“Artık COP’lar dostlar alışverişte görsün noktasına gelmiş durumda”
Haftanın İklim Zirvesi'nde Ecehan Balta, COP31 öncesinde Antalya'daki zirvenin gündemini, Erivan'da düzenlenen Biyoçeşitlilik COP17'nin sonuçlarını, iklim finansmanındaki çıkmazları ve fosil yakıtlardan çıkış tartışmalarını ele alıyor; sivil toplumun katılımına getirilen kısıtlamaları ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin gündemden çıkarılmasını değerlendiriyor.
Ömer Madra: Günaydın Ecehan, merhabalar.
Ecehan Balta: Günaydın Ömer Bey.
Özdeş Özbay: Günaydın.
E.B.: Özdeş, Andrei günaydın.
Ö.M.: Evet, biraz gecikmeli olarak girdik. COP31 Pazartesi günü başlayacak. Öncesinde meseleleri biraz daha konuşalım. Önümüzdeki iki hafta boyunca bu programı yapma fırsatımız olmayacak çünkü COP31’i yerinden takip edeceğiz. Buna yönelik bir program değişikliği de yaptık, biraz açtık arayı diyelim. Peki, bugün ne konuşuyoruz?
E.B.: Bugün COP31’e üç gün kaldı. Bizi nasıl bir çerçevenin ve programın beklediğini konuşalım istiyorum. Bunun ötesinde, 19-31 Ekim tarihlerinde Ermenistan’ın başkenti Erivan’da COP17 Biyoçeşitlilik Zirvesi düzenlendi. Biraz da bu zirvede neler konuşulduğunu, ne gibi sonuçlar çıktığını ve bizi nelerin beklediğini ele almak istiyorum.
COP17, aslında 2022’de kabul edilen Kunming-Montreal Küresel Biyoçeşitlilik Çerçevesi’nin uygulanmasının nasıl ilerleyeceğine ilişkin bir zirveydi. Yaklaşık 14 gün sürdü. Neredeyse COP31 kadar, hatta ondan daha uzun bir toplantıydı. Sonuç alınamadığı için toplantı biraz uzatıldı ancak yine de bir sonuca ulaşılamadı.
Ö.M.: Evet, COP’larda da buna çok sık tanık olmuşuzdur.
E.B.: Evet, buna çok rastlıyoruz. Bu da öyle oldu aslına bakarsanız. Kunming-Montreal Sözleşmesi önemliydi. Sınırlıydı ama önemliydi demek daha doğru. Biyolojik çeşitliliğin korunması bağlamında, bütün türlerin yüzde 30’unun koruma altına alınması ve zarar görmüş alanların yüzde 30’unun restorasyonu gibi bir yaklaşımı vardı.
Ama burada da şöyle bir problemle karşı karşıya kalıyoruz: Bir kere, bütün türler dediğimizde neyi kastediyoruz? Bütün türleri bilmiyoruz. Bu daha temel, ilkesel bir mesele. Diğer taraftan, neyin korunacağına esas olarak insana sağladığı yarar üzerinden karar veren bir sözleşmeydi. Örneğin bir orman karbon yutağıysa daha fazla korunsun, kıyıda köşede kalmışsa o kadar da önemli değil. Yani insanın yararına olan türlerden bahsediliyor.
Kunming-Montreal Sözleşmesi’nde de bir sulak alan, ekosistem açısından insana fayda sağlıyorsa korunsun ama insanların yaşamadığı bir yerdeki alanı korumaya gerek yok gibi bir yaklaşım vardı. Doğayı yine metalaştıran, insan yararı temelinde tanımlayan bir anlayış söz konusuydu.
Şimdi bunun nasıl tartışıldığına bakalım.
Ö.M.: Evet, doğayı insanın hizmetinde olan bir varlık olarak gören bir anlayış, değil mi?
E.B.: Aynen. Dolayısıyla bu yaklaşımın sonucunda da %30 hedefi ortaya çıktı. Bu sayıları da çok seviyorlar ya; 30-30, 35-35, 50-50, 80-80... Bu da 30-30. İşte biyolojik çeşitliliğin %30 oranında korunması ve zarar görmüş türlerin iyileştirilmesine yönelik çalışmalar yapılması.
Ö.M.: Evet, koruma programı yani bir çeşit.
E.B.: Evet, bu hedefe ulaşılamamış tabii, beklediğimiz gibi. Diğer taraftan baktığınızda %30’un kendisi bile o kadar düşük bir oran ki. Bunu da bir eşik olarak sunuyorlar bize, “%30’unu koruyacağız” diyorlar. Bir kere zaten bütün türlerin envanteri yok. İkincisi, %30 gerçekten ekosistemin restorasyonu için yeterli bir oran mı? Bunu da kimse tartışmıyor aslına bakarsanız. Yani neden %100 değil, neden %90 değil de %30? Bu da tartışılmıyor ve sonuçta bir bütçe meselesine dönüşüyor.
Nitekim Erivan’daki zirvenin temel meselelerinden biri de buydu. Yine bütçede anlaşamadılar. Tartışmalar iklim finansmanı meselesine gelip dayandı. Gelişmiş ülkeler Küresel Güney’e fon aktarmayı reddettiği için bu %30’luk koruma hedefi bile tehlikeye girmiş oldu. O açıdan sınırlı, diğer taraftan da yetersiz bir yaklaşım. Sonuç olarak herhangi bir noktaya varılamamış oldu.
Ö.M.: Evet, Türkçedeki bir deyimle ifade edecek olursak, “Dostlar alışverişte görsün” tarzında bir yaklaşımın hâkim olduğunu söyleyebiliriz belki, çok ağır kaçmazsa.
E.B.: Kaçmaz Ömer Bey. Bence gerçekten de artık bu COP’lar, Birleşmiş Milletler zirveleri, “Dostlar alışverişte görsün” noktasına gelmiş durumda.
Ö.M.: Pazartesi günü başlayacak olan COP’un bu şekilde geçmemesi için aktivistler, pek çok kişi ve yayıncıların bir kısmı ellerinden geleni ardına koymamaya çalışacaklar herhalde.
E.B.: Evet ama diğer taraftan da dün, konuşmacılara “politik hassasiyet beyanı” türünde bir belge imzalatıldığına dair bir haber çıktı.
Ö.Ö.: Yeşil Alan için genel ahlak uyarısı. Biz de sabah ayrıntılı bir şekilde okuduk.
Ö.M.: Evet, üzerinde durduk birazcık.
E.B.: Bu, COP’un içindeki sivil toplum alanının bile giderek sınırlandırılmasıyla ilgili bir durum. Çünkü bir yandan sivil toplum kuruluşlarını seçen bir mekanizma var. Zaten genel ahlaka uygun olmadığı düşünülen örgütler ve kişiler COP31 alanına giriş konusunda engelleniyor. Diğer taraftan, bu süzgeçten geçip içeri girenlerin bile genel ahlaka ilişkin tutumlarını garanti altına almaya çalışan bir yapı var. Bu da aslında COP31’in içinde sivil toplum alanının ne kadar işlevsiz hale getirildiğini gösteriyor.
Ö.Ö.: Sivil toplum alanına ilişkin İklim Ağı’nın bir açıklaması vardı. Akreditasyonlar Birleşmiş Milletler tarafından verildiği için ciddi sorunlar yaşanmıyor diye anlıyorum. Ama etkinlik düzenlemek pek öyle değil. Çünkü orada side event denilen yan etkinlikler, yani resmî müzakerelerin yanında çok sayıda etkinlik düzenleniyor. Sivil toplum örgütleri de bu etkinlikleri gerçekleştiriyor. Bunların yapılabilmesi için yerler tahsis edilmiş durumda. Etkinliklerin en yoğun olduğu yerler ise ülke pavilyonları.
Türkiye’nin de ev sahibi olarak en büyük pavilyonu var. Türkiye’de faaliyet gösteren STK’lar, hatta çeşitli uluslararası STK’lar da yan etkinlik düzenlemek için buraya başvuruyor. Ancak bu başvuruların büyük bir kısmı, İklim Ağı’nın başvurularının ise hemen hemen tamamı reddedilmiş. Türkiye pavilyonunda etkinlik yapmalarına izin verilmemiş. Buna ilişkin eleştiriler de getirmişlerdi. Yani belki akreditasyonları var, içeriye girebiliyorlar ama bu, yalnızca zirveyi takip edebilecekleri anlamına geliyor.
Şimdi zirveye birkaç gün kala, bu kez de Yeşil Bölge için genel ahlak kurallarına uygun davranılmasını, hatta hiçbir siyasi partinin eleştirilmemesini öngören bir metin imzalatıldığı anlaşılıyor. Bu haberi Tuğçe Yılmaz yapmıştı. Görüştüğü avukatlar da UNFCCC’nin aslında böyle bir uygulaması olmadığını hatırlatıyor. Anladığım kadarıyla bu, Türkiye’ye özgü, bu yıl ortaya çıkarılmış bir uygulama.
E.B.: Evet, çünkü Yeşil Bölge’yi Türkiye yönetiyor. Kurumların akreditasyonunu da Türkiye yapıyor. Diğer taraftan, bununla paralel olarak geçtiğimiz yıl Belém’de Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Eylem Planı açıklandı ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin ana akımlaştırılarak bütün COP zirvelerinin temel gündemlerinden biri olması kararlaştırıldı.
Bu yıl ise COP’ta toplumsal cinsiyet eşitliği gündemi yok. Sürdürülebilir kalkınma ve iyileşme gibi bir başlıktı, adını tam hatırlayamıyorum ama o başlığın altında bir madde olarak kadınların güçlendirilmesi meselesi yer alıyor. Buna da toplumsal cinsiyet eşitliği demiyorlar, kadınların güçlendirilmesi olarak ele alıyorlar. Üstelik ana başlıklardan biri değil ve bütün oturumlara yayılmış, ana akımlaştırılmış bir yaklaşım da söz konusu değil. Bu da aslında hükümetimizin ahlaktan ne anladığını gösteriyor.
Ö.Ö.: Evet, bir de bu yılki COP zirvesinin özel bir durumu var. Şimdi biyoçeşitlilik COP’undan bahsettin ya, yine beklenen kararların alınamadığını söyledin. Aslında COP31’den de çok büyük beklentiler yok ama bu yıl ilk kez gerçekleşen önemli bir gelişme var.
COP30’da, özellikle petrol üreticisi devletlerin karşı çıkması nedeniyle sonuç bildirgesinde fosil yakıtlar kavramının bir kez daha kullanılamamasının ardından başka bir oluşum ortaya çıktı. Buna COP içerisinde paralel bir yapılanma diyebiliriz. Bu devletler Santa Marta’da bir araya gelerek fosil yakıtlardan çıkış konusunu ele aldılar. Artık COP’larda bir türlü alınamayan kararları beklemek yerine harekete geçeceklerini söylüyorlar.
Bu devletlerin COP31 kapsamında kendi yol haritalarını açıklamaları, daha güçlü bir baskı oluşturmaları ve aralarına yeni devletlerin katılması gibi gündemler var. Bunlar doğrudan COP31’de alınacak kararları etkilemeyebilir. Ancak devletlerin kendi yol haritaları ve hangi yeni ülkelerin bu oluşuma katılacağı, bundan sonraki süreç açısından son derece önemli olacak.
Ö.M.: Yol haritasını net olarak belirledi.
E.B.: Yanlış hatırlamıyorsam Santa Marta’da 57 ülke vardı. Bu sayının artmasını bir başarı olarak göreceğiz. Biraz da devletler, Küresel Kuzey’in karşısında sivil toplumlaşmıyor mu?
Ö.M.: Evet, aynen öyle. Çok ilginç bir benzetme oldu ama evet.
E.B.: Umarım olur. Diğer taraftan, 50’ye yakın ülke ve şirketin toplam emisyonların neredeyse yarısından sorumlu olduğu bir dünyada, petrol devletlerinin de fosil yakıtlardan çıkışa zorlanması gerçekten önemli bir girişim.
Ö.M.: Evet, en büyük petrol üreticisi ülkelerin başında gelen ABD'nin de temsil edilmiyor olması gibi çok tuhaf durumlar var tabii.
Ö.Ö.: Evet, başka devletlerin de temsilci göndermemesi söz konusu olabilir. Örneğin Milei, önceki COP’tan delegasyonunu çekmişti. İsrail’in katılıp katılmayacağını ya da yalnızca sembolik düzeyde mi temsil edileceğini de bilmiyoruz. Bu gibi ayrıntılar henüz belirsiz.
Ö.M.: Evet, Donald Trump, ABD'yi Paris Anlaşması’ndan iki kez çekti. Dünya tarihinde görülmüş en saçma şeylerden bir tanesi yani.
E.B.: Evet. Bakalım bu senato seçimlerinden sonra ne olacak?
Ö.Ö.: Suudi Arabistan’da imzalanan pakt belki buraya da uygulanamaz mı? Üye devletler en az 20 yıl anlaşmadan çıkamazlar gibi bir hüküm getirilemez mi Paris Anlaşması’na? Çünkü böyle olunca çocuk oyuncağına dönüyor. Şimdi hak verdim bakın. O anlaşmayı eleştiriyorduk ama bir yandan da hak verir oldum.
Ö.M.: Mekke anlaşması değil mi?
Ö.Ö.: Pardon, evet. "Girdiniz mi çıkamazsınız kardeşim. Çocuk oyuncağı değil bu," diyorlar.
Ö.M.: Fakat genel ahlak şartı da doğrusu oldukça ilgi çekici bir adım olarak nitelendirilebilir. Ertuğrul Çayılmaz’ın Spot Basın Kooperatifi’nin sitesinde yayımlanan haberinde Avukat Özlem Altıparmak’ın değerlendirmelerini de okumuştuk. Altıparmak, metnin toplumsal cinsiyet eşitliği ve LGBTİ+ haklarına ilişkin ifadelerin nasıl değerlendirileceği konusunda bir belirsizlik yarattığını ve bu belirsizliğin haklı gerekçeleri olduğunu söylemişti.
E.B.: Evet, bir yandan da toplumsal cinsiyet eşitliği oturumlarının kaldırılmasıyla karşı karşıyayız. Bu da aslında en az o genel ahlak şartı kadar berbat bir durum. COP’un bir yıl önce aldığı kendi kararlarına bile uyulmadığını gösteriyor.
Ö.M.: Evet.
Ö.Ö.: Yani Birleşmiş Milletler’in kendi metnine müdahale etmemişler ama Türkçeye çevirirken “toplumsal cinsiyet” ifadesini çıkarmışlar.
Ö.Ö.: Evet, ama gerçekten bu çok bir ilk olabilir.
Ö.M.: Tarihte de ilk olabilir yani.
Ö.Ö.: Üstelik COP’un ilk günü. Aynı güne denk gelen böyle bir durum da var.
Yine hafta içi her gün Açık Dergi saatlerini tamamen COP Özel yayınına ayıracağız. Bol bol değerlendirme ve röportaj olacak. Ayrıca hafta sonları da yayında olacağız. Cumartesi ve pazar günleri saat 18.00-19.00 arasında, 14 Kasım yürüyüşünden, Halkların İklim Zirvesi’nin ilk gününden ve COP31’den bağlanarak günün gelişmelerini aktaracağız.
Bu özel yayınımızı kaçırmayın. Sosyal medyada bir jingle ve duyuru da yayımlanacak. Onları da paylaşmayı unutmayın.
E.B.: Halkların İklim Zirvesi de 14 Kasım’da başlayacak. Biz de yarından itibaren Antalya’da olacağız. Hem COP31’i takip edeceğiz, hem de zirvenin son hazırlıklarını yapacağız.
Ö.M.: Halkların İklim Zirvesi’ne başarılar dileyelim. Hepimiz bu ortak girişimin içindeyiz. Bakalım nelerle karşılaşacağız ve bunları nasıl yansıtabileceğiz? Bütün bunları etraflıca konuşacağız. Çok teşekkürler Ecehan.
E.B.: Ben teşekkür ederim.
Ö.Ö.: Görüşmek üzere.
Ö.M.: Görüşmek üzere.
Benzer İçerikler
"COP'tan daha geniş ve daha kapsayıcı bir Halkların İklim Zirvesi örgütlüyoruz"
Ecehan Balta, Sezgin Sarı
“COP31’e giderken fosil yakıtlar tartışması yeniden merkezde”
Ecehan Balta
"İklim mücadelesi ile emek mücadelesi birbirinden ayrı düşünülemez"
Ecehan Balta
"Müzik toplumsal mücadelelerle buluştuğunda umudu da besliyor"
Ecehan Balta, Taner Öngür, Cem Köklükaya, Deniz Ulkat, Burcu Saral, Zişan Tokaç