Sakat Muhabbet'te Alper Tolga Akkuş, klinik psikolog, bağımsız yaşam savunucusu ve deneyimleyicisi Beyza Ünal ile sakatların psikolojiye nasıl yaklaştığını ele alıyor.
Alper Tolga Akkuş: Merhaba. Apaçık Radyo'ya, Sakat Muhabbet’e; sağlamcı zihniyetin kör topal muhalifine hoşgeldiniz, ben Alper Tolga Akkuş ve bugün 21 Ocak 2026 Çarşamba. Daha önce konuk olan bir arkadaşımı bir kez daha konuk ediyorum bu hafta. Konuğum Beyza Ünal. Beyza hoşgeldin, nasılsın, iyi misin?
Beyza Ünal: Merhaba Alper, iyiyim, teşekkür ederim. Burada olmak yine çok güzel.
A.T.A.: Nasıl gidiyor görüşmeyeli? Ne kadar oldu, bir seneyi geçti değil mi? Bayağı eski aslında.
B.Ü.: Bence oldu, aynen bir seneyi geçti. Görüşmelerim de iyi gidiyor, yoğun. Çalışıyorum genel olarak.
A.T.A.: Seni tanıyalım, ilk sorumu sorayım ben her zaman olduğu gibi; Beyza Ünal kimdir, bugüne kadar neler yapmıştır ve bir sakatlığın var ise bunu da bizimle paylaşır mısın lütfen?
B.Ü.: Klinik psikoloğum ve bugün biraz bundan bahsedeceğiz aslında. Bir sakatlığım da var; fiziksel engelliyim, tekerlekli sandalye kullanıyorum. Böyle diyebilirim.
A.T.A.: Engelin hakkında biraz bilgi versene, engelin ne? Daha önce konuk oldun ama onu dinlemeyenler ve ilk defa dinleyenler vardır. Bir de hatırlasınlar, unutmuş olabilirler.
B.Ü.: Kaslarım zayıf olduğu için tam zamanlı tekerlekli sandalye kullanıcısıyım ve genel olarak fiziksel erişilebilirlikle ilgili pek çok sıkıntı yaşıyorum diyebilirim. Daha fiziksel güç gerektiren günlük işlerimi hallederken çevremdekilerin yardımına ihtiyaç duyabiliyorum yani genel olarak bu şekilde diyebilirim.
A.T.A.: Şimdi bana sürekli sorulan soruyu ben de sana yönelteyim; bana derler, görürler engelimi, sakatlığımı ve benim olduğu gibi senin de görünür bir engellin var. Hemen bir soru gelir, ‘Doğuştan mı abi?’ Ben de sana soruyorum: ‘Doğuştan mı abla?’
B.Ü.: Evet, doğuştan. Genetik bir rahatsızlık.
A.T.A.: İsmi var mı bu rahatsızlığın? Yoksa kas hastalığı diye mi geçiyor?
B.Ü.: Yok, ben daha çok halk ağzıyla söyletmiyorum yani tabii ismi var: Muskuler Distrofi. Onun da alt tipleri var yani farklı farklı musküler distrofiler var. Onlardan bir tanesi, LAMA2 diye bir alt tanı. Onun da şakasını yapıyordum bir süredir - o alt tipini öğrenmek için genetik testi yaptırdım yakınlarda ve öğrendim bu arada - bunun LAMA2 olduğunu öğrenince ‘Lama'ymışım diye arkadaşlarımla…’ yani lama diye bir hayvan var ya tatlı, böyle kuzu gibi, kabarık kabarık tüyleri olan bir hayvan. Biliyor musun?
A.T.A.: Güney Amerika'da yaşayan bir hayvan diye biliyorum onu ben.
B.Ü.: Evet, aynen.
A.T.A.: Seni daha önce konuk aldığımda sağlamcılık terimine alternatif bir isim bulmuştuk beraber: ‘Normalciyiq’. Onu konuşmuştuk.
Sen benim hoşlandığım bir konuk tipisin. Ben konu öneriyorum Beyza'ya ve o da ‘Tamam, olabilir ama şunu mu yapsak’ demişti o zaman da ve şimdi de aynısı oldu aslında.
Her ay Erişiyorsam Varım’ın buluşması oluyor Zoom üzerinden. Orada buluşmamızda gene ben Beyza'ya başka bir şey önerdim ama o gene evirdi çevirdi, ‘Ya aklımda şu var Alper, o mu olsa?’ dedi.
Benim önerdiğim konu, Senin aslında şu anda bağımsız yaşıyor olmandı. Asıl konumuza müzikten sonra geçelim istersen çünkü onu daha geniş konuşacağız. Sen bununla ilgili endişelerini dile getirmiştin yani bunu açıklamak doğru mu yanlış mı anlamındaki endişelerini. Şimdi bir özetlesene orada konuşulanları, dinleyenler hiçbir şey bilmiyorlar, sen burada onlara aktar istersen.

Bağımsız Bir Yaşam
B.Ü.: Yani şimdi şöyle bir şey oldu aslında; ben senelerdir bağımsız yaşam konusunda akademik anlamda hak savunuculuğu açısından aktivist olarak çalışmalar yapıyorum zaten 10 senedir ve kişilerin aslında kendi ihtiyaç duydukları desteği, ihtiyaç duydukları zamanda, ihtiyaç duydukları şekilde alarak kendi alanlarında, toplum içerisinde yaşamaları gerektirdiğini savunuyorum diyebilirim. Türkiye'de tabii bu durum biraz daha az gibi bir yerden oluyor. Engelliler genelde Türkiye’de çok fazla Avrupa'daki, ABD’deki gibi çok büyük özel bakım merkezlerinde, yatırıcı yerlerde kalmıyorlar. Aileleriyle, kendi tanıdıklarıyla, akrabalarıyla vs. kalmak durumunda kalıyorlar eğer tek başlarına yaşayabilme olanakları yoksa. Bu anlamda aslında kendi evinde yaşayan, kendi ihtiyaç duyduğu desteği yardım alarak yaşayan engellilerin sayısı da epey az aslında. Ben de bunun bir şekilde yapılabilmesi gerektiğine dair savunuculuğunu yapıyordum.
Yakın zamanda kendim için de böyle bir yaşam düzenine geçmiş olduğum için biraz bunu konuşuyorduk ama tabii o yaşam için Alper, sen de çok heyecanla ve ilgiyle bununla ilgilendin ve bu nasıl bir süreç, hakikaten ne gibi artıları var, ne gibi eksikleri var, nasıl zorlukları da olabilir şeklinde yaklaştın. Hatta ilk konuşmamızda ‘Tamam canım. Zaten daha değil önce bir zorluk yaşa” demiştin hatırlarsan.
A.T.A.: Oldu mu o zorluklar? Zorluk yaşıyor musun, oluyor mu onlar?
B.Ü.: Alışkın olmadığım bir şey tabii ki yani zorlukları oldu bazı açılardan. Asistanımı değiştirdiğim bir dönemim oldu örneğin. Başka biriyle başlamıştım, şimdi ise başka biriyle devam ediyorum. Bu, birkaç ay içerisinde yapmam gereken bir değişiklik oldu. Ama değiyor mu diye sorarsan, onu da anlama aşamasındayım. Değiyordur diye de ümit ediyorum.
A.T.A.: Ben sesinden anladım o mutluluğunu, coşkunluğunu çünkü bunu istiyordun zaten. Şimdi bunu bilmeyenlere açıklayayım; daha önce ailen ile yaşıyordun sen.
B.Ü.: Evet.
A.T.A.: Ama kişisel bir asistanla tek başına bağımsız yaşıyorsun şu anda.
B.Ü.: Evet.
A.T.A.: Kişisel Asistanlığa daha önce değinmiştik Sakat Muhabbet’de ama şöyle değinmiştik ve hatta baktım; iki sene önce, 10 Ocak 2024 tarihinde Elif Gamze Bozo’yu konuk almıştım. Elif Gamze'yi tanıyorsun sen. Onun da asistanı var ama o kendi ailesiyle yaşıyor ve asistanı da vardı. O zaman da onun asistanı Rozgül Çeliyava'ydı. Benim de evime her hafta gelen, temizliğe yardım eden, yemek yapan bir arkadaşım var, Hatice Güven. Ben de Elif Gamze Bozo'yla Rozygül Hanım'ı, bir de Hatice'yi konuk almıştım.
Ben tek başıma yaşayan bir insanım ama Hatice Hanımınki de bir asistanlık aslında. Haftada yarım gün mü geliyor, bir gün mü geliyor, sürekli mi geliyor, fark etmiyor. Hayatımızı kolaylaştıran insanlar aslında bunlar bir yandan da.
B.Ü.: Aynen, kesinlikle. O yüzden aslında en başta o şeyin vurgusunu verdim yani kimden, ne şekilde, ne kadar, ne için yardım alabiliyorsak, alarak kendi kararlarımızı, kendi hayatımızı sürdürebilmemiz anlamına geliyor zaten bağımsız yaşam.
İnsanların zihninde bağımsız yaşamdan bahsedildiği zaman biraz daha kendi kendine yetebilmek gibi bir kavram canlanıyor sıklıkla. Aslında bu hiç kimse için yani sakat olsun olmasın, hiç kimse için mümkün olan bir şey değil. Herkesin yaşayabilmek için bazı konularda bir başkasının duyduğu ihtiyaç bu. Hiç kimse kimseye ihtiyacı olmadan yaşayamaz. Dolayısıyla burada da asistanların bizim hayatımızdaki yerleri de benim ihtiyacım ya da senin ihtiyacından farklıdır ama o ihtiyacı karşılayan birilerinin olması hayatımızda.
A.T.A.: O asistan da ekonomik olarak ondan fayda sağlıyor yani o da kendi ihtiyacı için geliyor zaten. Yardım yapmıyor, helal olsun diye yapmıyor, cennete gitmek için yapmıyor bunu; herkesin belli gayeleri var, bunu gideriyor.
Bunun için bir maddi gelir gerekiyor galiba. Sen de bu yüzden, ‘Ben aslında kendi mesleğimle alakalı maddi bir duruma eriştim ve bu sayede bunu sağladım’ diyordun ki senin mesleğini de konuşacağız bugün.
Peki, maddi gücü oldu insanın, kişisel asistanı nereden buluyorsun, bunun yerleri mi var? Bunu da söyleyelim ve oradan müziğe geçelim istersen.
B.Ü.: Aslında olması gereken şey, onu da söyleyeyim de Alper, savunuculuk kısmı eksik kalmasın. Bunu ben şimdi kendi imkanlarımla karşılıyorum, hepimiz kendi imkanlarımızla karşılamak durumundayız çünkü şu an devletin bir desteği var ama bu destek Türkiye'de sadece aileye verilen bir bakım desteği, o da çok kısıtlı imkanlara sahip kişilere sadece verilen bir bakım desteği zaten.
Biz bunun dışında senin olduğun gibi, Elif'in olduğu gibi, benim olduğum gibi dışarıdan birinden bir destek almamız gerektiği zaman aslında o kişinin de bu maaşının karşılığının devlet tarafından verilmesi gerektiğini aslında savunuyoruz yani bağımsız yaşamı destekleyen bir politika böyle olurdu. Dolayısıyla şu anda bağımsız yaşamını destekleyen bir politika olduğunu savunmamız mümkün değil Türkiye'de.
A.T.A.: Müziğe geçeceğiz ama şöyle diyeyim ben de; Avrupa'da, ABD'de, ileri ülkelerde tırnak içinde orada şöyle bir şey olmuştu: Önceleri devlet, bu insanları kurumlara kapatıyordu, ‘ben kurumda bakayım’ diyordu. Ama sakat hakları aktivistleri de, ‘hayır, isteyen orada kalır ama bağımsız olmak iseyen de bağımsız olsun’ diye bir hareketten sonra bugüne gelindi aslında. Bunu da detayını ben iletmiş olayım.
B.Ü.: Teşekkür ederim. Hatta aslında kurumların kapatılmasını savunuyorlar, onu da söylemek istiyorum.
A.T.A.: Müziğe geçelim. Asıl konumuza gelecektik ama ben yine ne yaptım ne ettim kendi konumu sana göre konuşturdum Beyza.
Müziği ben konuğa soruyorum. Ne var aklında, ne dinleyelim şimdi?
B.Ü.: Ben Scarlet Pleasure'dan “What A Life”ı dinlemek isterim hep beraber.
A.T.A.:Druk filminin müziği değil mi o?
B.Ü.: Evet evet: ‘Another Round, Another Round.’
A.T.A.:Sakat Muhabbet devam ediyor, bu hafta konuğum klinik psikolog ve bağımsız yaşam savunucusu Beyza Ünal desem, tam söylüyorum galiba seni.
B.Ü.: Müthiş oldu bence.
A.T.A.: Senin önerdiğin konu da şuydu: Ben bir psikoloğum, sakat bir psikoloğum ve sakat danışanlarım da var, bunu konuşalım demiştin.
Sakatlar psikolojiye nasıl bakıyor, nasıl gidiyor? Konu senin kafanda net, bende net değil. Sana bırakayım, sen konuyu aç, ben araya girerim zaten.

Psikoterapi, Sakat Danışanlar, Önyargılar ve Çözümler
B.Ü.: Tamam. Aslında sadece sakat danışanlarımız da var değil. Bizim meslekte bu çok önerilen bir şeydir; kendimizin de bir terapi sürecinde olması, yaptığımız meslek de aslında bir başkasının iç dünyasında nelerin olup bittiğini anlayabilmemiz. Öncelikle kendi iç dünyamızı da iyi bir şekilde anlayabiliyor, kavrayabiliyor olmamız gerekiyor. Terapi seansı içerisinde ortaya çıkan bir durumda ne yaşandığını anlayabilmemiz için, bu benden gelen bir şey mi, danışandan gelen bir şey mi yani ben normalde hasta olarak kullanıyorum da şu an belki...
A.T.A.: Genellikle danışan diye söylüyorlar.
B.Ü.: Evet, öyle söylüyorlar ama karşıdan gelen bir şey mi? Kimin meselesi bu ortadaki meseleyi anlayabilmek ya da orada ne döndüğünü kavrayabilmek için de gerçekten de kendi iç dünyamıza dair pek çok şey biliyor olmamız gerekiyor.
Dolayısıyla kendimin de, kendimi anlayabilmek için de uzun bir terapi geçmişi var. Zaten bir de tabii ki bu dünyada sakat biri olarak var olabilmek de çok kolay olmadığı için yani muhtemelen o terapi sürecinin de bana o anlamda da çok destekleyici bir süreç olduğunu da söylemiş olabilirim, tabii ki söyleyebilirim çok mümkün.
Kendi hastalarım üzerinden değil de kendim de bir hasta olarak terapide olma deneyimin üzerinden de bir şeylerden bahsetmek istiyorum sanırım. Benim çevremde çok zorlandığım bir şey yani kendi sakat arkadaşlarım bir şekilde benden bir terapist ismi istedikleri zaman kime yönlendirebileceğim konusunda bunlar üzerine birini bulmak çok zor oluyor çünkü bir anlamda bulduğunuz kişinin hakikaten de.
Terapi çok şey bir şey. Bir şekilde kişinin kendi ön yargılarının, kendi farkına varmadığı bazı düşüncelerin, bazı hislerin sakatlığa dair bazı meselelerin farkında olmasını gerektirecek bir şey orada hiç farkına varmadan aslında çalıştığınız kişinin sakatlığına dair çok olumsuz bir mesaj veriyor olabilirsiniz, bunun hiç farkında olmayabilirsiniz.
Dolayısıyla bunları ayırt etmek çok önemli ve bu farklı gruplarla çalışırken hep vurgulanan bir şeydir. Göçmenlerle çalışırken, LGBTİ'lerle çalışırken vs. bütün bunlar hep konuşulur ama benim psikoloji alanımda olan biri olarak gördüğüm şey, sakatlığın bu anlamda neredeyse hiç konu edilmediği. İnsanların hakikaten sakat danışanlarıyla nasıl çalışacaklarına dair yani sakat bir hastayla çalışırken sakatlık meselesinin terapistin iç dünyasında neler yarattığını dair, yaratabileceğine dair çok fazla şeyin konuşulmadığını görüyorum.
Biraz bunları konuşmak istemiştim aslında çünkü bunun çok önemli bir mesele olduğunu da düşünüyorum genel olarak.
A.T.A.: Ben de şey demiştim sana hatta; ben hayatımda bir defa gittim psikoloğa ve o da belki 20-25 sene olmuştur. ‘Niye gitmiyorsun?’ diyeceksin, benim de aslında tabii şikayetlerim var. Hep şöyle düşünüyorum ben; ya ben gideceğim, sonra bu psikolog, psikiyatr, beni dinlemeden, sakat olduğum için beni çözdüğünü zannedecek.
Çünkü normalde sakat olmayan birisi gittiğinde ne yapıyor psikoterapist? Anlatıyor insan, anlattıkça açılıyor ve orada kendi kendine keşfediyor. Bu var, şu var, şöyle mi?Ama ben gittiğim zaman otomatik, ‘ha bu sakat, her ne yaşıyor ise bununla ilgilidir’ algısı vardır gibi geliyor bana. Bilmiyorum, doğru mu aktardım ama bu algıyı. Sana atayım topu burada.
B.Ü.: Evet, terapistin kim olduğuyla çok ilişkili bir şey tabii. Bazı terapistler tam bunu yapabilir yani sen oraya başka bir meseleyle gidebilirsin ve tabii ki de o meselenin senin sakatlığınla kesiştiği noktalar da olabilir ama o kesiştiği noktaların dışında başka bir şey görememe hali kesinlikle başka bir mesele.
Zaten aktivizm içerisinde sık sık da söylediğimiz bir şey, bunu sadece kişisel bir mesele olarak görmek ve toplumsal olarak seni etkileyen şeylerin farkında olmaması bir terapistin çok büyük bir kayıp olur. Bunun sadece senin kişisel bir meselen olduğunu düşünerek sana bazı karşılıklar vermesi, bazı yorumlarda bulunması vs. bunlar da çok bence meselenin çok büyük bir kısmını kaybetmesine sebep olan bir şey.
Çünkü bütün bunlar aslında toplum içerisinde de şekillenen deneyimler, sakatlıkla ilgili deneyimler, sakatlığın dışındaki deneyimler de oluyor. Dolayısıyla onları da görmek durumunda bir riski de bu bence. Gerçekten insanların, bunu sadece benim kişisel meselem olarak, benim sadece kişisel bir eksikliğim olarak görecek endişesiyle de insanlar terapiye gitmemeyi tercih ediyor ya da tam tersi şekilde, bazen insanlar, terapistler diyeyim, o sakatlık meselesinden, bunun kendilerinde yarattığı kaygı o kadar büyük olabilir ki bazı durumlarda. Aslında hiç o sakatlık konusuna da girmemeyi tercih edebilirler.
Sanki klasik söylenen bir şey vardır aynı biraz önce senin söylediğine benzer bir şekilde. İnsanlar hemen, ‘Ben seni engelli olarak görmüyorum, sen çok başarılısın, sen çok şöylesin, sen çok böylesin, sen hiç engelli değilsin,’ yani terapist de kendini bazen böyle bir konumda bulabilir.
A.T.A.: Ya ben, dedim ya az önce hiç gitmedim psikoloğa diye ama benim ‘Sit down’ diye bir oyunum var biliyorsun ve sen de hatta Ankara'ya gidince, ‘Benim evim var, misafir ol, gel’ demiştin hatırlarsan ki o sözünü de ben buradan vurgulayayım.
B.Ü.: Evet, hatırlat elbette.
A.T.A.: Daha bir şey yapmadım ama Türkiye’ye gezme niyetim var o oyunla. Yakında olur inşallah. O Sit Down oyununu ben dört defa sahneledim.
En son İstanbul'dakinde yeni bir şey ekledim ve çocukluğumu anlattım en başında ama ağır şeylerdi. Babamın, annemin bana yaptığı ve tırnak içinde beni tedavi etmek için yaptıkları şeyler. Bunlar beni hep zorlayan şeylerdi ve bende travma yaratan şeylerdi. Onu anlattım Beyza ve bana o kadar iyi geldi ki o. Paylaşmak yani insanlarla. Tek bir psikologla değil de herkese söyledim ve insanlar da bayağı kötü oldular.
O oyunda sakat insanlar da vardı ve onların da bana desteği, mesela ben tek olsam orada sakat olarak, bana inanmazlardı, ‘Bu kadar da olmaz’ derlerdi. Orada diğer sakat insanlar, ‘Biz de yaşadık aynısını’ dediler ve aslında bu toplumsal bir şey olduğu ortaya çıktı bir yandan da. Böyle bir şey aslında.
Annen, baban, çevren de senin sakat, hatalı ve onarılman gereken bir şey diye görüyorlar seni ve o seni çocukken mahveden bir şey oluyor bir yandan da.
B.Ü.: Evet yani terapistlik tam olarak bu yani bu deneyimin toplumsal olarak nasıl bir deneyim olduğunu bilmesi çok önemli. Bu sadece bireysel. Senin gittiğin terapistin, aslında bunun yaygın bir deneyim olduğu konusunda toplumun sürekli olarak düzeltilmesi gereken, sürekli olarak iyileştirilmesi, tedavi edilmesi gereken biri olmana dair yaklaşımının seni nasıl etkilemiş olabileceğine dair öncesinde zaten düşünmüş olması, buna dair bir farkındalığının olması çok önemli.
Bu olmadığı zaman maalesef terapi süreçleri terapistin yine aynı kültürün bir parçası olarak karşısındaki engelli kişiyi sürekli tedavi edeceği, düzeltmeye çalışacağı, kişisel, bireysel bir yerden değerlendirdiği bir şeye dönüşebiliyor ve bu da çok yaralayıcı oluyor.
Alternatifi bence dediğim gibi, bütün bu süreçlerin terapistin de farkında olması yani bütün bu dışsal çevrenin sakatlık deneyimi nasıl etkilediğinin farkında olması çok önemli. Aynı zamanda kendi ön yargılarının da farkında olması çok önemli. Terapinin bence başarılı olması için bu içselleştirdiğimiz negatif şeylerle de daha farklı bir yerden iletişim kurabilmemizi de sağlamak aslında terapinin amacı yani bunu değiştirebilmemize, o negatif normları daha belki pozitife gerçekten de çevirebilmemize, kendi içsel olarak hissettiğimiz haliyle de çevirebilmemize olanak sağlaması gerekiyor terapinin ama eğer terapist de kendisinin içselleştirdiği bu normları hiç sorgulamıyorsa, bize bu konuda yardımcı olması hiç mümkün değil aslında. Dolayısıyla terapistin zaten sakat bir kişinin kendisine dair atfettiği rollerden fazlasını düşünebiliyor olması da gerekiyor. Onun için daha fazlasını umut edebiliyor olması da gerekiyor ve o sakat kişiye belki inanabiliyor olması da gerekiyor. Çünkü sakat kişiler muhtemelen bütün bu toplumsal şeylerin içerisinde kendi yapabileceklerine, kendi potansiyellerine o kadar da inanamıyor olacaklar ama terapistin tam da bunun tersi, gerçekçi bir yerden değerlendirebilmesi bu kişinin hakikaten de böyle daha hayali bir yerden de değil, siz her şeyi yaparsınız gibi bir yerden de değil tabii ki. Bu koşullar altında yapabileceğiniz çok daha fazlası var olabili yani belki sizin düşünemediğiniz gibi bir şeyi düşünebiliyor olması gerekiyor terapist. Dolayısıyla bunun için de dediğim gibi, o içselleştirmeleri sorgulayan bir terapist önemli geliyor bana.
A.T.A.: Peki, sen kendi deneyiminde böyle bir terapist buldun mu?
B.Ü.: Benim deneyimim oldukça olumlu oldu diyebilirim gerçekten de yani kendim de terapiye başlarken hayal etmediğim şeyleri yaparken bulduğumu biliyorum. Bu programın ilk başında bahsettiğimiz bu bağımsız yaşam mevzusu da onlardan bir tanesi bence ama aslında evet, bu dönüştürme mevzusu da tabi ki terapist-hasta ilişkisi zaten yani hep öyledir, karşılıklı olarak birbirimizi dönüştürdüğümüz bir süreçtir. Ben de bütün hastalarımdan, sakat olsunlar olmasınlar, bir sürü şey öğreniyorum gerçekten de.
Bununla da beraber aslında bazen sakatların yani o dönüştürme sorumluluğunu taşımaktan da bazen yorulduklarını da biliyoruz. Tabii ki de bütün sorumluluk bizim omuzlarımızda olmamalı ama gerçekten de o karşılıklı bir şey. Öğrenebilme, fırsatını yaratan bir ortam olarak görmeyi de değerli buluyorum tabii ki de. O yüzden de o gelişime, değişime açık olan bir terapist bulmak da kendisini zaten biraz geliştirmiş ama sizden de öğrenecek bazı şeylerinin ne olduğunu hissettiren bir terapisti denk gelmek de önemli geliyor bana.
Bunun dışında da ben üniversitede verdiğim derslerde bu sakatlık mevzusunu hep vurguluyorum psikoloji bölümlerinde olması gereken bir şey olarak. Bence en temelde onun da zaten öğretilmesi gereken bir konu olduğunu söyleyebilirim.

A.T.A.: Ben de şey önereyim sana; bir kitap yazman gerekiyor bu konuda galiba.
Çok çok sağol konuk olduğun için. Bu hafta konuğum klinik psikolog, bağımsız yaşam savunucusu ve deneyimleyicisi Beyza Ünal idi. Beyza, son sözlerin nelerdir?
B.Ü.: Bu kitap mevzusuyla ilgili bir şey söyleyebilir miyim? ‘Psikoterapide Kültürel Konular’ başlıklı bir kitap bölümüm var bu konuda. ODTÜ’den hocam Deniz Canel Çınarbaş, editörlüğünü yaptı ve ben de engelli danışanlarla çalışmakla ilgili bir kitap bölümü yazmıştım ama belki dediğin gibi bir kitabı da çevirebilir, genişletilerek onu söyleyeyim.
Bunun dışında da çok değer verdiğim bu iki konuya yer açtığın, alan açtığın için de teşekkür ederim Alper.
A.T.A.: Çok çok sağol Beyza konuk olduğun için. ‘Dünyanın bütün sakatları eğleşin.’ Haftaya görüşmek üzere, hoşçakalın.
B.Ü.: Hoşçakalın.


