"Otokrasi denetlemez ya da istediği zaman denetler"
Ekonomi Politik’te Ali Bilge, Türkiye’de peş peşe yaşanan fon ve finans skandallarından hareketle denetim mekanizmalarının işleyişini ve yatırımcıların uğradığı kayıpların topluma yüklenen maliyetini ele alıyor; Karadeniz’de ticari gemilere yönelik saldırılarla büyüyen güvenlik risklerini, İran bağlantılı bankalara yönelik gelişmeleri ve Türkiye’nin ekonomi ve dış politika yönetimindeki güncel sorunları değerlendiriyor.
Ömer Madra: Günaydın Ali Bey, merhabalar!
Ali Bilge: Merhaba Ömer Bey, merhaba Özdeş!
Özdeş Özbay: Merhaba, günaydın!
A.B.: Günaydın!
Ö.M.: Gene Türkiye ve dünya gündemi hayli karmaşık, inişli çıkışlı ve yalan dolanlarla dolu bir ortam arz ediyor ama bir şekilde yorumlamaya çalışacağız herhalde. Bugün Ekonomi Politik gündeminde neler var?
A.B.: Çok konu var, değinebileceğimiz kadar değinmeye çalışalım. Fonların batışı tamamen gündemi kaplamış duruma, bütün detaylarıyla tartışılıyor kamuoyunda. Ayrıntılara pek girmeyeceğim ama değinmek istiyorum.
Ö.M.: “Sizinle de biraz önce konuşup yorumlamaya çalışırız,” demiştim. Çok beklenmedik derecede güçlü iddialar da var; büyük para transferleri, vs.
A.B.: Bugün Türkiye’nin yüzyıllık dolandırıcılık, yolsuzluk, mali skandallar tarihine değil de, çeyrek asra yaklaşan AKP iktidarı döneminde tanık olduklarımıza bakalım: AKP, 15 aylık bir partiyken iktidara gelmişti, öncesinde ve sonrasında Türkiye 1980-90’ların birikimli banka, medya, enerji ve telekomünikasyon özelleştirme yolsuzluklarını konuşuyordu. O dönemin jargonuna göre yolsuzluklara ve finansal skandallara “hortumlama" adı veriliyordu. Bankaların hortumlanması, KİT’lerin hortumlanması tabiri kullanılırdı. AKP’de hortumlanan bankaların, sektörlerin, şirketlerin, skandalların üzerine iktidar olmuştu. AKP yeni bir partiydi, bahsettiğim skandallarda sicili oldukça temizdi, öncellerinin daha farklı alanlarda skandallarına ve hortumlamalarına tanlık olmuştuk. Sadece Mercümek olayını hatırlatayım.
Dünya Bankası raporlarına göre, birikimli bankacılık yolsuzluklarının ve skandallarının Türkiye’ye 2001-2002 krizinde maliyeti - İmar Bankası hariç - milli gelirin %35’ine ulaşmıştı. Kamu 22 ve özel 55 olmak üzere 77 milyar dolarlık bir faturası oldu. İşte bu fatura iktidar değişimine neden oldu. AKP de zaten yolsuzluk ve yoksulluğu öne sürerek iktidar olmuştu.
AKP iktidarları ile geçen 25 yıla baktığımızda ise 30’a yakın skandal bulunuyor. Bazılarını sıralayacağım: İmar Bankası Uzan/TMSF şirketleri, İhlas Finans, YİMPAŞ, Kombassan, Jetpa, Endüstri Holding, Sayha Holding, Deniz Feneri, Fi Yapı, Dumankaya, Çiftlik Bank, lisanssız Forex platformları, kripto yatırım platformları, Thodex, çeşitli konut yapı kooperatifleri, kripto para Ponzi/dolandırıcılık dosyaları, ön ödemeli konut satışları, devre mülk ve tatil organizasyonları gibi pek çok mali kayba neden olan olaylara tanık olduk.
Bunlardan bazıları - İmar Bankası , İhlas Finans gibi - 90’lardan 2000’lere intikal etmişti. 25 yılda bu yaşanan finansal skandallar, dolandırıcılıklar adeta göz yumularak, görmezden gelinerek gerçekleşti. Herkesin gözü önünde cereyan ediyordu. Sürekli ‘kaza geliyorum’ diyerek bunlar yaşandı. En son yaşadığımız fonların batışı da 2,5 yıldır konuşuluyordu ve bir yıldır bizzat Maliye Bakanı Mehmet Şimşek işaret ediyordu.
Son olay dahil hepsi için işaret etmek istediğim şu: Bu tür mali soygunları, skandalları Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi denilen otokratik rejimle ilişkilendirmeden bakmamak gerekiyor. Çünkü bu rejim ile ülkeyi düzgün yönetmeniz mümkün olmuyor. Bu rejim ile finansal skandalları önlemeniz mümkün olmuyor. Bunların konuşulmasına bile müsaade edilmediği bir otokratik rejimdeyiz. Biz az demokraside de yolsuzluklar, skandallarla karşı karşıya kaldık ama bunları çok açık konuşabiliyor, açıklayabiliyorduk; kamuoyu ve medya vardı. Otokratik rejimlerde mali skandallar daha fazla ve daha kapalı yürüyor; hem yönetememezlik, hem de göz yumma birlikte cereyan ediyor.
Bu nedenle fon skandalları gibi finansal dolandırıcılıkla özdeşleşen gelişmeleri Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi denilen sistem ile ilişkilendirmeden bakmak yanıltıcı olur. Bu rejimle işler düzgün işlemiyor. Çünkü otokratik rejimde her şey bir kişide, bir yerde toplanıyor; yüksek yargı, mahkemeler orada toplanıyor, Merkez Bankası orada toplanıyor, SPK, borsa yönetimi, sözde bağımsız sektörel otoriteler... Her şey bir yerde toplanıyor. Bakanların, bürokrasinin, kamuoyunun, basının ve hatta Meclis'in araya girip bazı şeylere müdahale etme imkanı da sıfırlanıyor.
Göz göre göre mali skandallarla karşılaşmamızın nedeni otokratik rejimdir. Çünkü rejimin doğasında var: Otokrasi denetlemez ya da istediği zaman denetler; demokraside ise yani ileri bir demokraside ise sistem her daim denetlemeye hazırdır.
Dinleyiciyi boğmadan bazı rakamlar vermek istiyorum. Borsada işlem gören hisse senedi sayısı 630 ve bunun 37’si bu sene halka arz edilmiş. Onları çıkarıyoruz. İşlem gören 593 adet hisse varmış. Bunların dolar bazında 142’si %34'ü pozitif durumda yani kârda. %76’sına karşılık gelen 451 hisse ise zararda bulunuyor. BIST 100, BIST 30 adlı endekslerde bulunuyor borsada ve BIST 100 hissenin sadece 32 adedi kârlı, %68’i ise zararda. BIST 30’ da ise ki bu endeks en seçkinler grubudur, burada bulunan 30 hisseden 13’ünün %43’ü pozitif, %57’si ise zararda. Borsamızın 2026 manzarası bu şekilde ve böyle bir borsa manzarası içinde TÜPRAŞ, ASELSAN, Ereğli Demir Çelik gibi dev şirketler yer alıyor.
Bu devlerin üstüne çıkan, ismi cismi bilinmeyen ancak bu devlerin kat be kat üstünde getirileri olan, fiyatları arşı alaya yükselen bazı şirketler türüyor. Bu işlerden hiç anlamayan, yoldan geçen birine sorsanız, bu borsada bir anormallik olduğunu size söyler. Her hangi biri ASELSAN’ı , TÜPRAŞ’ı ve Ereğli Demir Çelik şirketlerini söyler ama fiyatı çok kısa sürede 3 bin katına çıkan şirketleri bilmez, söyleyemez. Anormallik uzunca bir süredir vardı, konuşuluyordu; pek çok uzman ve gazeteci tarafından dile getiriliyordu. Hatta bir yıl öncesinden bu yana Mehmet Şimşek tarafından da dile getiriliyordu ama Şimşek yerinde oturmaya devam ediyordu. Bu süreçte sahtekar bir sistemin işlediğini anlatan insanlar ceza yedi, sorgulandı, gözaltına alındı; halkı galeyana getirmek, bulanıklık yaratmakla suçlandı.
Ancak tekraren altını çizmek lazım: Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi denilen sistem ile bu tür olayları ilişkilendirerek bakmak gerekiyor. Otokrasi denetimden uzak bir rejim. Uzunca bir süredir hortumlama yapılıyor, yıla sari sürüyor, ikazlar yapılıyor, göz yumuluyor, tüm bu olaylara medya destek oluyor, iktidar medyasında bu fonların reklamlarından geçilmiyor.
Türkiye’de, sözde bu alanları düzenleyen ve denetleyen kurumlar var: BDDK var, SPK var, borsanın kendi denetim süreçleri var ve bunların hiçbiri işlemiyor; kağıt üzerinde kalan görev ve yetkiler oluyor. Çünkü herkes tek adama, saraya ve onun yanındakilere bakıyor.
Günlük yaşama, demokratik hak ve özgürlüklere olağanüstü baskı uygulanırken, her şeye müdahale edilirken vatandaşın tasarrufları korunamıyor. Denetim ve gözetim uçmuş gitmiş devletten! Bu olaylar bilerek ya da bilmeyerek göz yumulmasıdır.
Bir diğer husus da otokrasilerde ‘ahbap çavuş kapitalizmi’ egemen oluyor. İlişkiler, ipler hep birbirleriyle düğümleniyor. Bakıyorsunuz birinin eşi SPK üyesi, birinin akrabası sarayın en tepesinde düğümleniyor. Böyle bir örgü bulunuyor Türkiye’de; rejim içi aktörler, sermaye, bürokratik ve siyasi kadrolar sanki Rothschild ailesi gibi yapılandı. Rothschild ailesinde kuzenler birbirleriyle evlendirilir ve sermaye dışarı çıkmaz, dolayısıyla aşk da yoktur ilişkilerinde. Otokrasilerde de, havuzlar arasında böyle iç içe geçmiş örgüler, yapılar var; havuzlarla bürokrasi, siyaset ve sermaye yapıları arasında. Bu örgüde kimileri korunuyor, göz yumulanlar oluyor ama bir süre sonra ya bıçak kemiğe dayanıyor ya da kendi aralarında çatışma sonucunda iltihap patlıyor.
Türkiye ekonomisi kaynak sıkıntısı içinde; her alandan kaynak bulmaya çalışıyor, dış finansal kaynakların peşinde koşuyor. Yabancılar gelsin, yatırım yapsın isteniyor. Peki bunlar nereye geliyor? Borsaya giriyor; hazine, bono ve tahvil ile mevduata geliyor. Bunlar da mali enstrümanların getirisine bakıyorlar. Yabancılar da kör değil elbette, olan biteni izliyorlar, aleni bir durum olduğunu görüyorlar, raporlarına da bu durum yansıyor. Batan fonların ve hisselerin yükselişi, şişirme hisseleri onlar da görüyor ve inceliyorlar, ele alıyorlar. Türkiye’ye yatırım ilişkisi olan büyük yabancılar bu olan biteni raporlarına yansıttılar, tüm bunlar Türkiye’nin ligini değiştirecek tarzda olaylar. OECD‘nin kara ve gri listesi var ya; Türkiye, dünya piyasalarında Afrika ligine düşme durumuyla karşı karşıya kaldı. Bunun üzerine fon patladı, üzerine gidilmiş oldu. Mehmet Şimşek de bu işleri bilir ama kendisi istifa müessesesi diye bir müesseseden habersiz. Tüm olan bitene bakın istifa eden yok! Ne bürokraside, ne siyasette bir tane istifa yok!
Ö.M.: Bu konuda ben de bir şey söyleyeyim izninizle. T24’te Mahfi Eğilmez’in “Fon krizinin faturasını kim ödeyecek?” diye bir yazısı var. Sizin dediklerinize de atıf yapmış gibi oluyor. “Önce bu düzeneği kuranların, ardından da gerekli denetimi yapmayanların, önlemeyenlerin sorumluluğu ortaya konmalı. Yatırımcı normal piyasa riskini aldıysa bunun sonuçlarını da belli ölçüde üstlenmeli. Ama bütün bunların sonunda faturanın sisteme hiç girmemiş insanların üzerine bırakılması kabul edilmemeli. Bu zararı, bu fon krizinin faturasını kim ödeyecek?” diyor. “Henüz bütün süreçler tamamlanmış değil. Bu sebeple yaşananları kesinleşmiş bir ‘Ponzi’ sistemi olarak nitelemek doğru olmaz. Ancak olağanüstü getiriler, düşük likiditeli varlıklar ve bunların yarattığı fiyat hareketleri, Ponzi benzeri mekanizmaların nasıl oluşabildiği sorusunu yeniden gündeme getiriyor” demiş. “Üç ayrı aktörün sorumluluğu sorgulanıyor. Eğer gerçekten kurallara aykırı bir düzenek kurulmuşsa bunu tasarlayan ve işletenlerin sorumluluğu var. İkinci olarak kamu otoritesinin sorumluluğu tartışılmalı” diyor, sizin de değindiğiniz gibi. Hiç böyle bir tartışma yok. “SPK, bazı fonların 2025 sonlarından itibaren düşük fiilî dolaşıma sahip hisselerde temel ekonomik büyüklüklerle açıklanamayan fiyat hareketlerine yol açtığını gözlemlediğini açıkladı. Bu sorunun yanıtı, sorumluların belirlenmesi kadar önemli görünüyor. Üçüncü olarak da yatırımcının sorumluluğu var. Yatırım yapan kişi elbette risk alır. Özellikle de geçmişte defalarca örneği görülmüş biçimde olağanüstü getiriler vaat edilen bir yatırımda ‘Bu getiri nasıl mümkün oluyor?’ sorusunu sormak yatırımcının da sorumluluğudur. Ama finans piyasalarının en eski derslerinden biri şudur: Olağanüstü getiri genellikle olağanüstü risk demektir. Burada önemli bir ayrım da şu: Yüksek risk almak ve kandırılmak aynı şey değil. Kandırılan yatırımcı ile sistemi kuran kişiyi aynı sorumluluk düzeyinde görmek doğru olmaz. Asıl gözden kaçan grupsa bu işlere hiç girmeyenler, parasını yatıracak birikimi olmayanlar ve parasını yüksek getirinin cazibesine kapılmadan daha düşük getirili, daha sağlam yatırım araçlarında tutanlar,” diye belirtmiş.
A.B.: Mahfi Eğilmez çok eski bir dostumdur. 1982’deki bankerler skandalına da şahit olmuştur, o günleri iyi bilir. Hazine’de, Maliye Bakanlığı’nda çalışan dönemin genç bürokratlarındandır, geniş bir tecrübesi vardır. Türkiye’de finansal skandallarını, Ponzi sahtekarlıklarını sadece çeyrek yüzyılda 30 küsur olay ile sınırlamak yanlış olur çünkü tarihimiz bunlarla doludur.
Bir fıkra vardır; bir laboratuvarda şaşkınlık yaratan bir deney gerçekleştirilir, aslan ile kuzu yan yana birbiriyle sessiz ve son derece uyumlu geçinirler. Bu durum medyanın, bilim adamlarının ilgisini çeker ve gerçekten insanlar bu durumu incelemeye, sırrı çözmeye çalışırlar ama bir türlü çözemezler. Sonunda laboratuvarın başındaki yöneticiye yalvarırlar, “Allah aşkına şunun sırrını söyle!” derler. O da işin sırrını açıklar, "Çok basit, biz her gün aslanın yanına yeni bir kuzu koyuyoruz,” der. Türkiye de böyle bir ülkedir; sadece son 25 yılda değil, tarihimiz boyunca sürekli aslanın yanına kuzu konulduğu bir ülkeyiz.
Devletin temel görevi yatırımcıları tasarrufları koruyucu tedbirleri almak değil mi? Niye bu birimler kuruluyor, niye bürokrasi var, niye piyasa ekonomisi diyorsunuz? Sermaye piyasası kurulunuz var, bankacılık denetleme kurulunuz var, merkez bankanız var; bunlar var ama işlevlerini yerine getirmiyor. Neden getiremiyor?
Tarihimiz böylesi skandallar silsilesi ile doludur. 1982 yılındaki meşhur banker skandalında askeri yönetim vardı, askeri cunta vardı, Kenan Evren ve Milli Güvenlik Konseyi vardı ve dönemin ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı Turgut Özal istifa etti, Maliye Bakanı Kaya Erdem de istifa eti. Askeri cunta dönemi yaşanan kuzu-aslan hikayesinde istifa yaşandı am bugün onu bile göremiyoruz.
Ö.M.: Evet, hiçbir sorumluluk yok, değil mi? Mahfi Eğilmez’in yazısına bir kez daha dönecek olursak şöyle diyor: "Elbette devlet finansal sistemi korumalı, yatırımcıların haklarını gözetmeli ve hukuka aykırı uygulamaları engellemeli. Ancak yatırımcıyı korumakla yatırımcının bütün yatırım riskini topluma aktarmak aynı şey değil. Önce bu düzeneği kuranların, ardından da gerekli denetimi yapmayarak önlemeyenlerin sorumluluğu ortaya konmalı. Yatırımcı normal piyasa riskini aldıysa bunun sonuçlarını da belli ölçüde üstlenmeli. Bütün bunların sonucunda faturanın sisteme hiç girmemiş insanların üzerine bırakılması kabul edilmemeli.”
A.B.: Mahfi Eğilmez deneyimlerinden ötürü bu işleri çok iyi bilir. Türkiye’de kendi bürokratik döneminde de yaşanan skandalların büyük çoğunluğu Hazine tarafından ödenmiştir. Bu işlere bulaşmayanlar bulaşanların kayıplarını ödemişlerdir, kayıplar da başkalarına sermaye olmuştur, servet olmuştur. Biraz önce bahsettim, Dünya Bankası raporlarına göre birikimli 80 ve 90’lı yılların banka maliyetinden dolayı tutuklu tek bir insan yok! Dönemin cumhurbaşkanının aile fotoğrafına giren ve batan üç banka sahibi vardı; fotoğrafın maliyeti dahil toplam banka maliyetini Türkiye’nin halkları ödedi. Bugün de bundan çok farklı olmayacak! 25 yılın benzer olaylarında da aynı şekilde hortumcuların maliyetini vergi verenler, vatandaşlar ödediler ve bugün de böyle cereyan edeceği çok açık.
Geçtiğimiz hafta Türkiye’de faaliyet gösteren bir İran bankasının faaliyetleri durduruldu, acayip şeyler oldu, İran sermayeli Bank Mellat, 46 yıllık bir bankaydı, faaliyetleri durduruldu Türkiye’de. ABD, İran yaptırımlarını daha da genişletti ya, Cumhurbaşkanı da BM’ye gidip Trump’la görüşmeyi düşünüyor. Görüşme öncesinde İran bankasının faaliyetleri durduruldu, İslam devriminden sonra kurulan bir bankaydı.
Ö.M.: ‘Millet Bankası’ diye çevirebiliriz değil mi?
A.B.: Evet öyle. Devrim Muhafızları ile ilişkisi olduğu öne sürülüyordu ve ABD'ye seyahat öncesinde faaliyeti durduruldu. Ondan kısa bir süre önce de faizsiz katılım bankası olan Golden Yatırım Bankası, ABD tarafından yaptırım listesine konuldu ve sonrasında hemen bu bankaya TMSF el koydu. İran’la ve özellikle de İran’ın havayollarıyla ilişkili olduğu iddia edilen şirketlere verilen krediler nedeniyleymiş. ABD’nin yaptırım alanı genişleyince, Türkiye’ye bazı ödevlerde düşüyor elbette. ABD ile inişli çıkışlı, son dönemde de coşkulu süren ilişkiler sebebiyle, görüşmeler öncesi anlaşılan iktidar böylesi bir jest yaptı, iki bankaya da el kondu.
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi yani otoriter rejim, dış siyaset üretmekte çok ciddi sıkıntılar yaşıyor. Ukrayna-Rusya savaşı Karadeniz'i çok değiştirdi; Karadeniz bir Rus denizi oldu. Birkaç gün önce Türk Armatörler Birliği tarafından bir rapor yayınlandı: 2022 Şubat’ında savaşın başlamasıyla Eylül 2026 arasında Türkiye sahipli, kontrollü, bayraklı ya da işleticisi Türk olan 147 ticari gemi saldırıya uğramış Karadeniz’de.
Ö.M.: Evet, müthiş bir rakam!
A.B.: Bu gemilerde ciddi hasar meydana gelmiş, 37 kişi hayatını kaybetmiş, 48 kişi ise yaralanmış. Uluslararası Sigorta Birliği diye risk değerlendirmesi yapan bir kuruluş var, riske göre sigorta maliyetiniz artıyor. Karadeniz’de çok fazla ticarette kullanılan Türkiye bandıralı gemi trafiği bulunuyor ve artık tümüyle Karadeniz yüksek riskli bölge kapsama girdi. Daha önce kıyılar riskliydi; Rusya kıyısı, Ukrayna kıyısı riskliydi ve oralara yaklaşınca sigorta primi artıyordu. Şimdi bizim bundan haberimiz yok: 147 gemi saldırıya uğruyor ve buradaki hasar, mali kayıplar, insan kayıpları konusunda yeterince bilgimiz yok. İyi ki bunlar Armatörler Birliği’nin raporunda var da öğreniyoruz; bu rapor da çok yeni yayınlandı. Karadeniz artık güvenli bir deniz olmaktan çıkıp güvensiz bölge oldu, yüksek risk kapsamına alındı yani Hürmüz’e benzer vaziyete geldi.
Armatörler Birliği uluslararası hukuk içinde bu sorunu çözmek için araştırma yapmış: Ankara Hukuk Fakültesi içerisinde Deniz Hukuku Araştırma Merkezi var; onlardan destek istemişler yani sorunun nasıl çözülebileceğine ilişkin sorularına yanıt bulmaya çalışıyorlar. “Ticaret gemilerinin savunma kapasitesini nasıl sağlayabiliriz? Ticari bir gemi ne şekilde kendi savunma kapasitesine sahip olabilir? Bu sistem hem uluslararası hukuka uygun olmalı, hem iç hukuka uygun olmalı, meseleyi nasıl çözebiliriz? Saldıran İHA’ların elektronik sistemlerini nasıl karıştırabiliriz? Jammerlar gibi savunma sistemi olarak neleri kullanabiliriz?”
Bu sorulara yanıt bulup çözüm aramaya çalışıyorlar. Elbette istekleri, gemilerde alınacak tertibat “askeri kapsamda” görünmesin istiyorlar. Öyle anlaşılır ise direkt hedef oluyorlar ki zaten hedefler. Adamlar kendi dertlerine çare arıyorlar. Bunlardan haberdar mıyız? Yok, hayır! Türkiye’nin Rusya’ya nota verdiğini gördük mü? Sadece bir, iki kez Ukrayna ve Rusya büyükelçileri Dış İşleri Bakanlığı’na çağırıldı. Karadeniz’de riskler çok fazla artmış vaziyette. Rusya ve Ukrayna ile yapılan ticaret Türkiye için çok önemli. Rusya‘dan doğal gazınızın %95’ini alıyorsunuz, petrolünüzün ise %60’ını alıyorsunuz.
Türkiye, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi denilen otokratik rejimde çok zayıf ve keyfi yönetiliyor: Dış politikada, piyasalarda, fonlarda, ekonomide, her alanda böyle.
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, otokrasinin yönetim gaflarına bir ek daha yapayım: Çinliler Türkiye’de bir otomotiv fabrikası kuracaktı ve iktidar Çin firmasına, "Madem fabrika kuracaksın, sana ithalat izni de veriyoruz, vergini de indiriyoruz, fabrikayı kurmadan önce sana bir teşvik veriyoruz,” dendi.
Ö.M.: Bağlantıda kopukluk oldu.
A.B.: Sonuçta Çin’e teşvik verildi: Çin ithalat yaptı, otomobilini sattı ancak yatırımdan vazgeçtik. Gitti ama diğer Çinli firmalara ayrıcalık yapıldı diye Türkiye’yi Dünya Ticaret Örgütü’ne şikayet etti, Türkiye Dünya Ticaret Örgütü’nden ceza yedi. Ceza henüz kesinleşmedi, itiraz hakkı da var. Yeni Parti milletvekili Deniz Yavuzyılmaz’ın hesaplamalarına göre, Türkiye yıllık 100 milyon dolarlık bir ceza ile karşı karşıya. İşte böyle yönetiliyoruz; fondan, otomotive, Karadeniz’deki gemilerden ABD ile olan ilişkilere kadar böyle yönetiliyoruz..
Ö.M.: Çok önemli bir konu ve özellikle adalet sisteminin temelleriyle ilgili bir sorun var.
A.B.: Adalet Bakanı'nın eşi de SPK’da kurul üyesiymiş!
Ö.M.: Evet.
A.B.: Demin anlattığım model buydu. Bugün İmralı sürecine girmedik, sonra gireriz. Hoşçakalın.
Ö.M.: Tamam, çok teşekkür ederiz. Görüşmek üzere.
Ö.Ö.: Görüşmek üzere.
Benzer İçerikler
"Türkiye bir dolandırıcılar cenneti olmuş vaziyette"
Ali Bilge
"Jant üzerinde tek tekerlek gidiyoruz"
Ali Bilge
"İktidarın çapaları örselenmiş vaziyette"
Ali Bilge
"Hukuk fay kırığının içine yuvarlanmış, gitmiş durumda"
Ali Bilge