İnsan Sanattır

-
Aa
+
a
a
a

Sakat Muhabbet’te Alper Tolga Akkuş, kültür kuramcısı ve sosyolog Ezgi Bakçay ile sakatlık, sanat ve sağlamcı zihniyet eleştirisi üzerinden bienal deneyimlerini ve sanatın politik imkânlarını masaya yatırıyor.

""
Max Ernst - The Angel of the home or the Triumph of Surrealism (1937)
İnsan Sanattır
 

İnsan Sanattır

podcast servisi: iTunes / RSS

Alper Tolga Akkuş: Merhaba, Apaçık Radyo’ya, Sakat Muhabbet’e: sağlamcı zihniyetin kör topal muhalifine hoşgeldiniz, ben Alper Tolga Akkuş. Bugün 7 Ocak 2026, Çarşamba. 

Yılın ilk programında Sakat Muhabbet’in ilk konuğunu bir kez daha konuk alıyorum, onu belirteyim. 
Kasım 2022'de ilk konuğum benim Ezgi Bakçay'dı ve bu hafta da kendisi konuğum. Ezgi hoşgeldin, nasılsın, iyi misin?

Ezgi Bakçay: Alper çok teşekkür ederim, çok iyiyim. Sen nasılsın?

A.T.A.: İyiyim ben de. Seninle o ilk Sakat Muhabbet bölümünde ''İnsan Sakattır'' diye bir şey konuşmuştuk. Epimethe, Promethe, Frankenstein, Mary Shelley... Bir de Alman bir filozof vardı galiba, adını şimdi ben çıkartamadım ama sen hatırlıyorsundur ismini.

E.B.: Bernhard Stiegler üzerinden, Fransız.

A.T.A.: Fransız, pardon. Hatta hapisten çıkmış biriydi, sonra filozof olmuştu. Aslında burada da aslında Breton'u konuşacağız biraz. Breton da doktorken sanatçı olmuş yani benzer şeyler var. 

Bu haftaki bölümün başlığını da ben ‘İnsan Sanattır’ diye bir düşündüm ki seninle de paylaştım zaten. 
Şimdi bienal ile başlayacağız aslında ama benim bir ilk sorum var, onu yine sorayım; Ezgi Bakçay kimdir, bugüne kadar neler yapmıştır ve bir sakatlığın var ise bunu da bizimle paylaşır mısın lütfen?

E.B.: Alperciğim çok teşekkür ediyorum tekrar beni konuk aldığın için. 

Ezgi Bakçay çok uzun yıllardır sanat alanı içerisinde sanat pratiği dediğimiz şeyin özgürce yapılabilmesi için arkadaşlarıyla birlikte çeşitli yöntemleri icat eden, öğrencileriyle buluşup Karşı Sanat’ta bunu konuşan, Kültürhane’de bunu konuşan ama bir biçimde sanat yapmanın imkanlarını araştıran ve bu arayışın kendisinin de politik olduğunu düşünen birisidir.

A.T.A.: Sakatlığı var mıdır peki Ezgi Bakçay'ın?

E.B.: Yani baştan da seninle konuştuğumuz gibi bütün bu uğraş aslında hep eksikliklerimizden, sakatlıklarımızdan kaynaklanıyor. Dolayısıyla olmaz olur mu? Bir yandan da iyi ki de var ki o boşlukları doldurabilmek için yaşama uğraşına düşmüşüz ve onun peşinden de her gün yeniden uyanıp bir şeyler yapmak için gereken enerjiyi buluyoruz.

Üç Ayaklı (Sakat) Kedi

A.T.A.: Şimdi böyle deyince sakatlığın var sanacak dinleyenler. Belli bir sakatlığın olmadığını ben biliyorum yani seni tanımayanlar, “Aa neyi var, niye söylemedi” diye düşünmesinler. 

Şimdi konumuz bienal. İki hafta önce ben Erişilebilir Her Şey’den Eser Öpözdemir ile Seben Ayşe Dayı’yı konuk aldım ve onlarla Erişilebilir Bienal Turları’nı konuşmuştum. Körlere ve sağırlara 20 adet tur düzenlemiş onlar ve aslında sen de tur düzenledin bienalde, Üç Ayaklı Kedi isminde. 

Sen de Mersin’de yaşıyorsun, aynı şehirde yaşıyoruz biz seninle ve Mersin'de Üç Ayaklı Kedi’yi, o gezini, o turunu Ahmet Yeşil Sanat Galerisi'nde bize anlatmıştın. Ben hayatımda izlediğim, kendi adıma, sanat adına en doyurucu deneyimi yaşadım yani ben sergilere giderdim ama ne izlediğimi, neye baktığımı anlamazdım. Burada ise içeriğine hakim oldum diyeyim yani kıyısına geldim en azından sen anlatınca. 

Şimdi Üç Ayaklı Kedi derken de sen demiştin ki “Niye Üç Ayaklı Kedi?” yani bir yandan da bir ayağı eksik kedinin, “Sakat bir kedi, ona da değiyor” demiştin. Tabii üç yıl olması, üç aşamalı olması gibi şeyleri de var. Ben uzatmayayım çok fazla. Bienal, Üç Ayaklı Kedi, sanat... Kucağına bu şekilde bırakayım bu topu ve sen de bu yumakla uğraş bakalım.

E.B.: Öncelikle teşekkür ederim güzel sözlerin için. 18. İstanbul Bienali'nden bahsediyoruz elbette. Üç Ayaklı Kedi, Christin Tohme'nin bu sene İstanbul'da yaptığı - artık geçtiğimiz sene oldu - Bienal'in başlığıydı yani Bienal'in başlığı sakat bir kediydi,  daha doğrusu kahramanı oydu. Hem sanatçıları, hem de izleyicileri büyük kentin kaotik sokaklarında, trafiğin içinde, bütün o gündelik hayatın, şiddetinin koşulları altında bir bacağı eksik olan bir kedinin yaşama mücadelesine ortak olmaya davet ediyordu ve o ortaklık bütün bu sürece tanık olan herkese şunu göstermişti ki hiç kimse sağlamcı zihniyete sığınmak gibi bir ayrıcalığa sahip değil çünkü hepimiz bir yerden kırılmış, yaralı ve eksik ve sakatız. Dolayısıyla da buna dair bütün bu eksikliklerimize, sakatlıklarımıza dair ürettiğimiz çözümler kadarız. 

Bu çözümlerin kendisinin sanatla nasıl bir akrabalığı var? Oradaki yaratıcılığın hayatı sürdürmek ve hayatı üretmekle ilgili o direngenliğin mutlaka başta ilk anlamı ‘tehne’ olan sanat sözüyle bir akrabalığı var diye öneriyordu küratör bize.

A.T.A.: Panel demeyeyim de Mersinde’ki o sohbetinden ben notlar almıştım ve notlar da beş sayfa ki sana da göndermiştim zaten. Şimdi o notlara bir yandan göz atıyorum da Ezgi. Dilek Winchester da orada bir sergi yapmış zaten. Tutunamayanlar’ın bir kelimesini ama öyle bir kelime ki acayip bir kelime, upuzun bir kelime. Oğuz Atay'a da buradan selam gönderelim, Atay’ın kelimesini eski Anadolu dilleriyle bezemiş, öyle tarif edeyim şimdi. O kelimeye baktım şu anda da o da aslında şu anda bizim sakatlığa dair dediklerimize değiyor gibi geldi demeye çalışacağım. 

Sen çok daha rahat söylüyorsun ama ben söylemeye çalışayım ki beceremeyeceğim muhtemelen. Sen söylersin sonra. 

E.B.: Hadi söyle. 

A.T.A.: Şöyle demiş Tutunamayanlar da Oğuz Atay - tek bir kelime bu arada bu, dinleyenlere bunu söyleyeyim: ‘Kendinibeğenmişçesinebizdenöncehiçbirşeysöylememişçesinegillerden’. Bilmiyorum doğru dedim, demedim mi? Bilmiyorum.

E.B.: Evet, Oğuz Atay'ın kitabından esinlenerek... Dilek Winchester'ın gerçekleştirdiği bu iş, sergi mekanında tarihi bir Karaköy mimarisine entegre olmuş halde duvarda yazılıydı. 

Dilek Winchester, Latin alfabesine geçişle birlikte geçerliliğini kaybetmiş fakat bu topraklara ait olan alfabelerin harflerini kullanarak bu sözcüğü yazmıştı. 

Dilek'in bütün çalışmalarında hep o dil ve hafıza ve iktidar meselesi vardır. Onun üzerine giden bir işti. Kayıp alfabelerin sessizliğe terk edilmiş, artık işitilmekten çıkartılmış, birer neredeyse mezar taşına dönmüş harflerini yaptığı videoyla tekrar fısıldar, ses çıkartır ve işitilebilir hale getirmişti ve o sözcüklerden de kendinibeğenmişçesinebizdenöncehiçbirşey söylenmemişçesinegiller kelimesinde yazmıştı. Çok hoş bir işti. Dilek'e de buradan selam gönderiyorum.

A.T.A.: O yaptığı şeye de Derrida, hauntoloji yani hayaletimsilerden gelme gibi bir şey söylüyormuş. Bu sakattan şöyle değiyor, ben sakatlık deyince çoğu insanın hiç bilmediği bir konu ya da umursamıyorlar çünkü zihinlerinde öyle bir şey yok. 

Aslında bu da bir hauntoloji gibi geliyor bana bir yandan da. Seni dinlerken ben, bir sürü sanatçının eserlerini dinlerken bir sanatçı vardı Filistin’den. Ne bileyim çocuk park gibi bir şey koymuştu; işte at arabası, işte havuz... İzleyen birisi, ‘Bu ne? Çocuk parkı koymuş, sanatçı diye geziyor’ diyebilir. Ama o aslında çocuk parkı ile Filistin'e, savaşa, çocuklara da değen bir şey. Ben şunu düşünmüştüm ki sen bana hep diyorsun zaten. Sanatla alakalı beni de teşvik ediyorsun bu arada, hoşuma da gidiyor. 

Ben hep derdim, ne diye düşünmüştüm bugüne kadar ben derdimi, Sakat Muhabbet o derdin bir kıyısı. Ne o? Sakat olmayanlar sakatlığı bilmiyor. Zihinlerinde bir imge var. O imgenin ne olduğunu ben de bilmiyorum ama ona ulaşmaya çalışıyorum ben aslında yaptığımla, ettiğimle ve Sakat Muhabbet de birisi bunun, Sit down da başka bir ayağı. 

Bu arada Sit down deyince de Sit down'ı ben Beyoğlu'nda sahnelemişken de senin sayende Karşı Sanat'ta yaptığımı da paylaşayım. Teşekkürlerimi de buradan, Apaçık Radyo’dan bir daha ileteyim bir yandan. 

Şunu düşündüm; ben mesela resim yapamam, heykel beceremem ama onu yapmak, becermek gerekmiyor. Yerleştirme diye bir şey de var yani kafanda bir şeyleri tasarlayıp, bunu buraya, bunu buraya koyup, ona bir anlam verince o da sanat oluyor bir yandan da derdin her ne ise. Doğru mu gidiyorum bilmiyorum.

E.B.: Alperciğim, o kadar güzel gidiyorsun ki şimdiye kadar konuştuklarımızın dinleyicilerimizin karşısında meyvelerini topluyormuşuz gibi. Çünkü biz Mersin'de Alper'le birlikte bir süredir sanat üzerine çalışma fırsatı da yakalamıştık. 

Söylediklerini ben de şöyle yorumladım; mesele dünyayla kurduğumuz ilişkiyi belirleyen bir takım kavramları yeniden düşünmek ve o kavramların mümkünse kabuğunu çatlatıp onların içinde saklı olan bir şeylere dokunabilmek tekrar. 

Sen sakatlığı bir kez daha tanımlarken, farklı dillere tercüme ederken, farklı şekillerde duyulabilir kılırken aynı zamanda da bu mevcut kavramla kurulan bütün ilişkileri yeniden düşünebilir hale getiriyorsun. Bu da işte sakatlık ve dünyayla insanlar arasında sakatlık üzerinden kurulan bütün fikirlerle oyun oynamak demek, onların yerini değiştirmek demek, onları daha önce hiç duyulmadıkları şekilde duyulur kılmak demek. Ben sanattan bunu anlıyorum ve sen bunu başka türlü ilişkilenilebilir bir hale getiriyorsun, bunu yaparken de bir sürü yöntem kullanıyorsun. Radyo programını kullanıyorsun, gösterini kullanıyorsun, edebiyatını kullanıyorsun... Sonuçta ortaya yeni sakatlık tanımları ve herkesin içerisinde kendisini bulabileceği, etrafında ortaklaşabileceği bir tür aslında beden imgesi ortaya çıkıyor.

A.T.A.: Aslında her medyumda kendi fikrimi atıyorum topluma. Sanatçıların yaptığı tuvaldir, taştır, bir alandır, bir sestir, neyse artık o. 

Ortalara geldik sanıyorum. Müzik paylaşıyoruz ve ben konuğa soruyorum. Senin aklında var mı, ne dinleyelim?

E.B.: ‘Gerçek üstücü ruhun işte ruj lekesi gibi bir nesilden diğerlerine aktarıldığını’ söylüyor Grail Marcus. O yüzden de eğer bugün onlara yaklaşmak istiyorsanız yüksek sesle Sex Pistols, “God Save The Queen” dinleyin.
 

Sürrealizm, Kırık Yüzler (Gueules Cassees) ve Breton

A.T.A.: Sakat Muhabbet devam ediyor. Konuğumuz Ezgi Bakçay. Kendisiyle Bienal, sanat dedik ama Ezgi geçenlerde bir makale paylaşmıştı; Naomi Klein'in makalesi. equator.org'da yayınlanan bir makale bu. Türkçesi de, ‘Sürrealizm Faşizme Karşı’ idi o makalenin. Bizim konumuza değen de bir şey. 

Bu arada demin sen dedin ya ’atölye yapıyorduk sanat hakkında da’, D5 Sanat Ortamı var Mersin'de ve isimlerini analım: Veli Mert ve Derya Gözükızıl. Çok değerli insanlar ve çok keyifli buluşmalar oluyor. 
Mersin’de aslında şu Sürrealizm, Breton diyeceğiz ama sanki onların nüvesi Mersin'de oluyor şu anda gibi geliyor bana. Belki de bir 100 sene sonra buradan bir şey çıkacak, onu konuşacak insanlar çünkü sanat da böyle bir şey, devri daim aslında. 

Wifredo Lam: Rumblings of the Earth, 1950 / Solomon R. Guggenheim Müzesi, New York

Naomi Klein makalesini ben de okudum, sağol benimle de paylaştın. Onun bu konulara değen yerlerini sen bir paylaş, benim de var düşüncelerim ki aktaracağım zaten.

E.B.: Evet, gerçekten dinleyenlere önerelim. Sürrealiz Faşizme Karşı, Naomi Klein'in 26 Aralık'ta yayınladığı taze bir makale. 

Paris'te Pompidou'daki sürrealizm sergisini gezdikten sonra zihni Gazze, politik şiddet ve soykırım fikirleriyle dolu bir aktivistin yaşadıklarına dair bir makale bu. Çünkü nasıl oluyor da bütün bu bir yüzyıl süren soykırım anlatısı, kurulan bellek müzeleri, lanetlenen faşizm varken kültür alanında entelektüeller bunu tartışmış. Bütün aslında kültür alanı bununla uğraşmışken, bugün Gazze söz konusu olduğunda bu kadar büyük bir sessizlik ve gözümüzün önünde gerçekleşen bir soykırım nasıl mümkün oldu sorusu kafasında Naomi Klein'in. 

Ve o anda bir müzeye gidiyor ve orada sürrealizm sergisiyle karşılaşıyor. Devasa bir sergiden bahsediyoruz tabii. 100. yılında Sürrealist Manifesto'nun gerçekleşmiş sergi ve oradan çıkarttığı sonuçlar tabii heyecan verici çünkü şunu fark ediyor; Sürrealizmin ya da belki de avangardın, tarihsel avangardın iki dünya savaşı arasında bütün disiplinlerden kültür sanat üreticilerinin yan yana gelerek savaşa karşı örgütlendiği bir platform haline nasıl geldiğini ve oradaki dayanışma ortamının nasıl bize bugün hala ilham verebileceğini söylüyor. 
Oradan da New York'taki yerel yönetimler tartışmasına getiriyor konuyu. Belediye başkanının seçim kampanyasında nasıl oluyor da işte sürrealist, ya da isterseniz o kelimeye geri çekelim, yaratıcı bir takım, katılımcı bir takım yöntemlerle kendi kamuoyunu oluşturduğu, kente ve kentlilere nasıl sanatın araçlarıyla yaklaştığı ve böylece nasıl kendi fikirlerini duyulabilir ve paylaşılabilir hale getirdiğini anlattığı yine güncel bir anekdotla da bitiriyor. 

Belki siz de takip etmiş olabilirsiniz; Mamdani, kampanyası sırasında New Yorkluları hep beraber bir oyun oynamaya davet etmişti ve bu oyun bir hazine oyunuydu. Kentin çeşitli yerlerine saklı soruları bulmaya çalışıyordu insanlar. Gruplar halinde bisikletlerle, trenlerle yürüyerek kentin çeperine kadar hareket edip topladıkları bilgileri yan yana getirerek bir şifre çözmeye çalışıyorlardı. Böylece hem kentin geçmişini hatırlıyor, hem de hep beraber kentin sokaklarını bir oyun alanına dönüştürüyorlardı. 

Bu ve benzeri taktiklerin aslında hala politikanın önemli araçları olduğunu fark etti Naomi Klein ve tarihsel avantgardla bugünün avantgard politikası arasında bağlantı kurdu.

A.T.A.: Mamdani’nin oyu %1'miş Naomi Klein adını ilk duyduğunda yani %1 ama çok ilginç bir çocuk, tanış demişler ve adam şu anda başkan oldu. Şunu da gördüm, başkan olunca önce seremoniye katılıyor yüksek tabakayla ve sonra da gidip halk ile bir daha kutluyor.

Makalede şu vardı, 1920'ler. sürrealizmin çıkışı tam 100 sene önce yani aslında I. Dünya Savaşı bitiyor, bir sürü insan sakatlanıyor, bir sürü insan ölüyor. Hatta Fransa'da, Fransızcası vardı onun makalede, benim Fransızcam yok ama, ‘Kırık Yüzler’ diye bir tabir geliyor çünkü insanlar bombalamalardan yüzleri parçalanmış. Sürealizmdeki o imgeler de aslında oradan türüyor gibi söylüyor aslında makalede.

Marcel Janko

E.B.: O hatta Dada’da da vardır surrealizmden bir adım önce. Bir sürü maske görürüz, sahneye maskeyle çıkar. Örneğin Marcel Janco. O maskelere savaştan dönen Gueules Cassees (Kırık Yüzler) diyorlar ve orada parçalanmış yüzlü askerlerin yüzleri onarılması sırasında üretilen alçı maskelerden ilham alır. 

Anna Coleman Ladd, askerlere maske yapan heykeltraş kadın

Yani insanlar bütünlüklerini kaybetmiştir. Bedensel bütünlük ortadan kalktığı anda da aslında düşünsel ya da duygusal anlamıyla bütünlüğü korumak da mümkün değildir artık. I. Dünya Savaşı'nı yarattığı en büyük felaket ölümlerden daha çok sakatlıkların gündelik hayatın içerisinde bu biçimde bir şiddet sonucunda ilk kez dahil olması, böylece cephe gerisi ve cephe önü arasındaki farkın ortadan kalkmış olmasıdır.

André Breton

Sürrealizm Üzerinden Bir Sakat Muhabbet Önermesi 

A.T.A.: Bir de şunu yapıyor, sürrealizm zamanı ki bugün de var, diyor ki, “Bakın, yapay zekâyla bu yapılacak diyorlardı, sürrealizm bu, şovmen bir adam iki defa Amerika başkanı oldu, şu an yaşadığımız şey o ve bu da sürrealizm.”

Bir de Breton tıp doktoruymuş aslında ve çoğu sakat insanı tedavi eden kişiyken tıbbı bırakıp sanata geçiyor ve bir cümle vardı makalede, o cümleyi ben Sakat Muhabbet’e uyarlayacağım ama önce cümlenin makaledeki halini okuyayım: ‘Brecht'in anlatımına göre savaş travması geçirmiş askerleri tedavi etme deneyimleri sürrealizmin kalbinde yer alıyordu. 'Hasta artık bireysel bir asker değil, katliama izin veren tüm toplumdu.’
Şimdi ben bu lafı Sakat Muhabbetçe çeviriyorum. ‘Alper'in anlatımına göre sakatlık deneyimi geçirmiş bireyleri tedavi etme deneyimleri sürrealizm etkisinde yer alıyordu. Artık sakat birey tek bir kişi değil, bu sağlamcı zihniyete izin veren bütün toplumdu’ diye alıyorum. Oluyor mu bilmiyorum ama ben böyle aldım. Sen neler söylersin?

E.B.: Buna kolaj diyebiliriz istersen. 1920'lerden aldığın o hakikati bugüne bir kolaj montaj estetiğiyle bağlayıp yeni bir fikir yaratmaya sonuna kadar hakkın var tabii ki ama aradaki farkları görmek de çok önemli. 

Naomi Klein bu makalede söylüyor, “Artık gerçeküstücü olmak ne demek? Bu kadar her şeyin gerçek üstü olduğu bir dünyada, aşk şiirleri yazan yapay zekanın karşısında, bir komedyenin Amerikan Başkanı seçildiği bir dünyada, ironi ne demek, şok ne demek, bilinç dışının keşfi ne demek ki? Bilinç dışının keşfini bırakın, bilinç dışı üzerine yönetilen tüketim toplumunda hani bütün bunları sorduğu yerde artık o kadar bu süreç geçirgen ve geçişli hale geldi ki biz zaten kendimizi pek de reel bir yerde gibi hissetmediğimiz bir çağın kanıkları olarak kendimizi bulduk.” 

Her seferinde stratejiyi yenilemek gerekiyor galiba. Sürreal zaten her şey dediğimiz zaman bile bunun içinden gerçekliğe dair ne çıkartabiliriz diye sorduğumuz bir şey ki belki başka bir aşamaya geçeceğiz diye düşünüyorum şimdi. 

Biz çoktan eminiz ki gerçekliğin olabildiğince yağmalandığı bir çağda yaşıyoruz. Önümüzdeki yıl bize kim bilir bununla ilgili neler gösterecek?

A.T.A.: Şimdi makalelerin başlığı, ‘Sürrealizm Faşizme Karşı’ idi. Şöyle diyor Klein, “Faşizm mükemmelin, normalin, sağlamın iddiasında; sürrealizm ise bozuğun, eksiğin, sakatın yanında” gibi vurguluyor. 

1920'li yıllarda başladığı zaman aslında Freud daha yeni yeni psikanalizi ortaya çıkarmış. “O bilinç de yoktu onlarda. Biz şimdi hepsini bildiğimiz halde bunları yaşıyoruz,” diyor bir yandan da Naomi Klein. 

Naomi Klein deyince de Ömer Abiye de selam göndereyim. Naomi Klein çok sevdiği bir yazardır, düşünürdür Ömer Abinin. Ona da bir parantez açıp bu konuda ne dersin? Faşizm sağlamcılık ise Sürrealizm de sakat dostudur gibi bir yerden bakabiliyor muyuz? 

E.B.: Sadece sürrealizm için söylemem bunu, bütün sanat için söylerim. Eğer bizim bugün hala adına sanat diyerek sahip çıktığımız bir üretim alanı var ise orası zaten farklı olanla, öteki olanla, tekil olanla, biçimsiz olanla, hatta canavarsı olanla, henüz daha adı konmamış, gelmemiş, biçimini tam olarak almamış, sınırlanmamış olanla ilgileniyor. 

Faşizmin elbette tek bir güzellik, tek bir doğru, tek bir iyilik, tek bir lider tanımı olduğu için o saflığın karşısında sanatı yoz olarak tanımlayan yine faşist ve diktatörlükler olduğunu hatırlayalım. Gerçeküstücülük, diğer bütün avantgard sanat alanları gibi, Nazi diktatörlüğü sırasında yağmalanan, yok edilen, imha edilen bir sanat türüydü çünkü yozdu onlara göre. Yoz olan neydi? Güzel olmayandı, doğru olmayandı, iyi olmayandı. Bütün bunları tek bir kavram etrafında bir araya getirip sınırlamaya çalışır faşizm ki tek tür bir özne yaratabilsin. Tek tür özne yaratmak ise kolay yönetilebilen bir topluma sahip olmak anlamına gelecektir. 

Dolayısıyla da siz sapmış, yoldan çıkmış, biçim değiştirmiş, akışkan ve sınırsız olan bir şeyi kontrol edemezsiniz. O yüzden gerçeküstücülük tam da burada, delilikte belki, çocuklukta belki... Belki o farklılıkta denetlenemez, bir takım yaratıcı güçler buluyordu. O güçleri de devrime kazandırmak, sürrealizmin politik şiarıydı.

Başka Bir Sakat Muhabbet Önerisi: ‘Sağlamcılık’ Yerine ‘Sakat Negatif’

A.T.A.:Sakat Muhabbet bir yandan da felsefi bir alan da açsın istiyorum. Sağlamcılık deneyimi sen de biliyorsun; Ableism kelimesinin Türkçe’ye çevirimi aslında. Sağlamcı ifadesi benim içime sinmiyordu ve bir yandan da ona bir şey arıyordum. Geçenlerde de buldum bu arada, bunu da buradan aktarayım. Artık onun yerine ben şunu kullanacağım: Sakat negatif. Sakatlığı negatif görenler için sakat negatif diyeceğim artık ben bundan sonra, öyle anlasın dinleyenler de. Bunun üzerine düşüneceğim ve sakat negatif üzerine de bir şeyler yapacağım artık bundan sonra. Sakatlığı negatif görmek aslında ve onu birleştirdim bir yandan da, bunu da paylaşayım. 

Sana soru gibi değil de, kendim böyle deklarasyon yapıyorum gibi düşün. Böyle mi oluyor bu işler? Kuratör, sanat kuramcısı sensin Ezgi, sana sorayım bunu da.

E.B.: Yani her seferinde eğer yeni bir düşünceye izin vereceksen dilin içinde bu esnemeleri, bu kırılmaları yaratmak lazım çünkü bazen o kavramları kullandığımız yerde birbirimize de düşüncemiz geçmiyor, yetmiyorlar. Başka bir tanesini uydurmak, başka birini icat etmek gerekiyor ki yeni bir fikir içine sızabilsin dilin.

A.T.A.: Ezgi çok çok sağol konuk olduğun için. Ben çok keyif aldım bu programdan. Son sözlerini ve 2026'un ilk programı olduğu için yeni yıl dileklerini de alarak istersen bitirelim bu hafta.

E.B.: Ben çok teşekkür ederim davetin için. 

Birbirimizin daha fazla duymaya ihtiyacımız olduğu bir yıldayız. Duyduğumuz şeylerden emin olmadan, onların içinde henüz daha işitilmeyi bekleyen pek çok şey olduğunu hatırlayarak sadece sanat eseri yaratmak da değil, üreticilik ve yaratıcılık yani bazen onların izlenebileceği ve duyulabileceği geçirgen, sessiz, sakin ortamları yaratmak da gerekiyor. O yüzden de bunu benimle paylaştığın için çok teşekkürler.

A.T.A.: Rica ederim, çok çok sağ ol. Sakat Muhabbet'in 2026 ilk bölümünde, Sakat Muhabbet'in ilk konuğunu bir daha konuk aldım yani 1. ve 121. programın konuğu Ezgi Bakçay oldu. 

‘Dünyanın bütün sakatları eğleşin’ diyorum ve haftaya görüşmek üzere, hoşçakalın.

E.B.: Hoşçakalın.