Apaçık Radyo

"Hiç kimse 'Ben bu işte yokum,' diyerek sorumluluktan sıyrılamaz"

8 Ekim 2026

Sermayenin Ötesinde'de Haluk Levent, Türkiye’deki fon skandalından hareketle finans piyasalarındaki spekülatif değerlemeleri, Bitcoin ve yapay zekâ şirketleri üzerinden büyüyen finansal balonları, 2008 krizinin bugüne uzanan etkilerini ve merkez bankalarının sağladığı likiditenin bu süreçlerdeki rolünü ele alıyor.

Özdeş Özbay: Merhabalar Haluk Hocam, günaydın.

Haluk Levent: Günaydın Özdeş, günaydın Suda, günaydın Andrei.

Ö.Ö.: Günaydın Haluk Bey. Ömer Bey, bildiğiniz üzere bu hafta yok, haftaya bizimle olacak. Ne konuşacağımızı unuttum, “Artık Haluk Hoca anlatır,” dedim.

H.L.: Vallahi evet, biraz güncel gelişmeleri takip etmek zorunda kaldığımız için böyle dosyalar şeklinde, önceden hazırlıklı bir şekilde gidemiyoruz. Güncel gelişme deyince de tabii bu fon krizi ve onun etrafındaki tartışmalar bütün ilgimizi, odağımızı yönelttiğimiz konular.

Geçen hafta da aslında bunu konuştuk. Şöyle bir yaklaşım var: Bir kısım değerlendirmeyi yapanlar bunu organize dolandırıcılık olarak görüyorlar. İşte o yüzden Ponzi kavramı kullanılıyor. Ponzi denilen, sürekli yeni gelen kaynağa ihtiyaç duyan, aslında sahip olmadığı değerlere çıkan ve sonunda da patlayan bir dolandırıcılık faaliyeti. Madoff skandalıyla karşılaştıranlar var.

Image
""

Şimdi bütün bunlar bize ortada bir suç olduğu, bir grup insanın birtakım açıklardan faydalanarak bu açıkları göremeyen, girdaba çekilen insanları soyup soğana çevirdiği gibi bir izlenim yaratıyor. Ben buna en başından beri karşı durmaya çalışıyorum. Benim temel argümanım, dolandırıcılık olarak tanımlanan bu işleyişin günümüzde, özellikle finans piyasalarından kaynaklanacak şekilde, temel bir mübadele tarzı olduğu.

Bunu açıklarken daha önce biraz etraflıca üzerinde durduğumuz, yaklaşık bir yıl önce bu programa başladığımızda konuştuğumuz Kojin Karatani'nin iki kitabına, Dünya Tarihinin Yapısı - Üretim Tarzlarından Mübadele Tarzlarına ve İzonomi ve Felsefenin Kökenleri'ne dönmekte fayda var. Mübadele tarzlarına indiğimizde olup biteni daha kolay anlayabiliyoruz.

Karatani'nin bu çerçevede tespit ettiği üç mübadele tarzı var demiştik. Bir tanesi çok iyi bildiğimiz meta mübadelesi, bir tanesi hiyerarşik olmayan toplumlara özgü armağan mübadelesi, üçüncüsü de yağma mübadelesi. Aslında burada tam da yağma söz konusu. Karatani, o kitaplarda hep şunun altını çiziyordu: Bu üç mübadele tarzı, üretim tarzları değişse de varlıklarını koruyor. Zaten üretim tarzları da bunların kompozisyonlarına bağlı olarak oluşuyor. Birisi öne çıkıyor; örneğin meta mübadelesi baskın bir mübadele tarzı olduğunda bunu kapitalizm olarak adlandırıyoruz. Başka kompozisyonlarda başka üretim tarzları ortaya çıkıyor.

Tabii üretim tarzlarını sadece mübadele tarzlarıyla açıklamak mümkün değil. Üretim tarzının toplumsal ilişkiler yönü olması itibarıyla bunu sınıf pozisyonları ve sınıf ilişkileri çerçevesinde de desteklemek gerekiyor. Ama bunun ayaklarından bir tanesi de mübadele tarzlarıydı ve bunları izleyerek pek çok problemi çözebiliriz diye düşünüyorum.

Burada da yağmanın, özellikle 90'lı yıllarda, neoliberal dönemin başlamasıyla birlikte finansal piyasalarda gördüğümüz asalaklaşma ve giderek bu asalak finansal zihniyetin ekonominin bütün diğer sektörlerini etkisi altına almasıyla birlikte bir zihniyet dünyası olarak yaygınlaştığını görüyoruz. Shoshana Zuboff'un davranışsal artık kavramsallaştırmasıyla geliştirdiği açıklamada da benzer bir asalak zihniyet görüyoruz. Bütün krizleri ele aldığımızda, ortak kesişim noktası olarak yağma şeklinde ortaya çıkan aynı asalak zihniyeti görüyoruz. Dolayısıyla bunu vurgulamak gerekiyor.

Bir yandan da bu krizlerin, finansal piyasalarda olup bitenlerin temel karakteristiğinin altını çizmek gerekiyor.

Şimdi bizim fon krizinde ya da kriz demeyelim, fon olayında gerçekleşen şey neydi? Ortada büyük bir sermaye fon grubu var. Küçük bir şirketi hak etmediği kadar yüksek bir değer üzerinden alıyorlar.

Burada bir şeyin daha altını çizmek gerekiyor. Neoliberal dönemi, George Monbiot'nun kitabını konuşurken ele almıştık. Monbiot, orada bir başlık ayırmıştı. "Neoliberalizmle birlikte ekonomik yapı, şirketlerin ne ürettiğinden ve nasıl ürettiğinden ziyade şirketin değerinin nereye varacağını önemsemeye başladı," diyordu. Bu önemli bir başlıktı ve üzerinde çok durmuştuk. Çünkü şirketin değerlemesi önem kazanmaya başladı. Finansal piyasalarda şirketin özellikle gelecekte ulaşacağı değerler üzerinden bir finansal ürün fiyatı oluşturulması, aslında finansal zihniyetin, o asalak zihniyetin bütün diğer ekonomik alanlara yayılmasıyla anlaşılabilecek bir şeydi.

Dolayısıyla şirketin ne yaptığından, ne kadar para kazandığından, ne kadar kâr ettiğinden yani klasik kapitalist işleyişte önem verdiğimiz ve analiz etmeye çalıştığımız faaliyetlerden ziyade şirketin değerinin ne olduğu ve gelecekte nereye çıkacağı üzerine bir kurgu oluşturulmaya başlandı. Bu da tabii bu tür yağmalar için son derece elverişli bir ortam yarattı.

Image
""

Mesela konut kredileri temelinde ortaya çıkan 2006-2007 krizini inceleyelim. Ben o zaman, 2007'nin ağustos-eylül aylarında yayımlanan bir yazımda, ağustos ayında ortaya çıkan krizi detaylı bir şekilde kavramaya ve anlatmaya çalışmıştım. Orada olan biten konut ipotekleri üzerinden ilerliyordu. Bu konut ipotekleri belli bir aşamadan sonra dilimlendirilerek sınıflandırılıyor, çöp niteliğindeki ipotekler de bu şekilde finansal ürünlere dönüştürülüyordu.

Bunun nedeni şuydu: Normalde geliriyle uyumlu bir konut kredisi alıp konut edinen bir Amerikan vatandaşını, diyelim New Yorklu birisini düşünelim. Konut değerleri artmaya başlayınca bankacılar ya da finansçılar gelip şöyle diyorlardı: "Sen 100 bin dolar kredi aldın. Şimdi konutunun değeri 180 bin dolara çıktı ama ipoteğin hâlâ 100 bin dolarda kaldı. Oysa bu konutun üzerinde 80 bin dolarlık daha ipotek oluşturabiliriz. Dolayısıyla sen de bu 80 bin dolarla finansal piyasalarda ya da faize yatırarak pasif bir gelir elde edebilirsin." Böylece insanların gelirlerinin çok üstünde bir borçlanma sarmalına girmelerine neden oldular. Çok geniş kitleler bu kredileri kullandı.

Buradaki varsayım neydi? Konut değerlerinin sürekli artacağı varsayımıydı. Ama bu elbette gerçekçi değildi. Günün birinde, buna sıfırlama duvarı deniyor, insanların kredilerini ödeyemez duruma düşmesine neden olacak gelişmeler yaşanabilirdi ve yaşandı. Konut değerleri bir noktada durup aşağıya doğru gelmeye başladığında ya da böyle bir ihtimal belirdiğinde, bu defa krediler geri çağrılmaya başlandı. Borçlar gelirlerle uyumlu olmadığı için insanlar ödeme krizine girdi. Bu durum çok yaygın olduğu için sistem, bu yaygın ödeyememe hâlini sigortalayabilecek bir mekanizmaya sahip değildi ve büyük bir çöküş yaşandı.

Ö.Ö.: Bu aslında konut krizinin tetiklediği bir kriz olarak anlatılıyordu ama tabii bütün bankalar birbirlerine borçlu olduğu için anladığım kadarıyla hepsini etkiledi. Yani mortgage sistemi olsun olmasın, İsveç bankaları bile bir ölçüde etkilendi mesela.

H.L.: Çünkü buradaki problem yani senin dediğin mesele, bugün de karşımıza çıkan meseleyle çok benzer. Bu, krizin yaygınlığını ve şiddetini artıran bir başka özellik. Benim burada bahsettiğim mekanizma ana mekanizma. Ama bir de bu krediler üzerinden, sadece bu kredilerin alım satımını, yani buradaki getirilerin alım satımını yapan fonlar, o fonların paylarının alım satımını yapan başka fonlar ve onların hepsinin paylarının alım satımını yapan büyük fonlar var. Böyle zincirleme türev piyasa işlemleri şeklinde ilerleyen ve dolayısıyla risk altındaki finansal varlığı birkaç bin katına çıkaran akıl almaz bir mekanizma söz konusu.

İktisadi açıdan baktığımızda bunun iktisadi faaliyetle hiçbir bağı yok. Çünkü belli bir aşamadan sonra artık fiyat hareketleri üzerinden kontratlar yapılmaya başlandığı için bu tip piyasalarda konut kredileri ve konut fiyatlarının kendisi sadece hikâyenin gerçekleştiği bir nesne hâline dönüşüyor. Yani oradaki meta ile işlemlerin bağı kalmamaya başlıyor, bir bahis işlemine dönüşüyor. Çünkü bu ne zaman ödenecek? İşte ödenmeme riski üzerinden yapılan yeni kontratlar, böyle türevler şeklinde, suyunun suyu diyebileceğimiz bir biçimde ilerliyor. Eninde sonunda çok büyük miktarlarda kontratlar ve hacimler içeren piyasalardaki işlemlerin iktisadi faaliyetle bağı tamamen kopmuş oluyor.

Image
""

Ben o zaman finansal piyasalarda fiyatla değer arasındaki bağın koptuğunu yazmıştım. Gerçekten böyle bir kopma vardı. İşte Bitcoin ile beraber zaten değer kavramı piyasalardan silinmiş oldu. Coin piyasalarında sadece fiyat var. Ama onun öncesinde de bu mekanizma çalışıyordu ve hâlen çalışmaya devam ediyor.

Şimdi bizim fon olayında ne oluyor? İşte gidiyorlar, Özata Denizcilik alınıyor. Bunun aslında kapasitesi belli, varlığı belli. Yani şirketin değeri, defter değeri dediğimiz değer belli. Ne demek defter değeri? Şirketi o anda satsanız ne kadarlık bir para elde edersiniz? Ona defter değeri diyoruz. Sonra bu şirketin piyasada işlem gören hisselerinin fiyatları artmaya başlıyor. Bu artışla birlikte yeni bir kavramla tanışıyoruz: Piyasa değeri. Bakın, burada şirketin yaptığı işle, elde ettiği parayla ilgilenmiyoruz. Para kazanıyor mu? Bilançolarında durum nedir? Nakit dengesini sağlıyor mu, sağlamıyor mu? Bu fon kapsamında bunlarla ilgilenilmiyor. Şirket soyut bir varlık olarak duruyor ve değeri artıyor.

Hatta Gündoğdu Gıda'ya gelecek olursak kelimenin tam anlamıyla sanal bir varlıktan bahsediyoruz. Çünkü orada bu fon yatırımcıları gitmişler, şirketin piyasada işlem gören hisselerinin tamamını toplamışlar. Sonra da sahibinin elinde kalan, halka açık olmayan %75'lik kısmı satın almışlar. Dolayısıyla şirketin tamamına sahip olmuşlar. Bu arada şirketin fiyatı iki katına, üç katına çıkmış. Gel zaman git zaman, şirketin eski sahibine demişler ki: “Ya bu makineler bizim işimize yaramıyor. “Biz bunu sana geri satalım, binayı falan da al,” demişler. Satmışlar adama. Adam da yeni bir isimle aynı işi, yani birkaç ay önce yaptığı işi yapmaya devam etmiş. Yine birileri çalışıyor, süt ürünleri üretiyor. Sonuçta küçük bir şirket.

Ö.Ö.: Yani bir kapitalist bu işten mağdur mu olmuş durumda şu anda peki?

H.L.: Yok, adamın keyfi yerinde. Yüksek fiyatla hisselerini sattı. Sonra makineleri, binayı, inekleri, mandırasını ve sürüsünün bir kısmını geri aldı.
Şimdi öbür tarafta ne oldu? Artık bunların yüzde yüzü adamın elinde. Yani yeni şirketin borsaya açık herhangi bir payı, pay senedi yok.

Dolayısıyla burada gerçek anlamda hiçbir değer ihtiva etmeyen, defter değeri sıfır olan bir şirketin hisseleri borsada işlem görmeye devam ediyor. Değeri birkaç katına çıkıyor. Öyle ki Pınar Süt'ün piyasa değeri 3,5 milyar iken bunun piyasa değeri 105-107 milyara çıkıyor. Ülker'in değeri de bu arada 35 milyar.
Yani akıl almaz bir nokta var. İşte bunu SPK'nın eski başkanı “Halkımızın teveccühü,” diye açıkladı. Yani insanlar çok teveccüh gösteriyor.

Ö.Ö.: Ama burada herhalde tam da başkanlık sistemi devreye giriyor. Şimdi işin içerisinde eski bir aile bakanı var. Bu fonları kuranlar ve yönetenler arasında üst düzey ilişkileri kuvvetli olan başka isimler de var. Normalde SPK'nın tabii ki bunları denetliyor olması lazım. Zaten bu işlemler de dikkatlerini çekmiştir. 

Böyle ilişkilerin olduğu, büyük paraların kazanıldığı ve işin içerisinde eski bakanların dahi bulunduğu bir yerde, müdahalede bulunacak bir bürokrat da başına gelebilecekleri düşünmüştür, düşünüyordur herhalde, değil mi?

H.L.: Ayrıca bu işin esasında bir güven meselesi var. O bürokratların, fon yönetimindeki itibarlı kişilerin, yani tırnak içinde söylüyorum, “itibarlı”, iktidarın parçası olan kişilerin bulunması, bu şirketin ya da hissenin değerinin artmaya devam edeceğine dair bir güven veriyor tabii. Onu da yaratıyor.

Image
""

Şimdi gelelim Bitcoin'e. Peki Bitcoin'in defter değeri ne? Sıfır. Ortada bir şey yok ama fiyatı var ve bu fiyat sürekli artıyor. Üstelik de diyorlar ki işte şöyle olursa, şu olursa, bu olursa... Gayet rasyonel görünen birtakım iktisadi açıklamalar yaparak Bitcoin'in önümüzdeki yıllarda bir milyon dolar olacağını söylüyorlar. Olabilir mi? Olabilir. Ama aslında o bir milyon dolar olduğunda da hâlâ ihtiva ettiği değer sıfır. Çünkü Bitcoin aldığınızda bir hisse almıyorsunuz. Yani herhangi bir iktisadi faaliyete ortak olmuyorsunuz. Herhangi bir iktisadi faaliyet gösteren kuruma borç vermiyorsunuz. Peki ne alıyorsunuz? Ne aldığınız belli değil.

Ö.Ö.: Beklenti.

H.L.: Beklenti, evet. Yani o da şöyle: Gelecekte Bitcoin'e olumlu bakanların sayısı artarsa yani bu olumlu bakış efektif talebe dönüşebilecek ölçüde artarsa fiyat yükselecek. Siz de bugün diyelim 85 bin dolara aldığınız Bitcoin'i 90 bin dolara satabileceksiniz. Bütün hikâye bu.

Peki, Bitcoin'e olumlu bakanların sayısının artması neye bağlı? Bilmiyoruz. Çünkü ortada bir iş modeli ve iktisadi faaliyet yok. Şimdi bununla bu fon olayı arasında çok büyük benzerlikler var.

Ö.Ö.: Peki ama mesela şunu merak ediyorum Haluk Hocam. Geçtiğimiz yıl, yanlış hatırlamıyorsam, Nvidia'nın piyasa değerinde de çip krizi, yapay zekâ falan derken 500 milyar dolarlık bir düşüş yaşanmıştı. Tek bir şirketin değeri böyle bir anda düştü. Ama mesela konut krizinde olduğu gibi reel sektörü etkileyen çok büyük bir krize yol açmadı.

Image
""

Şimdi Türkiye'de bahsedilen bu fon meselesinin de henüz reel ekonomiye ciddi bir etkisi olmuş gibi görünmüyor. Gerçekten sizin bahsettiğiniz gibi, sadece sanal olarak var olan bir şirketin muazzam şekilde değerlenip sonra bu değerini kaybetmesi söz konusu. Ama zaten bu bir balondu yani o değer aslında yoktu. Şimdi 100 milyar dolarlık kayıp dendiğinde de aslında yine reel olmayan bir şeyden, piyasa değerindeki bir kayıptan söz ediyoruz, değil mi?
Bunun reel ekonomiye etkisi ne olacak ya da olmayabilir mi?

H.L.: Olur, olmaz olur mu? Şimdi gelelim bu yapay zekâ şirketlerine. Bunlar aslında üç dört yıl önce birkaç on milyar dolarlık iş yapan ve yaptıkları işten de para kazanamayan şirketlerdi. Kuruluşlarından itibaren zarar ediyorlardı. Şimdiye kadar para kazandıkları görülmedi. Son dört beş yıllık hikâye bu.
Bu şirketler, zarar ettikleri için faaliyetlerini ve yatırımlarını sürdürebilmek amacıyla borçlanıyorlardı. Bu borçlanmalar da bazen büyük tanıtımlarla, devasa şirketlerin bunların ürünlerini alacağına dair taahhütlerle destekleniyordu. Ama yatırımlarını giderek büyüttükleri, şirket değerleri de akıl almaz noktalara geldiği için nakit açıkları birkaç yüz milyar dolara çıktı. En son hatırladığım kadarıyla tek bir şirketin 200-300 milyar dolarlık kredi alması gerekiyordu. Ağustosta, yanılmıyorsam, 520 milyar dolarlık bir paket CNBC televizyonunda haberlerde gösteriliyordu, ikonik bir fotoğrafla falan. Bu kredileri ancak bir konsorsiyum verebiliyor. Onlar da bu konsorsiyumdan kredileri alıyorlar.

Bunların hepsi bir geri ödeme vaadi içeriyor, değil mi? Çünkü borç alıyorsunuz ve bunu geri ödeyeceksiniz. Peki bu geri ödeme vaadinin arkasında ne var? Çok büyük miktarlarda para kazanacağımız beklentisi. Bu kazançlarla da kredileri geri ödeyecekler. Tabii burada çok süratli bir şekilde duvara çarpma ihtimalleri var. Yani o kredilerin ödenemez duruma düşme ihtimali söz konusu. O yüzden başka bir senaryoya sıçramak zorunda kaldılar. O da şu: Bizim elimizde öyle bir araç var ki iktisadi ve toplumsal gidişatı kökünden dönüştürecek. Teknolojik tekillik diye tarif ettikleri şeyle aslında tam otomasyona gideceğimizi söylüyorlar. Yapay zekâ büyük verimlilik artışları yaratacak, artık bütün işlerimizi robotlar yapacak, evde de çalışacağız, hatta çalışmamıza bile gerek kalmayacak... Böyle bir hayal kurmaya, hayal satmaya başladılar.

Bu çerçevede de OpenAI halka açılmayı, başka şirketler ise doğrudan bankalardan kredi almak yerine finansal piyasalarda şirket tahvilleri çıkararak borçlanmayı istiyor. Çünkü hâlâ devasa yatırımlar yapmak zorundalar. Bu yatırımların kârlılık üretme potansiyeli ise en hafif deyimle soru işareti taşıyor. Dolayısıyla gelecekte bu paraları geri ödeme ihtimali giderek düşmeye başladı.

Bazı yazarlar duvara çarpmanın 2027 yılında olacağını söylüyor. Çünkü 2027 yılında taahhüt edilen geri ödemeler olağanüstü boyutlarda, her bir şirket için birkaç yüz milyar dolar. Şimdi burada da aynı mekanizma var. Şirketin değerini birkaç on milyar dolardan alıyorsunuz, çeşitli hikâyeler yazarak yükseltiyorsunuz, yükseltiyorsunuz, yükseltiyorsunuz. Geliyor işte 800 milyar dolara mı, nedir şimdi OpenAI'nin değeri? Tam takip etmediğim için bilemiyorum. Borsaya kote değiller.

Ö.Ö.: Ne demek bu?

H.L.: Yani borsaya açık değiller. Dolayısıyla orada, az önce de söylediğim gibi, bir defter değeri var, bir de piyasada satılan hisseler üzerinden hesaplanan şirket değeri var. Biz bunu piyasa değeri/defter değeri oranı dediğimiz bir finansal oranla takip ediyoruz. Bu oran normalde 7-8 civarında olabiliyor, bazı sektörlerde 10-15'e çıkabiliyor. Ama bu fona dâhil şirketlerde birkaç yüze, hatta binler seviyesine çıkmış durumdaydı. Gündoğdu Gıda'da ise defter değeri sıfır olduğu için artı sonsuzdu. Yani piyasa değeri olmaması gerekirken...

Ö.Ö.: Kurtarmışlar bağımlılıktan, evet.

H.L.: Bu yapay zekâ şirketleri eğer borsaya açık olsalardı hesaplanan değerleri gerçekten 800 milyar dolar olur muydu? Bilmiyorum. Ama eğer 800 milyar dolar olacaksa bunların defter değerlerinin çok çok üstünde bir değerden bahsediyoruz. Dolayısıyla onları da bizim fondaki şirketlerle karşılaştırabiliriz. Hatta belki onlardan da yüksek bir piyasa değeri/defter değeri oranıyla karşılaşabiliriz.

Aslında burada şişirilmiş şirket değerleri var. Bu şirket değerlerine istinaden verilmiş krediler ya da geri ödeme sözleri var. Ön alım hakları falan da olabilir bunlar. Bunların belli bir aşamada artık ödenemez durumda olduğu görüldüğünde çöküş yaşanacak. O zaman ne olacak? İşte az önce bahsettiğimiz 2006, pardon 2008 krizinde yaşandığı gibi, bunların üzerinden oluşturulmuş çeşitli finansal varlıklar var. Aldıkları kredilerin piyasalaştırılmasıyla oluşturulmuş varlıklar, faaliyetleri üzerinden oluşturulmuş başka varlıklar, bunların alım satımını yapan fonlar ve o fonların paylarının alım satımını yapan başka fonlar...

Bunlar bir de yüksek derecede güvenilir oldukları varsayıldığı için derecelendirme kuruluşları tarafından yüksek notlarla değerlendiriliyor. BNP'nin likiditenin buharlaşması nedeniyle fiyat oluşamadığını söylediği fonlarda olduğu gibi, aslında fonun bir kısmında, belki de tamamında çöp varlıklar bulunuyor ama bunların derecelendirme notu AAA. Yani en üst seviyede güvenilir finansal varlık olarak değerlendiriliyorlar.

Image
""

Buradaki hikâyede de benzer şeyler var. Dolayısıyla bütün bunlara baktığımızda hep aynı parazit mantığın hâkim olduğu bir işleyişle karşılaşıyoruz. Bütün bu parazitlerin yaşayabilmesi için bir can suyu gerekiyor. Dün sabah, 7 Ekim sabahı, Kimya Nobel Ödülü otokatalizörler konusunda çalışan iki bilim insanına verildi. Gerçekten çok önemli buluşlar gerçekleştirmişler. Otokataliz, normalde biyolojik hayatın işleyişini kavramak için geliştirilmiş bir kavram. Ama Kauffman'ın daha önce de bahsettiğimiz son kitabında, bunun sosyal bilimlere de uyarlanabileceğini, karmaşıklık çerçevesinde kullanılan yöntemlerden biri olabileceğini söylediğini hatırlıyorum. Tıpkı onun gibi, bu sistemin de hayatiyetini sürdürebilmesi, yani otokatalitik bir yapının oluşabilmesi için bir can suyu gerekiyor. Bu can suyu da likidite pompalanması.

Hep altını çiziyorum: Aslında bu likidite pompalanması olmasaydı bugün yaşadığımız büyüklükte bu tür yağmaların gerçekleşmesi ihtimal dışıydı.
Peki bu likidite nereden pompalandı? Küresel merkez bankalarından pompalandı. Türkiye'de nereden bulundu?

Ö.Ö.: Haluk Hocam, biraz aştık süreyi.

H.L.: Aa pardon, özür dilerim. Dolayısıyla bütün bu ortamı yaratan da aslında bu ortamın gözetimini üstlenmiş, başında duran ekonomi yönetimleri. Yani bütün bunlar ekonomi yönetimlerinden kaynaklanıyor. Dolayısıyla hiç kimse “Ben bu işte yokum,” diyerek sorumluluktan sıyrılamaz. Baştan aşağı büyük bir sorumluluk var.

Ö.Ö.: "Hepiniz orada idiniz" diyorsunuz, evet. Peki, çok teşekkürler. 

H.L.: Rica ederim. Haftaya görüşmek üzere o zaman.

Ö.Ö.: Görüşmek üzere. 

S.S.M.: Görüşmek üzere. 

H.L.: Görüşürüz, kolay gelsin. 

Benzer İçerikler

  -     
● Canlı Yayın
—
Şimdiki
—
Sıradaki
—
Sıradaki
—
Sıradaki