“Küresel ısınma giderek güçleniyor"
Açık Yeşil'de Ömer Madra ve Ümit Şahin, COP31 öncesinde küresel sıcaklık rekorlarını, Türkiye’nin iklim karnesini ve sivil toplumun zirveden dışlanmasını değerlendiriyor; Çin ve Afrika ülkelerinin müzakere önceliklerini, iklim finansmanını ve Brezilya’nın fosil yakıtlardan çıkış yol haritasını ele alıyorlar.
Ümit Şahin: Apaçık Radyo'da Açık Yeşil başlıyor. Ben Ümit Şahin.
Ömer Madra: Ben de Ömer Madra.
Ü.Ş.: COP'a günler kala, zirve öncesindeki son programımızı yapıyoruz. Gelecek haftadan itibaren iki hafta boyunca Antalya'dan yayında olacağız. Kalabalık bir ekiple COP'u takip edecek, her gün yaklaşık üç saat boyunca yorumlar ve söyleşilerle gelişmeleri aktarmaya çalışacağız. Bunu sizlerin de yardımıyla gerçekleştireceğiz.
Ö.M.: Evet. Hem Açık Gazete’de hem Açık Dergi’de hem de Açık Yeşil’de ve belki başka programlarda da COP’u yakından takip edeceğiz.
Açık Gazete’nin ilk saatini her zamanki gibi sürdüreceğiz. İkinci saatinde ise doğrudan COP31 ile ilgili haberlere, yorumlara ve mülakatlara yer vereceğiz. Akşamları da Açık Dergi saatinde iki saat boyunca COP31 haberlerine ve mülakatlarına odaklanacağız.
Ü.Ş.: Evet, Açık Radyo ekibi de COP31’den, sahadan bildirecek. Biz de tabii oradayız. Şimdi son haftada neler olup bittiğine, gelişmelere biraz bakacağız. Gündemle ilgili birkaç ilginç gelişmeden de söz edeceğim ama ondan önce, malum, her COP öncesinde iklim krizinin daha da kötüye gittiğine dair maalesef haberler ve raporlar yayımlanır.
Bunlardan en dikkatle bekleneni Dünya Meteoroloji Örgütü’nün raporu ama o henüz yayımlanmadı. Herhalde haftaya, COP’un ilk günlerinde, Pazartesi ya da Salı günü açıklanır. Ancak ondan önce, Carbon Brief yazarı ve iklim bilimci Zeke Hausfather, 2026’nın %67 olasılıkla 2024’ü geçerek en sıcak yıl olacağını açıkladı bile. Bu son derece önemli çünkü zaten 2023, 2024 ve 2025’in ortalaması 1,5 dereceyi geçmişti.
2026’nın ilk dokuz ayına bakıldığında henüz 2024’ten biraz daha az sıcak olduğu görülüyor ancak son üç ayda El Niño etkisiyle sıcaklıkların artacağı tahmin ediliyor. Projeksiyonlar, en sıcak yıl olma ihtimalinin yükseldiğini gösteriyor. Özellikle Ağustos ayının tüm zamanların en sıcak Ağustos'u olması da bunu etkilemiş gibi görünüyor. Ocak-Eylül arasında sıcaklıklar sanayi öncesi dönemin 1,45 derece üzerindeydi ancak son üç ayın rekor kırdıracağı tahmin ediliyor.
Zeke Hausfather’ın analizindeki en ürkütücü sonuç ise bu değil; iki bulgu daha var: Bunlardan ilki, Dünya’nın enerji dengesizliğinin uydu kayıtlarının başladığı dönemden bu yana iki buçuk katına çıkmış olması.
Şöyle diyor: 2000’li yıllarda metrekare başına 0,5 wattlık bir enerji dengesizliği vardı. Normalde yeryüzüne giren enerjiyle yeryüzünden çıkan, yani yansıtılan enerji arasında bir denge olması gerekiyor. Ancak bu değer sıfırın üzerinde olduğu için Dünya ısınıyor. 2000’li yıllarda metrekare başına ortalama 0,5 watt olan enerji dengesizliği bugün 1,25 watt’a çıkmış durumda. Yani 2,5 katlık bir artış söz konusu. Bu da küresel ısınmanın neden hızlandığını gösteriyor.
İkinci ürkütücü bulgu ise 2027 ile ilgili. Hausfather, El Niño etkisi, küresel sıcaklık artışının sürmesi ve emisyonların azalmaması nedeniyle 2027’nin büyük ihtimalle sanayi öncesi döneme göre 1,7 derece daha sıcak olacağını ve en sıcak yıl olarak kayıtlara geçeceğini söylüyor. Yani öyle anlaşılıyor ki seneye 1,7 dereceyi göreceğiz.
Ü.Ş.: Şimdi tabii yıl sonuna yaklaştıkça bu tahminler daha kesin hâle geliyor. Bakalım Dünya Meteoroloji Örgütü haftaya ne diyecek?
Bu arada CNN International’da ilginç bir haber çıkmış. Ben de bunu önce CNN’den değil, Diken’in sosyal medya hesaplarında gördüm. Başlık çok ilgimi çekti. Haber gerçekten ilginç: Bundan 20 bin yıl önce, yani buzul çağında, Kuzey Kutup Dairesi’nden ABD'nin Illinois eyaletine kadar uzanan Laurentide adlı büyük bir buzul tabakası varmış. Bunun artık çok küçük bir parçası kalmış: Kanada’daki Barnes Buz Örtüsü.
Burada yapılan yeni bir araştırma, buzulun buzul çağından sonra erimeye başladığını ancak yaklaşık 2 bin yıl önce, yani İsa döneminde, yeniden genişlemeye başladığını ortaya koymuş. Demek ki 2 bin yıl önce yeni bir buzul çağı başlıyordu. Ama şu anda ortada neredeyse hiç buzul kalmamış. Bu da insanların fosil yakıtları yakarak bir buzul çağını önlediğini gösteriyor.
Ö.M.: Evet bu faydalı gibi gözüküyor ama...
Ü.Ş.: Yok canım, bu aslında doğal gidişatın nasıl köşeye sıkıştırıldığını, durdurulduğunu gösteriyor. Buraya kadar haber gerçekten çok güzel, çok ilginç. Bilmediğimiz bir şey değil tabii ama bunun bir buzul üzerinde yapılan araştırmayla ortaya konulması ve araştırmacılar tarafından bir makale olarak yayımlanması ilginç. Ancak CNN’in ve ondan çeviri yapan Diken’in attığı başlık şöyle: “İnsanlık buzul çağını yanlışlıkla durdurmuş.” Nasıl?
Ö.M.: Söyleyecek sözüm yok.
Ü.Ş.: “Humans accidentally canceled the ice age.” Yani bu nasıl bir kaza veya yanlışlık, ben anlamadım. Bildiğin fosil yakıt yakarak işte.
Ö.M.: Fosil yakıt lafını geçirmemek için oluyor işte.
Ü.Ş.: Haberde geçiyor aslında ama başlıkta belirtmemişler. Böylesinin daha ilginç bir başlık olduğunu düşünmüşler. Ancak “yanlışlıkla” ifadesi biraz garip olmuş. Demek ki yanlışlıkla yaptığımız işleri Antalya’da toparlamaya çalışacağız gibi görünüyor.
Ö.M.: Evet, son zamanlarda yayımlanan önemli raporlardan birine de ben biraz değineyim. 27 Ekim 2026’da Jonathan Watts’ın bir haberi vardı. Yardım kuruluşu Oxfam’ın açıklamasına göre, dünyanın süper zenginleri iklim krizinin hem nedenlerinden hem de maliyetlerinden çifte kazanç elde ediyorlarmış. Yani zenginler hem eşitsizliği...
Ü.Ş.: Yanlışlıkla yapıyorlar bence.
Ö.M.: Yanlışlıkla, oradan hatırladım zaten.
Ü.Ş.: Zenginler yanlışlıkla dünyayı ısıtıyorlar, hay Allah! Bir isteseler yapmazlardı.
Ö.M.: Evet, aynen. Yanlışlık deyince aklıma geldi. O haberi hemen arayıp buldum, devreye sokayım dedim.
Ü.Ş.: Evet, şimdi Antalya öncesinde birkaç ilginç gelişme var. Çin’den ve Afrika’dan gelen açıklamalardan bahsedeceğim. Özellikle müzakereleri izleyenler için bunlar ilginç olacaktır. Ayrıca Murat Kurum’un The Economist dergisinde yazdığı bir makale var. İçeriğinde bilmediğimiz çok fazla şey yok. Daha çok elektrifikasyon üzerine yazmış. Ancak elektrifikasyon konusunu bu kadar ısrarlı bir şekilde gündeme taşıması beni açıkçası umutlandırıyor. Bakalım Türkiye nasıl bir performans sergileyecek? Ama öncelikle İklim Ağı’nın dün yaptığı basın toplantısından bahsetmemiz lazım.
Biliyorsunuz, Türkiye’de iklim alanında çalışan 17 sivil toplum kuruluşundan oluşan İklim Ağı, dün bir basın toplantısı düzenleyerek Türkiye’nin COP31 öncesindeki iklim karnesini açıkladı ve yedi maddede değerlendirmelerini ve önerilerini sıraladı.
Birinci madde açıkçası çok üzücü. İklim Ağı, “COP31’den dışlandık” diyor. COP31 Başkanlığı’nın katılımcılık taahhüdünün uygulanmadığını belirtiyor. İklim Ağı’nın COP31 Başkanı’yla görüşme talebi dikkate alınmamış ve COP31 kapsamında Türkiye tarafından düzenlenecek yan etkinliklerde kendilerine yer verilmemiş. Bunun yerine maden ve fosil yakıt şirketlerinin COP31’e ortak olması sağlanmış. COP31 sayfasında ortaklık deniyor ama bildiğiniz sponsorluk aslında. İklim Ağı, karar alıcılarla diyalog kurmasının ve zirve programında yer almasının engellenmesinin, sivil toplumun katılımına ilişkin verilen sözlerle açıkça çeliştiğini söylüyor. Bu gerçekten önemli. Bakalım gelecek hafta Türkiye Başkanlığı nasıl bir katılımcılık sergileyecek?
İkinci madde, Türkiye’nin emisyonlarının artmaya devam etmesi ve herhangi bir emisyon azaltım hedefinin bulunmaması.
Üçüncü madde, kömürden çıkışın şart olduğu. Bir yandan Çanakkale ve Afşin-Elbistan’da yeni kömürlü termik santraller kurulması planlanırken diğer yandan Akbelen çevresindeki kömür madenciliği için zeytinlikler ve köyler acele kamulaştırma yoluyla yok ediliyor. Öte yandan termik santral şirketlerine devlet teşvikleri sağlanıyor. İklim Ağı, bunun zirveye ev sahipliği ve başkanlık yapacak Türkiye açısından bir çelişki yarattığını belirtiyor.
Zaten en başından beri herkesin söylediği de bu. Türkiye bir yandan elektrifikasyon gibi konularda önemli bir liderlik üstlenirken diğer yandan kömüre hız veriyor. Bu çelişkiyi bir türlü açıklamadılar. Daha önce bu soru sorulduğunda Murat Kurum da önemsememiş, Türkiye’deki kömürün o kadar önemli olmadığını söylemişti. Bakalım gelecek hafta COP Başkanı olarak uluslararası basının sorularına ne cevap verecek? Bunu merak ediyorum çünkü bu sorular mutlaka sorulacaktır. Orada basından soru almama şansınız da yok.
Dördüncü madde, adil geçişin kömüre bağımlı bölgelere çözüm sunmaması. Burada Ulusal Adil Geçiş Stratejisi ve Eylem Planı taslağından söz ediliyor. Bunu geçen hafta da konuşmuştuk.
Beşinci madde, elektriğin kömürden değil, yenilenebilir enerji kaynaklarından üretilmesi gerektiği. Türkiye’nin öncülüğünü yaptığı küresel elektrifikasyon taahhüdünde bunun yeterince açık biçimde belirtilmediği ifade ediliyor.
Altıncı madde, plastik atık ithalatının yasaklanması. Bunu da çok konuştuk. Sıfır Atık şampiyonluğuyla çelişen bir durum.
Yedinci ve son madde ise taksonomi için şeffaflık gerektiği. Yeşil taksonominin ne kadar yeşil olduğunu Açık Yeşil’de daha önce konuşmuştuk.
İklim Ağı’nın açıklaması böyle. Gerçekten önemli bir değerlendirme.
Ö.M.: Evet, Greenpeace de yayımladığı açıklamada, Türkiye’nin 2025 iklim karnesinin kötü olduğunu ve umutların COP31’de olduğunu belirten bir başlıkla, 12 maddelik bir değerlendirme yapmış. İklim Kanunu’nun ne iklimi ne doğayı ne de toplumu koruduğunu söyleyerek başlıyor. Senin de sözünü ettiğin gibi, iklim değişikliğine bağlı afetlerin etkilerinin ağırlaştığını ve COP31’e ev sahipliği yapmanın Türkiye için önemli bir fırsat olduğunu belirten bir yazıydı.
Ü.Ş.: Evet, şimdi gelişmelere bakarsak iki önemli gelişme var, hatta üç diyelim.
Bunlardan ilki Çin’den gelen haberler: Çin’de düzenlenen bir basın toplantısında Çevre Bakan Yardımcısı Li Gao, çok taraflılığın güçlendirilmesi konusunda net bir siyasi mesaj verilmesi gerektiğini söylemiş ve bu yıl iki konuyu öne çıkaracaklarını belirtmiş. Birincisi, tek taraflı ticaret önlemleri konusu. Yani Avrupa’nın Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (SKDM). Biliyorsunuz, bu Türkiye açısından da özellikle çelik gibi sanayi ürünlerinin ihracatında önemli. Türkiye neredeyse sırf bu nedenle Emisyon Ticaret Sistemi’ni (ETS) kurdu.
Ancak bu konu çok taraflı değil, ülkelerin tek taraflı uyguladığı önlemlerle ilgili. Sadece SKDM de değil; Amerika’nın koyduğu gümrük vergileri, bazı ülkelerin uyguladığı ihracat veya ithalat yasakları gibi önlemler de buna dâhil.
Bütün bu tek taraflı önlemlerin iklim müzakerelerinde net bir yeri yok aslında. Hatta ticaretin de COP’larda doğrudan bir müzakere başlığı bulunmuyor. Yıllardır bir şekilde gündeme getiriliyor ama bu yıl sanki daha ciddi biçimde ele alınacak gibi görünüyor.
Ö.M.: Evet.
Ü.Ş.: İkincisi de iki yıllık iklim finansmanı çalışma programı. Çin bunu da desteklediğini açıklamış ki bu önemli bir nokta. Bakalım açılışta ya da açılıştan önce bu mesele çözüme kavuşmuş olacak mı?
Climate Home News, “Çin’in ticaret konusunu önceliklendirmesi, COP31’deki gerilimleri tırmandırabilir” başlığını atmış. Bu gerçekten önemli.
Bir diğer gelişme de Afrika’dan. Afrika Grubu geçen hafta COP Başkanlığı’na üç resmi müzakere başlığı sundu. Bunların hepsi adaptasyon finansmanıyla ilgili. Adaptasyon finansmanının üç katına çıkarılması, ticaret ve Yeşil İklim Fonu gibi konular gündemde. Bu önemli çünkü söz konusu başlıklar COP Başkanlığı tarafından açılıştan önce çözüme kavuşturulmazsa açılış sırasında bir krize dönüşebilir. O yüzden bu hafta taraflar muhtemelen Antalya’da bir araya gelip bu başlıklarda anlaşmaya çalışacaklar. Özellikle Afrika’nın adaptasyon finansmanını gündeme getirmesi önemli olabilir.
Şu ana kadarki gelişmeler aşağı yukarı bunlar. Tabii bir de Brezilya’nın fosil yakıtlar ve ormanlarla ilgili yayımladığı yol haritasını konuşabiliriz.
Ö.M.: Evet, bu ilk küresel yol haritası. Yani kömür, petrol ve doğal gaz olmak üzere üç temel fosil yakıtla bağın doğrudan koparılmasını öngörüyor. Artık bu konunun çeşitli konferanslarda ve toplantılarda görüşülüp tartışılmasından uygulamaya geçilmesi gerektiğini ortaya koyan bir yol haritası.
Ü.Ş.: Evet, geçen sene Brezilya bunu resmî müzakere gündemine alamayınca bir gündem yaratmış ve yol haritalarını devreye sokmuştu. Şu anda elimizde üç yol haritası var. Biri Bakü’den kalan finansmanla ilgili, diğer ikisi de Brezilya’dan kalan fosil yakıtlar ve ormansızlaşmayla ilgili yol haritaları.
Ben bu yol haritasına göz attım. Burada öne çıkan birkaç nokta var. Dün de bir basın toplantısı vardı, onu izledim. Aklımda kalanlardan birkaç şey söyleyeyim: Fosil yakıtlardan uzaklaşmanın kaçınılmaz ve mümkün olduğu söyleniyor. Bu çok kritik. Brezilya şimdi bu yol haritasını Türkiye’ye sunacak. Herhalde Antalya’da bununla ilgili bir etkinlik de yapılacak. Türkiye ve Avustralya’nın bunu kabul etmesi gerekiyor. Olumlu sözler söyleyecekler ama sonra bu yol haritasıyla ne yapacaklar? Önemli olan bu. Hepimiz ve dünyanın dört bir yanındaki uzmanlar, Türkiye’nin bu yol haritasını sahiplenmesi gerektiğini söylüyoruz. Haftaya bunu göreceğiz.
Bu yol haritasının en önemli özelliği şu: Küresel bir hedef ya da yıl belirlemiyor. Fosil yakıtlardan küresel ölçekte uzaklaşılması gerektiğini söylüyor ancak kendisi küresel bir uzaklaşma planı değil. Her ülkenin fosil yakıtlardan uzaklaşmak için kendi planını nasıl hazırlaması gerektiğini gösteren bir tür kılavuz. Nelere bakılması gerektiğini ortaya koyuyor ve bunu üç başlığa ayırıyor.
Birincisi fosil yakıt talebi, yani fosil yakıtların kullanıldığı bütün alanlar. İkincisi fosil yakıt arzı, yani petrol, doğal gaz ve kömür üretiminin azaltılması. Üçüncüsü de ekonomik yapı. Fosil yakıt gelirlerine, istihdamına ve altyapısına bağımlı ekonomilerin çeşitlendirilmesi, sübvansiyonların azaltılması gibi konulara odaklanıyor. Burada “Belém Readiness Approach”, yani Belém Hazırlık Yaklaşımı adı verilen bir yaklaşım geliştiriliyor. Her ülkenin kendisine sorması gereken iki soru var. Bu, yukarıdan aşağıya ülkelere dayatılan bir plan değil. Her ülke kendi koşullarına bakarak yol haritasını hazırlayacak.
Birinci soru, ülkenin fosil yakıt dönüşümünden ne ölçüde etkileneceği. Örneğin bir ülke hiç fosil yakıt kullanmıyorsa ya da çok az kullanıyorsa bağımlılığı da düşük demektir. Dolayısıyla önce fosil yakıtlara ne kadar bağımlı olduğuna bakacak. İkinci soru ise bu dönüşümü yönetmek için ne kadar kapasiteye sahip olduğu.
Böylece dört ülke profili ortaya çıkıyor. Birincisi, fosil yakıtlara yüksek düzeyde bağımlı ancak dönüşüm kapasitesi sınırlı ülkeler. Örneğin petrol üreten bazı Afrika ülkeleri. Gelirlerinin büyük bölümü fosil yakıtlardan geliyor ama ekonomilerini çeşitlendirme kapasiteleri sınırlı. İkincisi, fosil yakıtlara yüksek bağımlılığı olmasına rağmen güçlü kurumsal ve ekonomik kapasiteye sahip ülkeler. Türkiye bu grupta değerlendirilebilir. Türkiye’nin dönüşümü gerçekleştirebilecek kurumsal ve ekonomik kapasitesi var ancak fosil yakıtlara bağımlılığı da yüksek. Türkiye’nin fosil yakıtlara bağımlı olmadığını söyleyecek biri çıkmaz herhalde.
Ö.M.: Herhalde, evet.
Ü.Ş.: Türkiye’de enerjinin yaklaşık %80’i fosil yakıtlardan geliyor. Üçüncü grup, fosil yakıt bağımlılığı düşük fakat finansmanı ve altyapısı zayıf ülkeler. Mesela Etiyopya. Etiyopya’nın fosil yakıt bağımlılığı çok düşük. Elektriğinin büyük bölümü yenilenebilir kaynaklardan geliyor ama altyapısı ve finansmanı zayıf. Dördüncüsü de fosil yakıt bağımlılığı düşük ve dönüşüm kapasitesi yüksek öncü ülkeler. Bunların sayısı muhtemelen az.
Dolayısıyla ülkenizi bu dört gruptan birine yerleştiriyorsunuz ve bu çerçeveye bakarak üç aşamalı bir dönüşüm planı hazırlıyorsunuz. Çok detayına girmeyeyim ama ilk aşamada, 2027-2028 yıllarında kurumsal planlama yapılıyor. 2029-2030 yıllarında enerji sistemleri dönüştürülmeye başlanıyor. 2031-2033 döneminde ise fosil yakıt kullanımı azaltılmaya başlanıyor.
Aslında oldukça ilginç. Ülkelere büyük bir yükümlülük getirmeyen, gönüllü bir plan tabii bu. Ancak ülkeler bunu ciddiye alıp tartışmaya başlasa bile çok şey değişebilir. Mesela Türkiye bunu geniş bir tartışmaya açsa bile önemli gelişmeler yaşanabilir. Çünkü Türkiye’nin de dünyanın da inanılmaz bir fosil yakıt bağımlılığı var. Raporda da belirtiliyor: Fosil yakıtlar küresel sera gazı emisyonlarının %73’ünden sorumlu. Aslında az bile söylemişler. Ulaştırma sektörü dünyadaki petrol tüketiminin %60’ını gerçekleştiriyor. Birincil demir üretiminin %90’ı hâlâ kömüre dayalı.
Dolayısıyla bütün bunların dönüştürülmesi için önümüzde önemli bir görev var. Bakalım Türkiye, COP31 Başkanı olarak bu konuda ne adımlar atacak? Gelecek hafta bunları göreceğiz.
Ö.M.: Ben de son bir not ekleyeyim. Imperial College London’da iklim bilimi profesörü olan Joeri Rogelj’in açıklaması var. O da bu yol haritasının ileriye doğru bir adım olduğunu ancak sınırlı kaldığını söylemiş. Çünkü yol haritaları elbette çok değerli ama şu anda ihtiyaç duyduğumuz değişim hızına yeterince karşılık vermediği açık.
Yani belirli bir tarihe kadar ne kadar azaltım yapılacağına ilişkin somut hedefler ya da benchmark denilen ölçülebilir ara hedefler koymuyor. Şu tarihe kadar şu yapılmalıdır gibi belirli kilometre taşları içermemesi açısından da sakıncalı olduğunu söylüyor.
Ü.Ş.: Evet, muhtemelen ülkelerden gelecek itirazları azaltmak için çok net tarihlerden bahsetmediler. Ülkelerin bu tarihleri kendilerinin belirlemesini bekliyorlar diyebiliriz herhalde.
Bir de COP31 Başkanlığı, Antalya Enerji Verimli Binalar Taahhüdü’nü başlattı. Onu da başlık olarak söyleyeyim. Bu, açıklanan son taahhüt metni. Galiba Türkiye’nin açıkladığı 11 kadar taahhüt var. Ama artık haftaya bunları bol bol konuşacağız.
Ö.M.: Evet, bol bol konuşma fırsatı bulacağız.
Ü.Ş.: Evet, o zaman Antalya’da görüşürüz diyeceğiz. Ben bugün programı bitirmek için ABD’deki ara seçimlerde Trump’ın yenilgisini kutlayacak bir şarkı seçtim.
Ö.M.: Evet, çok iyi etmişsin. Bir de beklediğimiz bir şey daha gerçekleşti. ABD'nin ilk Müslüman senatörü de seçilmiş oldu: El-Sayed.
Ü.Ş.: Abdul El-Sayed.
Ö.M.: Abdul El-Sayed, ya da El-Seyyid, nasıl okunuyor tam bilmiyorum. Kendisi El-Seyyid diyor galiba. Onun haberini de son dakika gelişmesi olarak verip programı bitireyim dedim.
Ü.Ş.: Evet, şimdi Tom Petty’den "I Won’t Back Down"ı çalarak bitireceğiz. Çünkü bu şarkı ABD'de özellikle Demokratların seçim başarılarıyla özdeşleşmiş, adeta bir seçim şarkısı hâline gelmiştir. Daha da önemlisi, Trump bu şarkıyı kullanmaya kalktığında Tom Petty’nin mirasçıları itiraz ederek geri çektirmişlerdi.
Ü.Ş.: Evet, Tom Petty’nin kendisi de bu şarkının Bush tarafından kullanılmasına itiraz etmiş, Bush’a karşı çıkmıştı. O yüzden bu şarkıyla Trump’ın yenilgisini kutlayalım. "I Won’t Back Down" ile bitiriyoruz. Gelecek hafta Antalya’dan görüşmek üzere.
Benzer İçerikler
"Büyük bir riyakârlık kriziyle karşı karşıyayız"
Ömer Madra, Ümit Şahin
"Söylemle eylemin birleştirilmesinin ne kadar önemli olduğunun altını çizmek gerekiyor"
Ömer Madra, Ümit Şahin
“COP’lar giderek hiçbir yere varmayan bir müzakere döngüsüne dönüşüyor”
Ömer Madra
Elektrifikasyon Fosil Yakıtlardan Çıkış Olmadan Yeterli mi?
Ömer Madra, Ümit Şahin