“İklim krizinin sonuçlarını görmek için artık tahminlere ihtiyacımız yok”
İklim Kuşağı Konuşuyor’da Atlas Sarrafoğlu, Erivan’da düzenlenen Biyolojik Çeşitlilik COP17 Zirvesi’ni, IPCC’nin yedinci değerlendirme raporunun takvimine ilişkin siyasi anlaşmazlıkları, Atlantik ve Pasifik’teki kasırga hareketliliğini, Antarktika’daki Thwaites Buzulu’nun hızlanan kaybını ve Avrupa’dan Türkiye’ye gönderilen plastik atıkların yol açtığı çevre kirliliğini ele alıyor; yaklaşan COP31 öncesinde verilen iklim ve doğa koruma taahhütlerinin ne ölçüde hayata geçirildiğini sorguluyor.
Merhaba sevgili Apaçık Radyo dinleyicileri İklim Kuşağı Konuşuyor’a hoşgeldiniz.
Üç hafta sonra Antalya’da düzenlenecek COP31 İklim Zirvesi yaklaşırken, uluslararası çevre gündemi oldukça yoğun. Ermenistan’da biyolojik çeşitliliğin geleceği tartışılıyor, IPCC’nin yeni iklim raporu siyasi anlaşmazlıkların merkezinde. Bu sırada okyanuslardaki ısınma ve Antarktika’daki buz kaybına ilişkin yeni uyarılar geliyor. Türkiye ise Avrupa’dan ithal ettiği plastik atıklarla gündemde.
Önce Ermenistan’ın başkenti Erivan’la başlayalım. Birleşmiş Milletler Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesinin 17. Taraflar Konferansı, yani COP17, 19 Ekim’de başladı. 2026 yılı, iklim değişikliği, biyolojik çeşitlilik ve çölleşmeyle mücadele sözleşmelerinin üç ayrı COP toplantısının düzenlendiği bir yıl. Bu üç çevre sorunu birbirinden bağımsız değil. Ormanların yok edilmesi, kuraklık, toprak kaybı ve küresel ısınma hem birbirini etkiliyor hem de ekosistemler üzerindeki baskıyı artırıyor.
“Doğa için Harekete Geçmek” temasıyla düzenlenen COP17’nin temel gündemi, ülkelerin biyolojik çeşitliliği korumak için verdikleri sözleri ne ölçüde yerine getirdiği. Konferansta, 2030 yılına kadar kara, iç su ve deniz alanlarının en az yüzde 30’unun korunması, zarar görmüş ekosistemlerin onarılması ve doğanın korunması için yılda 200 milyar dolar kaynak sağlanması gibi hedefler ele alınıyor. Doğaya zarar veren devlet teşviklerinin azaltılması ve yerli halkların karar alma süreçlerine katılımı da gündemde.
Ancak zirve öncesindeki değerlendirmeler, dünyanın 2030 için belirlenen 23 biyolojik çeşitlilik hedefinin büyük bölümünde geride kaldığını gösteriyor. Özellikle finansman eksikliği ve ülkelerin taahhütlerini uygulamaya geçirmekte yavaş davranması önemli sorunlar arasında.
30 Ekim’e kadar sürecek konferansta henüz nihai kararlar alınmadı. Erivan’daki görüşmelerin, yıllardır tekrarlanan taahhütleri somut uygulamalara ne ölçüde dönüştürebileceği merak konusu.
Biyolojik çeşitliliğin korunması için verilen taahhütlerin ne ölçüde hayata geçirildiği Erivan’da tartışılırken, iklim değişikliğiyle mücadelede ülkelerin başvurduğu en önemli bilimsel kaynaklardan biri olan IPCC raporunun geleceği de belirsizliğini koruyor. Üstelik tartışma bu kez raporun içeriğinden çok, ne zaman yayınlanacağı üzerine. Birleşmiş Milletler bünyesindeki Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli, yani IPCC’nin yedinci değerlendirme raporunun yayınlanma tarihi konusunda ülkeler arasında anlaşmazlık yaşanıyor. 2028’deki COP33 zirvesine yetişmesi hedeflenen raporun, Suudi Arabistan ve Rusya’nın yanı sıra Çin ve Hindistan’ın da aralarında bulunduğu bazı ülkelerin talebiyle 2029’a ertelenmesi isteniyor.
Bu ülkeler, gelişmekte olan ülkelerin bilimsel çalışmalarda daha fazla temsil edilmesi için ek süre gerektiğini savunuyor. İklim krizinden en fazla etkilenen kırılgan ülkeler ise ertelemeye karşı çıkıyor. Marshall Adaları ve Sierra Leone’nin de aralarında bulunduğu ülkeler, bilimsel değerlendirmelerin siyasi nedenlerle geciktirilmemesi çağrısında bulundu.
Geçtiğimiz hafta Addis Ababa’da yapılan IPCC toplantısı, takvim konusunda uzlaşma sağlanamadan sona erdi. Uzmanlar, raporun gecikmesinin ülkelerin emisyon azaltım hedeflerini yeniden değerlendireceği 2028 COP33 zirvesini güncel bilimsel bulgulardan mahrum bırakabileceğini belirtiyor.
İklim krizinin etkileri dünyanın farklı bölgelerinde farklı biçimlerde hissedilirken, bu yıl Atlantik ve Pasifik okyanuslarındaki kasırga hareketliliği de oldukça sıra dışı bir tablo ortaya koydu. Atlantik Okyanusu’nda 2026 kasırga sezonunun ilk dokuz ayında tek bir kasırga bile oluşmadı. Bu, 112 senedir görülmemiş bir durum. Ekim ayında ilk kasırga kaydedilmiş olsa da sezonun bu kadar geç başlaması dikkat çekiyor. Pasifik Okyanusu’nda ise eylül ayında Lowell, Karina ve Marie adlı üç kasırga aynı anda etkili oldu. En son 2015 yılında görülen bu durum, 11 yıl sonra ilk kez tekrarlandı. Üstelik Lowell, saatte 260 kilometreye ulaşan rüzgârlarıyla en yüksek seviye olan beşinci kategoriye kadar güçlendi. Uzmanlar, iki okyanus arasındaki bu belirgin farklılıkta El Niño'nun etkisine dikkat çekiyor. El Niño, Pasifik’te kasırga oluşumunu destekleyen koşullar yaratırken, Atlantik’te kasırgaların gelişmesini zorlaştırabiliyor. Bu yıl yaşananlar, küresel hava sistemlerinin birbirleriyle ne kadar yakından bağlantılı olduğunu da ortaya koyuyor.
El Niño'nun önümüzdeki aylarda ne kadar güçleneceğini hâlâ izliyoruz. Ancak okyanuslardaki ısınmanın bazı sonuçlarını görmek için artık tahminlere ihtiyacımız yok. Antarktika'da yıllardır devam eden buz kaybı bunun en açık örneklerinden biri.
Dünyanın en geniş buzulu olan ve “Kıyamet Buzulu” olarak da bilinen Thwaites Buzulu, sıcak okyanus sularının etkisiyle hızla buz kaybediyor. Yaklaşık Büyük Britanya büyüklüğündeki buzula ilişkin yeni bir araştırma, okyanus sıcaklıkları olağanüstü düşük seviyelere inse bile buz kaybının en az 150 yıl boyunca devam edeceğini ortaya koydu. Bu da en iyimser iklim senaryolarında dahi, başlamış olan buz kaybının kısa vadede tamamen durdurulamayacağı anlamına geliyor.
Komşusu Pine Island Buzulu ile birlikte Antarktika’nın en fazla buz kaybeden bölgelerinden birini oluşturan Thwaites, küresel deniz seviyelerinin yükselmesi açısından kritik öneme sahip.
Antarktika'daki buzulların geleceğini belirleyen süreçler yüzyıllara yayılıyor. Ama çevreye verdiğimiz zararın sonuçlarını görmek için her zaman bu kadar uzun süre geçmesi gerekmiyor. Bazen birkaç yıl içinde, bir nehrin suyunda ya da bir balığın içinde karşımıza çıkıyor. Türkiye'den gelen yeni bir araştırma da tam olarak bunu gösteriyor.
Bloomberg’ün yayınladığı araştırmaya göre, Avrupa Birliği ve İngiltere’den 2025 yılında Türkiye’ye yaklaşık 650 bin ton plastik atık gönderildi. Türkiye, her iki bölgenin de en fazla plastik atık ihraç ettiği ülke konumunda. Özellikle Adana’daki geri dönüşüm tesislerinin çevresinde ciddi bir plastik kirliliği yaşanıyor. Bu yıl yayınlanan bilimsel bir araştırma, tesislerin aşağı kesimlerindeki sularda mikroplastik yoğunluğunun, yukarı kesimlere kıyasla 132 kata kadar yüksek olduğunu ortaya koydu.
Plastik parçacıkları tarım alanlarına, nehirlere ve Akdeniz’e kadar ulaşıyor. Avrupa Komisyonu, Türkiye’de plastik atıkların yol açtığı çevre sorunlarını kabul etmesine rağmen atık ihracatının sürdürülmesinden yana. Üstelik Avrupa Birliği’nin OECD üyesi olmayan ülkelere yönelik yeni kısıtlamaları nedeniyle Türkiye’ye daha fazla atık gönderilebileceği belirtiliyor.
Geri dönüşüm sektörü ithalatın ekonomik değer ve istihdam yarattığını savunurken, çevre örgütleri ve bilim insanları plastik atık ithalatının yasaklanmasını istiyor.
COP31’e ev sahipliği yapmaya hazırlanan Türkiye açısından, bir yandan küresel atıkların azaltılmasını savunurken diğer yandan Avrupa’nın en büyük plastik atık ithalatçısı olmayı sürdürmek önemli bir çelişki oluşturuyor.
Üstelik bu mesele yalnızca Türkiye'nin ne kadar atık ithal ettiği ile ilgili değil. Avrupa'nın kendi tüketiminin sonuçlarını başka ülkelerin üstlenmesini ne kadar normal gördüğüyle de ilgili. Atığı bir ülkenin sınırından çıkarmak, o atığın çevre üzerindeki etkilerini ortadan kaldırmıyor. Önümüzdeki haftalarda önce Erivan’daki COP17'nin sonuçlarını, ardından Antalya'da başlayacak COP31 görüşmelerini takip edeceğiz.
Bugün biyolojik çeşitliliğin korunmasından plastik kirliliğine kadar pek çok konuda bilimsel bulgular, hedefler ve uluslararası anlaşmalar var. Eksik olan çoğu zaman ne yapılması gerektiğine ilişkin bilgi değil, bu bilginin gerektirdiği kararların alınması ve uygulanması.
Bu yüzden yaklaşan zirvelerde yalnızca yeni hedeflerin açıklanıp açıklanmadığına değil, daha önce verilen sözlerin ne kadarının yerine getirildiğine de bakmak gerekiyor. Çünkü bir hedefin ilan edilmesiyle o hedefe ulaşılması arasında, bazen yıllarca ertelenen kararlar var.
Bu haftanın İklim Kuşağı Konuşuyor programının sonuna geldik. Haftaya yeniden görüşene dek, kendinize, sevdiklerinize ve gezegenimize lütfen çok iyi bakın.
Benzer İçerikler
COP28 öncesi iklim müzakereleri
Atlas Sarrafoğlu
"Pasifik ısınıyor, El Niño güçleniyor"
Atlas Sarrafoğlu
"Birbirinden bağımsız gibi görünen güncel gelişmeler aslında aynı krizin parçaları"
Atlas Sarrafoğlu
Gezegen sınırlarını aşarken yeni bir güçlü El Niño dönemi
Atlas Sarrafoğlu