Bir Orman Ne Zaman Kaybolur?
Antroposen Sohbetler'de Utku Perktaş, Uganda’daki şempanze topluluklarının değişen ilişkilerinden yola çıkarak biyolojik çeşitliliğin korunmasını, ekosistemlerin bütünlüğünü ve Birleşmiş Milletler Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi 17. Taraflar Konferansı öncesinde doğa koruma politikalarının geleceğini ele alıyor.
Bir ormana uzaktan baktığımızı düşünelim. Ağaçlar yerinde duruyor, orman hâlâ yeşil ve içinde çok sayıda canlı yaşıyor. Şimdi bu ormanı korumak istediğimizi varsayalım. Nereden başlarız? Önce sınırlarını belirleyebilir, ağaçların kesilmesini engelleyebilir, içinde yaşayan türleri sayabiliriz. Hangi türlerin tehdit altında olduğunu öğrenir, onların yaşam alanlarını korumaya çalışırız. Bütün bunlar gerekli. Ama burada sormamız gereken başka bir soru var: Bir ormanın varlığını sürdürmesi, o ormandaki yaşamın da bütün ilişkileriyle korunduğu anlamına gelir mi?
Bu soruyu önemsiyorum çünkü doğayı korumaktan söz ettiğimizde çoğu zaman gözümüzün önündeki şeylere odaklanıyoruz. Ağaçlara, hayvanlara, korunan alanların büyüklüğüne veya tür sayılarına bakıyoruz. Oysa doğa yalnızca gördüğümüz canlılardan oluşmuyor. Canlıların birbirleriyle kurduğu ilişkiler, yaşadıkları çevreyle etkileşimleri ve zaman içinde geçirdikleri değişimler de bu dünyanın parçaları. Bir ormanın nasıl işlediğini anlamak için yalnızca içinde nelerin bulunduğunu değil, orada neler olup bittiğini de bilmemiz gerekiyor.
Bugün Antroposen Sohbetler'de bu meseleyi Uganda'daki bir şempanze topluluğunun hikâyesinden hareketle ele almak istiyorum. Çünkü bu topluluk üzerine yürütülen 30 yılı aşkın bir araştırma, doğadaki ilişkilerin ne kadar karmaşık olabileceğini gösteriyor. Ardından 19–30 Ekim tarihleri arasında Ermenistan'ın başkenti Erivan'da düzenlenecek Birleşmiş Milletler Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi'nin 17. Taraflar Konferansı'na yani COP17'ye uzanacağız. İlk bakışta Uganda'daki şempanzelerle uluslararası bir doğa koruma toplantısı arasında pek bağlantı yok gibi görünebilir. Ama bana kalırsa ikisi de aynı sorunun farklı yanlarını ortaya koyuyor: Doğayı korumak dediğimizde, gerçekte neyi koruyoruz?
Uganda'nın batısında Kibale Ulusal Parkı bulunuyor. Parkın Ngogo adı verilen bölgesi, dünyada en uzun süre izlenen şempanze topluluklarından birine ev sahipliği yapıyor. Buradaki uzun dönemli araştırmalar 1990'lı yılların başında başladı. John Mitani de 1995 yılında çalışmalara katıldı. Araştırmacılar başlangıçta yaklaşık 100 bireyden oluşan büyük bir toplulukla karşılaştılar. Sonraki yıllarda topluluk daha da büyüdü ve 200'ün üzerinde bireye ulaştığı dönemler oldu.
Şempanzeler insanlarla yaşayan en yakın evrimsel akrabalarımız arasında yer alıyor. Ancak bugün yaşayan şempanzeler bizim atalarımız değil; bizim gibi onlar da ortak bir atadan ayrıldıktan sonra kendi evrimsel tarihlerini geçirmiş canlılar. Bu nedenle şempanzelerin davranışlarını incelemek insan davranışlarının kökenleri hakkında sorular sormamıza yardımcı olabilir, ama onların yaşamından insan toplumlarına ilişkin doğrudan sonuçlar çıkaramayız.
Ngogo'daki şempanzelerin toplumsal yaşamı oldukça karmaşık. Birlikte besleniyor, birbirlerinin tüylerini temizliyor, ittifaklar kuruyor ve zaman zaman birlikte avlanıyorlar. Bazı bireyler uzun yıllar boyunca birbirlerini destekliyor. Topluluk içindeki ilişkiler kimin kiminle yakın olduğunu, hangi bireylerin birlikte hareket ettiğini ve bazen de rekabetin nasıl geliştiğini etkiliyor. Bu nedenle bir şempanze topluluğu yalnızca aynı bölgede yaşayan bireylerin toplamı değil. Zaman içinde oluşan ve değişen bir ilişkiler ağı.
Bunu başka bir örnekle düşünelim. Bir kasabada bin insan yaşadığını varsayalım. 10 yıl sonra yeniden sayıyoruz ve yine bin kişi buluyoruz. Peki, kasabada hiçbir şey değişmemiş midir? Elbette değişmiştir. Bazı insanlar ayrılmış, yenileri gelmiş, çocuklar doğmuş, yaşlılar ölmüştür. İnsanlar arasındaki ilişkiler, alışkanlıklar ve birlikte yaşama biçimleri de değişmiş olabilir. Yani kasabanın nüfusu aynı kalsa bile, kasabanın toplumsal yaşamı aynı kalmayabilir. Doğadaki popülasyonlar için de benzer bir durum söz konusu. Bir popülasyonun büyüklüğünü bilmek önemlidir, ama onun genetik çeşitliliğini, toplumsal ilişkilerini veya zaman içinde geçirdiği değişimleri tek başına açıklamaz.
Şempanzeler için de durum böyle. Bir topluluğu yalnızca birkaç gün gözlemleyerek bazı davranışlarını görebiliriz. Kimin kiminle beslendiğini, hangi bireylerin birlikte hareket ettiğini kaydedebiliriz. Ama bu ilişkilerin geçmişini, ne kadar süredir devam ettiğini veya zaman içinde nasıl değiştiğini öğrenmek için çok daha uzun süreli gözlemlere ihtiyacımız var. Ngogo araştırmasının önemi burada ortaya çıkıyor. Araştırmacılar aynı bireyleri yıllarca izleyerek yalnızca belirli bir andaki davranışları değil, topluluğun tarihini de anlamaya başladılar.
Ve bu tarih, oldukça çarpıcı bir değişime sahne oldu.
2015 yılına doğru, topluluk içinde daha önce birlikte hareket eden bireylerin giderek iki ayrı grup oluşturduğu gözlendi. Batı ve merkez grupları arasındaki ilişkiler zayıfladı. Bazı bireyler eskiden birlikte zaman geçirdikleri diğer bireylerden uzaklaşmaya başladı. 2018 yılına gelindiğinde topluluk kalıcı biçimde ikiye ayrılmıştı. Bir zamanlar aynı topluluğun üyeleri olan şempanzeler artık ayrı bölgelerde yaşıyor ve birbirlerine karşı saldırgan davranışlar gösteriyordu.
Ardından ölümcül çatışmalar yaşandı. Bir grup diğer gruptan yalnız kalmış bireylere saldırabiliyordu. Bazı saldırılar yetişkin şempanzelerin, bazıları da yavruların ölümüyle sonuçlandı. Burada özellikle dikkat çekici olan, saldırıların bir zamanlar aynı toplulukta yaşamış bireyler arasında gerçekleşmesiydi. Yıllarca birlikte yaşayan ve toplumsal bağlar kuran hayvanlar, artık birbirleriyle çatışıyordu. Araştırmacıların uzun yıllar boyunca tanıdıkları bireyler arasındaki bu değişim, toplumsal ilişkilerin ne kadar köklü biçimde dönüşebildiğini gösteriyordu.
Böyle bir davranışı nasıl açıklayabiliriz? Şempanzeler doğaları gereği saldırgan oldukları için mi birbirlerini öldürüyor? Bu yanıt bize pek bir şey söylemez. Çünkü açıklamamız gereken şey zaten saldırganlığın kendisi. Bilimsel açıdan önemli olan, bu davranışın hangi koşullarda ortaya çıktığını anlamak. Gruplar arasındaki sayısal üstünlük, besin kaynakları, yaşam alanlarına erişim ve toplumsal ilişkiler bu süreçte rol oynayabilir. Örneğin kalabalık bir grubun yalnız kalmış bir bireye saldırması, saldırganlar açısından daha düşük risk taşıyabilir. Ancak bu olası etkenleri belirlemek, her çatışmanın aynı nedenle ortaya çıktığını söylemek anlamına gelmiyor.
Ngogo'daki araştırmalar, topluluk içindeki ilişkilerin değişmesinin de önemli olabileceğini gösteriyor. Bazı erkeklerin ölümüyle daha önce farklı bireyler arasında bağlantı kuran toplumsal bağlar zayıflamış olabilir. Ardından gruplar arasındaki ayrışma giderek belirginleşmiş. Burada nedenlerle sonuçları birbirinden ayırmak kolay değil. Ama 30 yılı aşan gözlemler, araştırmacıların bu değişimleri zaman içinde izlemesine ve olası açıklamaları sınamasına olanak sağlıyor.
Bu olaylar bize doğanın yalnızca uyum ve işbirliğinden oluşmadığını hatırlatıyor. Şempanzeler birbirleriyle yakın ilişkiler kurabiliyor, yavrularına bakım gösteriyor ve birlikte hareket edebiliyorlar. Ama aynı zamanda rekabet ediyor ve ölümcül çatışmalara girebiliyorlar. Hatta işbirliği, bazı koşullarda başka bireylere karşı saldırganlığın da temelini oluşturabiliyor. Bir grubun birlikte hareket edebilmesi, başka bir gruba karşı sayısal üstünlük sağlamasını mümkün kılabiliyor.
Buradan insan davranışlarıyla ilgili bir tartışma açılabilir. Şempanzelerde ölümcül çatışmaların bulunması, insan savaşlarının kaçınılmaz olduğu anlamına mı gelir? Hayır. İnsan toplumlarındaki savaşların siyasal, ekonomik, kültürel ve tarihsel nedenleri var. Evrimsel akrabalığımız bazı davranışları karşılaştırmamıza yardımcı olsa da insan toplumlarının geleceğini belirleyen tek bir biyolojik zorunluluk bulunmuyor. Ayrıca doğada gözlemlediğimiz bir davranışın var olması, onun ahlaki olarak doğru olduğunu göstermez. Bilim davranışların nedenlerini araştırır; nasıl bir toplumda yaşamak istediğimiz ise başka soruları da beraberinde getirir.
Ngogo'daki araştırmanın benim için önemli bir başka yönü de burada ortaya çıkıyor. Araştırmacılar yalnızca topluluğun büyüklüğünü kaydetmekle yetinmediler. Bireyler arasındaki ilişkileri, ittifakları, çatışmaları ve bu ilişkilerin yıllar içindeki değişimini de izlediler. Böylece topluluğun nasıl bölündüğünü ve çatışmaların hangi koşullarda ortaya çıktığını daha ayrıntılı biçimde anlayabildiler. Kasaba örneğinde olduğu gibi, sayılar tek başına topluluğun bütün hikâyesini anlatmıyordu.
Burada önemli bir ayrım var. Ngogo'daki bölünme, şempanze türünün yok olması anlamına gelmiyor. Hatta bu araştırma belirli kültürel davranışların ortadan kalktığını da göstermiyor. Bize gösterdiği şey, bir canlı topluluğunun yaşamının birey sayısından çok daha karmaşık olduğu. Toplumsal ilişkiler değişebiliyor, gruplar ayrılabiliyor ve bu değişimler yıllar boyunca birikerek beklenmedik sonuçlar doğurabiliyor.
Biyolojik çeşitlilik için de benzer bir durum söz konusu. Bir ormanda kaç tür yaşadığını bilmek önemli. Ancak tür sayısı tek başına bize ormanın nasıl işlediğini anlatmaz. Aynı türün farklı popülasyonları arasında genetik farklılıklar bulunabilir. Türler birbirleriyle beslenme, rekabet, tozlaşma veya tohum yayılması gibi ilişkiler kurabilir. Bazı hayvanlar belirli davranışları birbirlerinden öğrenebilir. Dolayısıyla biyolojik çeşitlilik yalnızca türlerin sayısından ibaret değil; genetik farklılıkları, ekosistemleri ve bu sistemlerin işleyişini de kapsıyor.
Örneğin şempanzelerin bazı topluluklarında belirli besinleri elde etmek için araçlar kullanılıyor. Sert kabuklu yemişlerin taşlarla kırılması bunun iyi bilinen örneklerinden biri. Yavrular bu davranışları yetişkinleri izleyerek öğrenebiliyor. Bu tür sosyal öğrenmeyle aktarılan davranışlar, bazı hayvan topluluklarında kültürel gelenekler olarak değerlendiriliyor. Elbette burada insan kültürüyle bütünüyle aynı şeyden söz etmiyoruz. Ama önemli bir ortaklık var: Bazı davranışlar yalnızca kalıtsal özelliklerle açıklanmıyor; bireylerin birbirlerinden öğrenmesiyle de sürdürülüyor.
Şimdi bir şempanze popülasyonunun ortadan kalktığını düşünelim. Bu durumda yalnızca belirli sayıda bireyi kaybetmeyebiliriz. O popülasyona özgü genetik farklılıklar ve bazı öğrenilmiş davranışlar da kaybolabilir. Üstelik tür dünyanın başka bölgelerinde yaşamaya devam edebilir. Bir türün yok olmaması, o türün bütün popülasyonlarının ve yaşam biçimlerinin korunduğu anlamına gelmez.
İşte bu düşünce bizi COP17'ye getiriyor.
2022 yılında kabul edilen Kunming-Montreal Küresel Biyolojik Çeşitlilik Çerçevesi, 2030 yılına kadar biyolojik çeşitlilik kaybını durdurmak ve tersine çevirmek amacıyla 23 hedef belirledi. Bu hedefler arasında bozulmuş ekosistemlerin onarılması, türlerin yok oluşunun önlenmesi, genetik çeşitliliğin korunması ve korunan alanların genişletilmesi bulunuyor. En çok bilinen hedeflerden biri, karasal ve iç su alanları ile deniz ve kıyı alanlarının en az %30'unun etkili biçimde korunması. 30x30 olarak bilinen bu hedef, doğa koruma politikalarının önemli başlıklarından biri.
Ancak burada yeniden başlangıçtaki ormana dönelim. Bir ormanı korunan alan ilan ettiğimizi düşünelim. Sınırları haritada belirlenmiş, ağaç kesimi yasaklanmış ve alanın büyüklüğü kayıt altına alınmış olsun. Peki, bu yeterli mi? Ormanın içinden geçen bir yol, bazı hayvan popülasyonlarını birbirinden ayırıyorsa ne olacak? Bir türün besin kaynakları azalmışsa veya bazı hayvanlar artık eskiden kullandıkları alanlara ulaşamıyorsa, yalnızca korunan alanın büyüklüğüne bakarak başarılı olduğumuzu söyleyebilir miyiz?
Bir ormanın içinde gerçekleşen süreçlere bakalım. Meyvelerle beslenen kuşlar ve memeliler, bazı bitkilerin tohumlarını başka yerlere taşıyor. Böcekler çiçekleri ziyaret ederek tozlaşmaya katkıda bulunuyor. Topraktaki mantarlar ve mikroorganizmalar, besin maddelerinin döngüsünde rol oynuyor. Bu ilişkilerden bazıları bozulduğunda orman hemen ortadan kaybolmayabilir. Ağaçlar hâlâ ayaktadır. Uydu görüntülerinde orman yeşil görünmeye devam eder. Ama içeride gerçekleşen bazı ekolojik süreçler artık eskisi gibi işlemiyor olabilir.
Bu nedenle bir ormanın varlığını sürdürmesiyle ekolojik bütünlüğünü koruması aynı şey değil. Orman yalnızca ağaçlardan oluşmuyor. Canlıların birbirleriyle ve çevreleriyle kurdukları ilişkiler, ormanın işleyişinin temelini oluşturuyor. Bu ilişkilerin bir bölümünü kaybettiğimizde, ormanın görünüşü hemen değişmese bile uzun vadede önemli sonuçlarla karşılaşabiliriz.
Elbette COP17'nin değerlendireceği küresel çerçeve yalnızca korunan alanların büyüklüğünü veya tür sayılarını dikkate almıyor. Ekosistem bütünlüğü, bağlantısallık, genetik çeşitlilik ve bilimsel bilgiye erişim de hedefler arasında bulunuyor. Bu nedenle mesele, koruma politikalarının bu boyutları tamamen görmezden gelmesi değil. Asıl soru, belirlenen hedeflerin ne kadarının uygulandığı ve uygulamaların doğadaki gerçek değişimleri ne ölçüde yansıttığı.
Erivan'daki COP17, 2022 yılında kabul edilen küresel çerçeve kapsamında kaydedilen ilerlemenin ilk toplu değerlendirmesine sahne olacak. Zirve öncesinde yayımlanan değerlendirmeler, bazı alanlarda ilerleme sağlanmasına rağmen 2030 hedeflerine ulaşmak için çabaların hızlandırılması gerektiğini gösteriyor. Finansman eksiklikleri, uygulamadaki güçlükler ve doğaya zarar veren ekonomik faaliyetler önemli sorunlar olmaya devam ediyor. Dolayısıyla ülkelerin yalnızca yeni taahhütlerde bulunması değil, mevcut hedeflerin nasıl gerçekleştirileceğini de ortaya koyması gerekiyor.
Burada Ngogo'daki araştırmanın başka bir yönü önem kazanıyor. Biyolojik çeşitliliği korumak için kararlar alırken, doğanın nasıl değiştiğini anlamamızı sağlayan bilimsel araştırmalara ne kadar yatırım yapıyoruz? Bir ormandaki türleri belirlemek için yapılan araştırmalar önemli. Ancak popülasyonların zaman içinde nasıl değiştiğini, ekolojik ilişkilerin nasıl dönüştüğünü ve koruma önlemlerinin ne ölçüde işe yaradığını anlayabilmek için uzun süreli gözlemlere de ihtiyacımız var.
Ngogo'da 30 yılı aşan araştırmaların değeri biraz burada yatıyor. Topluluğun bölünmesi birkaç günlük bir olay değildi. Yıllar içinde gelişen bir süreçti. Eğer araştırma kısa süreli olsaydı, bu sürecin yalnızca belirli bir aşamasını görebilecektik. Belki de birbirine saldıran iki ayrı şempanze grubuyla karşılaşacak, onların geçmişte aynı topluluğun üyeleri olduğunu bilemeyecektik. Uzun süreli araştırmalar doğanın yalnızca bugünkü durumunu değil, geçmişini de anlamamıza yardımcı oluyor.
Bu durum yalnızca şempanzeler için geçerli değil. Kuş popülasyonlarının göç yollarındaki değişimler, bitkilerin yayılış alanlarının iklimle birlikte kayması veya ekosistemlerdeki tür etkileşimlerinin dönüşmesi de uzun zaman ölçeklerinde gerçekleşebiliyor. Bu süreçleri anlamak için yıllar boyunca toplanmış verilere, doğa tarihi koleksiyonlarına ve karşılaştırılabilir gözlemlere ihtiyaç duyuyoruz. Bazen bugün kaydettiğimiz sıradan bir gözlem, gelecekte çok önemli bir değişimin anlaşılmasını sağlayabiliyor.
Ancak burada bir yanlış anlamadan da kaçınmak gerekiyor. Doğayı korumak, doğadaki bütün değişimleri durdurmak anlamına gelmez. Şempanzeler arasında çatışmalar yaşanabilir. Popülasyonlar doğal nedenlerle büyüyebilir veya küçülebilir. Türlerin dağılımları değişebilir. Bunlar doğanın işleyişinin parçaları. Doğa durağan değil; sürekli değişen bir sistem. Koruma açısından önemli olan, insan faaliyetlerinin yaşam alanlarını ve ekolojik süreçleri geri dönüşü olmayan biçimde tahrip etmesini önlemek ve canlıların bu değişken dünya içinde yaşamlarını sürdürebilmelerine olanak sağlamak.
Bu nedenle bir ormanı korumak, onu değişmeden kalacak bir görüntüye dönüştürmek değildir. Ormanın içindeki canlıların yaşamaya, birbirleriyle etkileşim kurmaya ve doğal süreçler içinde değişmeye devam edebilmesini sağlamaktır. Bu her zaman kolay değil. Çünkü doğadaki ilişkilerin tamamını bilmiyoruz. Bazılarını ancak uzun süreli araştırmalar sayesinde keşfediyoruz. Bazılarının önemini ise ne yazık ki ancak bozulduklarında fark edebiliyoruz.
Şimdi yeniden başlangıçtaki soruya dönelim. Bir ormanın sınırlarını korumak, içindeki yaşamı da korumak anlamına gelir mi? Bazen evet, ama her zaman değil. Korunan alanların büyüklüğü önemli. Türlerin sayısı önemli. Popülasyonların durumu önemli. Fakat bütün bunların yanında canlıların birbirleriyle kurdukları ilişkileri ve ekosistemlerin nasıl işlediğini de anlamamız gerekiyor.
Ngogo'daki şempanzelerin hikâyesi bize bunu hatırlatıyor. Yıllar boyunca aynı toplulukta yaşayan bireylerin ilişkileri değişebiliyor, gruplar ayrılabiliyor ve bu değişimler topluluğun geleceğini etkileyebiliyor. Ormanın içindeki yaşam, uzaktan gördüğümüz yeşil görüntüden çok daha karmaşık. Bu karmaşıklığı anlamak, doğa korumanın da önemli bir parçası.
COP17'ye giderken üzerinde durmamız gereken düşüncenin bu olduğunu düşünüyorum. Doğayı korumak için ölçülebilir hedeflere ihtiyacımız var. Kaç hektar alanın korunduğunu, kaç türün tehdit altında olduğunu ve popülasyonların nasıl değiştiğini bilmek zorundayız. Ama bu sayılar bize her şeyi anlatmıyor. Onların arkasındaki ilişkileri, süreçleri ve değişimleri de anlamamız gerekiyor.
Çünkü doğa yalnızca canlıların bir araya geldiği bir yer değil. Canlıların birbirleriyle ve çevreleriyle kurdukları ilişkiler içinde varlığını sürdüren bir dünya. Bu dünyayı yalnızca sayılarla anlatamayız. Ama sayılar olmadan da koruyamayız.
Belki de doğayı yeniden görmeye buradan başlamalıyız. Bir ormana baktığımızda yalnızca ağaçları değil, onların arasında gerçekleşen yaşamı da görebilmekten.
Bir sonraki Antroposen Sohbetler'de görüşmek üzere.
Kaynakça:
- Watson, J. E. M., Evans, T., Venter, O., Williams, B., Tulloch, A., Stewart, C., Thompson, I., Ray, J. C., Murray, K., Salazar, A., McAlpine, C., Potapov, P., Walston, J., Robinson, J. G., Painter, M., Wilkie, D., Filardi, C., Laurance, W. F., & Houghton, R. A. (2018). The exceptional value of intact forest ecosystems. Nature Ecology & Evolution, 2, 599–610. https://doi.org/10.1038/s41559-018-0490-x
- Convention on Biological Diversity. (2022). Kunming-Montreal Global Biodiversity Framework (Decision 15/4). https://www.cbd.int/gbf
- Convention on Biological Diversity. (2026). State of biodiversity action: Global report on collective progress in the implementation of the Kunming-Montreal Global Biodiversity Framework. https://www.cbd.int/globalreview
Benzer İçerikler
Bugünün Aşırılıkları, Yarının İklimi mi?
Utku Perktaş
Genin Hafızası, Evrimin Hikâyesi
Utku Perktaş
Genin Pusulası, Evrimin Geleceği
Utku Perktaş
Antroposen’de Evrim mi, Ekoloji mi? — Çevresel Değişime Canlı Tepkileri
Utku Perktaş