"Gezegenin sınırlarının aşılmasının sonuçları herkesi aynı şekilde etkilemiyor"
İklim Kuşağı Konuşuyor'da Atlas Sarrafoğlu, insan faaliyetlerinin gezegen üzerindeki etkisini yeniden tartışmaya açan Antroposen araştırmasından James Hansen’ın geri dönüşü olmayan iklim eşiklerine ilişkin uyarılarına, Pasifik kıyılarındaki deniz memelisi ölümlerinden El Niño’nun kırılgan toplumlar üzerindeki etkilerine uzanıyor; iklim krizinin eşitsiz sonuçlarını, iklim adaletini ve fosil yakıtlardan adil geçişin önemini ele alıyor.
Merhaba sevgili Apaçık Radyo dinleyicileri. İklim Kuşağı Konuşuyor programına hoşgeldiniz, ben Atlas Sarrafoğlu. Apaçık Radyo’nun 65. Yayın Dönemi'nde burada olmaya devam ediyorum. Bugün yine birbirinden ayrı gibi görünen ama aslında aynı hikâyenin parçaları olan gelişmelere bakacağız.
Okyanuslarda deniz memelileri ölüyor, buzullar ve büyük okyanus sistemleri için geri dönüşü olmayan eşiklerden söz ediliyor, El Niño zaten kırılgan durumda olan ülkelerde yeni riskler yaratıyor. Bir yandan da bilim insanları, insanlığın gezegen üzerindeki etkisinin ne zaman bambaşka bir boyuta ulaştığını yeniden tartışıyor. Bütün bunların ortak noktası ise şu: İklim krizi kesinlikle artık geleceğe ait bir senaryo değil. Etkileri şu anda, farklı coğrafyalarda ve çok farklı biçimlerde karşımıza çıkıyor. Ve tabii bir başka mesele daha var: Bu etkiler herkesi aynı şekilde vurmuyor.
Bugün İklim Kuşağı Konuşuyor programında biraz da tam olarak buna, yani iklim krizinin giderek derinleşen etkilerine ve bu krizin neden aynı zamanda bir iklim adaleti meselesi olduğuna bakacağız.
İnsanlığın dünya üzerindeki etkisini anlatmak için uzun zamandır kullandığımız bir kavram var: Antroposen. Yani insan faaliyetlerinin gezegenin doğal sistemlerini değiştirecek kadar güçlü hâle geldiği dönem. Bilim insanları şimdi bu dönemin başlangıcı için oldukça çarpıcı bir tarih öneriyor: 1952.
Nature Reviews Earth & Environment dergisinde yayımlanan yeni bir çalışmaya göre, özellikle 1950’lerden itibaren doğal kaynak kullanımı, sanayileşme ve insan faaliyetlerinin çevre üzerindeki baskısı öylesine hızlandı ki dünya, Holosen’in binlerce yıl boyunca sunduğu görece istikrarlı koşullardan belirgin biçimde uzaklaşmaya başladı. 1952 tarihinin seçilmesinin sembolik bir anlamı da var. O yıl ABD, Marshall Adaları’ndaki Enewetak Atolü’nde ilk termonükleer silah denemesini gerçekleştirdi. Çalışmanın yazarlarından Victor Galaz’a göre bu tarih, gezegensel değişimin ne kadar adaletsiz sonuçlar yaratabildiğinin de trajik bir hatırlatıcısı. Çünkü iklim krizini yaratanlarla sonuçlarından en ağır biçimde etkilenenler çoğu zaman aynı insanlar değil.
Ve bugün insan faaliyetlerinin dünya sistemini ne kadar değiştirdiğini yalnızca atmosferdeki sıcaklık artışında olduğu kadar; okyanuslarda, buzullarda, canlı türlerinde ve gıda sistemlerinde de görüyoruz. İklim bilimci James Hansen’ın son uyarıları da tam olarak burada önem kazanıyor. Hansen, “kontrolden çıkan iklim” kavramından söz ederken Dünya’nın bir anda Venüs’e dönüşmesini kastetmiyor. Asıl tehlikenin, iklim sistemini bazı yıkıcı sonuçların artık önlenemeyeceği bir “geri dönüşü olmayan noktanın” ötesine itmek olduğunu söylüyor. Özellikle büyük buz tabakaları bu açıdan kritik. Eğer bu sistemler belirli eşikleri aşarsa, sera gazı emisyonlarını daha sonra azaltmayı başarsak bile buz kaybı ve buna bağlı deniz seviyesi yükselişi uzun süre devam edebilir.
Hansen aynı zamanda büyük okyanus dolaşım sistemlerinin zayıflaması ya da durması riskine dikkat çekiyor. Ona göre paleoklimatoloji verileri, iklim modelleri ve güncel gözlemler, bu sistemlerde büyük değişimlerin onlarca yıl gibi insan hayatı açısından oldukça kısa sürelerde gerçekleşebileceğini gösteriyor. Üstelik iklim sistemindeki bazı geri beslemeler de ısınmayı daha fazla güçlendirebiliyor. Deniz buzlarının kaybolması, atmosferdeki su buharının artması ve bulutların yansıtıcılığındaki değişimler bu süreçlerden bazıları.
Yani mesele yalnızca sıcaklıkların yükselmesi değil. Bazı değişimler başka değişimleri tetikliyor ve iklim sistemindeki baskıyı daha da artırıyor. Bunun sonuçlarını bugün okyanuslarda da görüyoruz. ABD’nin batı kıyılarında, özellikle Kaliforniya çevresinde deniz memelilerinde yaşanan ölümler bunun çarpıcı örneklerinden biri. San Francisco’daki Crissy Fields sahilinde bir Kaliforniya deniz aslanı, domoik asit adı verilen güçlü bir nörotoksinin yol açtığı ağır nöbetler sonucunda öldü. Domoik asit, zehirli alg patlamaları sırasında ortaya çıkıyor. Toksin önce sardalya ve hamsi gibi küçük balıklarda birikiyor, ardından bu balıklarla beslenen deniz aslanlarına geçiyor. Sonuç ise beyin hasarı, nöbetler ve kalıcı sağlık sorunları olabiliyor. Kuzey Kaliforniya’da hasta ya da yönünü kaybetmiş deniz memelileri ile ilgili yardım çağrılarının bazı dönemlerde normal seviyenin altı katına kadar çıktığı bildiriliyor.
Ancak sorun yalnızca deniz aslanlarıyla sınırlı değil. ABD’nin Pasifik kıyılarında gri balinaların ölümündeki artış da bilim insanlarını endişelendiriyor. 2026 yılı içinde yaklaşık 150 gri balinanın ölü bulunduğu bildirildi ve incelenen birçok hayvanda ciddi yetersiz beslenme ve açlık belirtileri görüldü.
Kuzey Kutbu’nda deniz buzlarının daha erken erimesi deniz ekosistemlerini değiştiriyor. Gri balinaların temel besin kaynaklarından olan küçük dip canlılarının azalması ya da dağılımlarının değişmesi, balinaların uzun göçleri için ihtiyaç duydukları enerjiyi depolamalarını zorlaştırıyor. Bunun üzerine gemi çarpmaları ve balıkçılık ekipmanlarına dolanma gibi insan kaynaklı tehditler de ekleniyor. Dolayısıyla deniz aslanları ve balinalarda gördüğümüz tabloyu yalnızca birkaç türün yaşadığı ayrı bir sorun olarak değerlendirmek mümkün değil. Okyanuslardaki bu değişimler, daha büyük bir ekolojik dönüşümün işaretleri.
Ve iklim krizinin sonuçları yalnızca doğal sistemlerde değil, insanlar arasında da son derece eşitsiz biçimde dağılıyor.
Bu yıl güçlenen El Niño bunun en açık örneklerinden biri. El Niño doğal bir iklim olayı. Ancak giderek daha sıcak bir gezegen üzerinde gerçekleştiğinde, zaten kırılgan durumda olan toplumlar için sonuçları çok daha ağır olabiliyor. Uluslararası Kurtarma Komitesi; Kenya, Somali, Guatemala, El Salvador ve Afganistan gibi ülkelerde sel, kuraklık ve gıda güvensizliği risklerine dikkat çekiyor. Örneğin Somali hâlihazırda çatışma, yerinden edilme ve iklim kaynaklı afetlerle mücadele ediyor. El Niño’yla bağlantılı aşırı yağışlar ve seller milyonlarca insan için yeni bir risk yaratabiliyor. Guatemala ve El Salvador’da ise yağış düzenlerindeki bozulma tarımsal üretimi ve gıda güvenliğini daha da tehdit ediyor.
İklim adaleti tartışmasının merkezinde de tam olarak bu gerçek var. Aynı kuraklık, aynı sel ya da aynı sıcaklık artışı dünyanın her yerinde aynı sonucu yaratmıyor. Güçlü altyapıya, ekonomik kaynaklara ve sosyal güvenlik sistemlerine sahip ülkeler iklim felaketleri ile mücadele etmek için çok daha fazla imkâna sahipken; çatışma, yoksulluk ve açlıkla mücadele eden toplumlar çok daha ağır sonuçlarla karşı karşıya kalıyor.
Burada mesele artık yalnızca sıcaklık artışı ya da atmosferdeki karbon miktarı değil.
Aynı kriz, dünyanın farklı yerlerinde çok farklı sonuçlar yaratıyor. Kimi ülkeler afetlere karşı altyapı kurabiliyor, tarımını destekleyebiliyor, insanlarını koruyabiliyor. Kimi ülkelerde ise tek bir kuraklık ya da sel, zaten var olan yoksulluğu, açlığı ve yerinden edilmeyi daha da ağırlaştırıyor. Bu yüzden bütün bu haberler dönüp aynı noktaya geliyor: İklim krizinin etkileri küresel, ama bedeli eşit paylaşılmıyor.
Tam da bu nedenle fosil yakıtlardan çıkış tartışmalarında “adil geçiş” kavramı giderek daha fazla önem kazanıyor. Tuvalu ve İrlanda, 2027’de düzenlenecek İkinci Uluslararası Fosil Yakıtlardan Adil Geçiş Konferansı’na birlikte ev sahipliği yapacak. Kolombiya’nın Santa Marta kentinde gerçekleştirilen ilk toplantının ardından süreç bu kez Pasifik’e taşınıyor. Gündemde kömür, petrol ve gazdan hızlı, adil ve finansmanı sağlanmış bir çıkışın nasıl gerçekleştirileceği var. Çünkü fosil yakıtlardan çıkmak yalnızca kömür santrallerini kapatmak ya da petrol kullanımını azaltmak anlamına gelmiyor.
Bu dönüşümün maliyetinin tarihsel olarak iklim krizine en az katkıda bulunan ülkelere yüklenmemesi, çalışanların ve toplumların geride bırakılmaması ve düşük gelirli ülkelerin temiz enerjiye geçiş için ihtiyaç duyduğu finansmana erişebilmesi gerekiyor.
İklim krizinin bugün bize gösterdiği en temel gerçeklerden biri şu: Gezegenin sınırları hepimiz için ortak olsa da, bu sınırların aşılmasının sonuçları herkesi aynı şekilde etkilemiyor. Bu nedenle ihtiyaç duyduğumuz dönüşüm yalnızca hızlı değil; aynı zamanda adil olmak zorunda.
İklim Kuşağı Konuşuyor programını dinlediniz. Haftaya burada buluşuncaya dek kendinize, sevdiklerinize ve gezegenimize lütfen çok iyi bakın.
Benzer İçerikler
“Sizi daha kaç kez uyarmam gerekiyor?”
Atlas Sarrafoğlu
Gezegen sınırlarını aşarken yeni bir güçlü El Niño dönemi
Atlas Sarrafoğlu
"Belki her şey bir anda değişmeyecek ama konuşmak, düşünmek ve fark etmek de bir başlangıç"
Atlas Sarrafoğlu
"Pasifik ısınıyor, El Niño güçleniyor"
Atlas Sarrafoğlu