dayandığı ifade ediliyor.

Putin yönetiminin aynı zamanda tarihsel hafızayı yeniden biçimlendirmeye yönelik adımlar attığı da belirtiliyor. 2024’te Moskova’daki Gulag Müzesi “tamirat” gerekçesiyle kapatılmıştı. 20 Şubat’ta yeniden açıldığı duyuruldu ancak artık “Gulag Müzesi” adıyla değil; “Hafıza Müzesi” adı altında, Sovyet halkının maruz kaldığı Nazi işgali ve Nazi suçlarının anısını yaşatmayı amaçlayan bir kurum olarak tanımlanıyor.
Bu yeni çerçevede, Stalin dönemindeki Gulag sistemi ve Sovyet yurttaşlarına yönelik baskı uygulamalarından ziyade, Nazi Almanyası’nın işlediği suçların anısına odaklanıldığı ifade ediliyor.
Ö.M.: Evet. Yani Hafıza Müzesi'nde Stalin’i hafızalardan silmişler.
A.İ.: Tamamen silinip silinmediğinden emin olmak zor. “Sovyet halkının maruz kaldığı soykırım” ifadesinin içeriğinin nasıl tanımlandığını henüz net olarak bilmiyoruz. Müzenin yeni içeriğini yerinde görmüş kişilerin ayrıntılı tanıklıklarını okumadan kesin bir değerlendirme yapmak güç.
“Sovyet halkının maruz kaldığı soykırım” denildiğinde teorik olarak Stalin dönemindeki kitlesel baskı ve şiddet uygulamaları da bu kapsama sokulabilir; nitekim bu yönde tartışmalar ve bazı akademik iddialar mevcut. Ancak Putin’in resmî ideolojik çerçevesi açısından Stalin döneminin uygulamalarının “soykırım” olarak tanımlanması pek olası görünmüyor. Bu nedenle içeriğin ağırlıklı olarak Nazi Almanyası’nın işlediği suçlara odaklandığı tahmin ediliyor. Yine de Gulag sistemi ve Stalin dönemindeki baskı rejimine sınırlı da olsa bir bölüm ayrılmış olması ihtimali tamamen dışlanamaz; müze çok yeni açıldığı için kesin konuşmamak gerekir.
Başlığın ve vurgunun özellikle Nazi cinayetlerine yönelmesi, Putin yönetiminin ideolojik söylemiyle de uyumlu. Resmî söylemde Ukrayna’daki yönetim sıklıkla “Nazi ideolojisinin etkisi altında” olmakla suçlanıyor. Bu çerçevede, İkinci Dünya Savaşı’nda Nazi işgaline karşı verilen mücadelenin hatırası yalnızca tarihsel bir anma değil, güncel politik söylemin de bir parçası hâline geliyor. Ukrayna’ya karşı yürütülen savaşın, Nazi Almanyası’na karşı verilen savaşın tarihsel devamı gibi sunulduğu bir ideolojik çerçeveden söz ediliyor.
Ö.M.: Gerçekten çarpıcı bir veri. 1941’de Nazi Almanyası’nın başlattığı ve “Barbarossa Harekâtı” olarak adlandırılan işgal sürecinde Sovyetler Birliği yaklaşık 27 milyon insan kaybetti. Bu kayıpların önemli bir kısmı sivillerden oluşuyordu ve savaş, Sovyet topraklarında son derece yıkıcı sonuçlar doğurdu.
A.İ.: Evet.
Ö.M.: 8-10 milyon arasında da asker var sanırım.
A.İ.: Bu, gerçekten ayrı ve kapsamlı biçimde ele alınması gereken bir başlık: 'Rusya’da son yıllarda şekillenen rejimin nitelikleri ve giderek belirginleşen özellikleri'. Önümüzdeki dönemde bu konuyu daha ayrıntılı biçimde ele almaya devam edelim.
Ö.M.: Tamam.

A.İ.: İsterseniz ikinci konu olarak Venezuela–Küba ilişkilerine geçelim. Geçtiğimiz hafta içinde Venezuela’nın Küba ile olan iş birliği anlaşmasını fiilen ya da resmen iptal ettiği yönünde bilgiler geldi. Bu, Küba’nın Venezuela’ya gönderdiği ve karşılığında petrol aldığı sağlık çalışanları, doktorlar, askerler ve istihbarat uzmanlarının yavaş yavaş Küba’ya geri dönmeye başladığı anlamına geliyor.
Öte yandan, ABD’nin uyguladığı ambargolar nedeniyle Venezuela’nın Küba’ya gönderdiği petrol sevkiyatının durdurulduğu biliniyor. Şu anda Küba’da ciddi bir petrol sorunu yaşanıyor. Meksika’nın gönderdiği bir petrol gemisinin henüz Küba’ya ulaşmadığı, buna karşılık gıda yardımlarının ulaştığı belirtiliyor. Dün ortaya çıkan bilgilere göre, Rusya’nın Küba’ya petrol göndermeyi vadettiği ifade edildi ancak Rusya’nın petrol ihracatına yaptırım uygulayan ABD’nin, Küba’yı deniz yoluyla abluka altına alma ihtimali de dile getiriliyor.
Küba’da zaten zor olan ekonomik koşulların, ambargo nedeniyle daha da ağırlaştığı ve günlük yaşamın olumsuz etkilendiği ifade ediliyor. ABD’nin Küba’ya askerî müdahalesi olup olmayacağı konusu da gündemde ancak bazı değerlendirmelere göre ekonomik baskı ve abluka stratejisinin daha düşük maliyetli ve etkili görüldüğü belirtiliyor.

ABD iç siyasetinde de bir başka gelişme yaşandı; Panama Kanalı’nın iki ucundaki limanların işletme hakkı 1997’de bir Hong Kong şirketine verilmiş, 1999’dan itibaren yürürlüğe girmiş ve üç yıl önce 26 yıllığına uzatılmıştı. Trump, bu durumun ABD’nin çıkarları açısından sakıncalı olduğunu savunuyordu ve Panama üzerinde bu işletmenin Çinli bir şirket tarafından yürütülmesine son verilmesi yönünde baskı uyguluyordu.
Geçtiğimiz günlerde Panama Yüksek Mahkemesi, yapılan anlaşmanın Panama’nın çıkarlarına aykırı olduğu ve gelir paylaşımının Panama aleyhine adaletsiz olduğu gerekçesiyle sözleşmenin iptaline karar verdi. Bunun ardından bir başkanlık kararnamesiyle hem Pasifik, hem de Atlantik tarafındaki iki limanın yönetimi geçici olarak Panama devleti tarafından devralındı; ilerleyen dönemde yeniden ihaleye çıkılması bekleniyor.
Trump, bu gelişmeden memnuniyet duyduğunu sosyal medya mesajıyla ifade etti. Çin ise şirketlerinin haklarını uluslararası düzeyde savunacağını açıkladı. Bu durumun uluslararası ticaret mahkemelerinde uzun sürebilecek bir hukuk sürecine yol açabileceği belirtiliyor.

Orta Doğu’da ise iki önemli gelişme gündemde: ABD ile İran arasında Perşembe günü Cenevre’de görüşmelerin başlaması bekleniyor ancak son anda iptal ihtimalinin tamamen ortadan kalkmadığı ifade ediliyor. Trump, Truth Social’da yaptığı açıklamada, İran ile anlaşmayı tercih ettiğini ancak anlaşma sağlanmaz ise İran’ın “çok büyük sonuçlarla” karşılaşacağını söylediğini belirtti. Aynı mesajda İran halkına yönelik olumlu ifadeler de yer aldı.
Ö.Ö.:The New York Times’ta da dikkat çekici bir makale yayımlandı. Makalede, müzakerelerde istenen sonucu elde etmek amacıyla önleyici bir saldırı düzenlenebileceğine dair iddialara yer verildiği belirtiliyor.
A.İ.: Evet, bu ön saldırının bir günlük sınırlı bir operasyon mu olacağı yoksa daha uzun süreli ve çevreleme/abluka niteliğinde bir baskı stratejisi mi içereceği belirsizliğini koruyor.
Trump’ın söyleminde en sık öne çıkan kelimelerden biri ise “deal” (anlaşma) kelimesi olarak biliniyor. Bunun yanı sıra “great” (harika/büyük) ve “strong” (güçlü) gibi ifadeleri de sıkça kullandığı ifade ediliyor.
Ö.M.: Barış!
A.İ.: Barış olur mu? Hayır; öne çıkan kelimeler: Pazarlık, müzakere ve anlaşma.
Ö.Ö.:Anlaşma Sanatı diye kitabı da var biliyorsunuz.
A.İ.: Evet, o kitabı okumadım ama merak ediyorum: Bu tür bir yaklaşım yani önce güç gösterip ardından masaya oturtma stratejisi o kitapta da var mı bilmiyorum ki o dönemde zaten başkan değildi.
Ö.M.: Bölge açısından sonuçları çok ağır olabilir. Bu konuyu muhtemelen bir süre daha kaygı ve belirsizlik içinde konuşmaya devam edeceğiz.

A.İ.: Evet. İsrail de bu çerçevede kendisine yeni ittifaklar üzerinden bir güvenlik alanı oluşturmaya çalışıyor. “Altılı İttifak” şeklinde dile getirilen bir fikir ortaya atıldı. Buna göre İsrail, Türkiye’nin “Kıbrıs Rum Yönetimi” olarak adlandırdığı ancak resmî adı Kıbrıs Cumhuriyeti olan ülke, Yunanistan, Hindistan ve Afrika’dan bir ya da iki ülkenin dâhil olacağı bir ittifak arayışını Netanyahu dolaylı biçimde gündeme getirdi.
Ö.M.: Hindistan Başbakanı Narendra Modi de gidiyormuş bugün İsrail’e.
A.İ.: İşte o vesileyle zaten bu konu dile getirildi ve orada da yeni bir ittifaklar bütününün şekillenmesi ihtimalinden söz ediliyor.
ABD'nin İsrail’e gönderdiği büyükelçinin açıklamalarını siz geçen gün ayrıntılı biçimde ele almıştınız - onu yeniden açmayalım ancak o açıklamaların da muhtemelen dünya siyasi tarihine geçecek nitelikte olduğu söylenebilir.
Ö.M.: Traji komedi.
A.İ.: Örneği olacaktır.
Ö.M.: Peki çok teşekkür ederiz.
A.İ.: İyi günler!
Ö.Ö.: Görüşmek üzere.
Ö.M.: Hoşçakal!


