Elektrifikasyon Fosil Yakıtlardan Çıkış Olmadan Yeterli mi?
Açık Yeşil'de Ömer Madra ve Ümit Şahin, iİklim bilimi ve iletişiminin önemli isimlerinden Joseph Romm’u anıyor; COP31 öncesinde Türkiye’nin öncülük ettiği elektrifikasyon taahhüdünü fosil yakıtlardan çıkış tartışmalarıyla birlikte değerlendiriyor ve BM Genel Sekreteri António Guterres’in son Genel Kurul konuşmasındaki iklim krizi, savaşlar ve enerji şirketlerine yönelik mesajlarını ele alıyorlar.
Ümit Şahin: Apaçık Radyo'da Açık Yeşil başlıyor. Ben Ümit Şahin.
Ömer Madra: Ben de Ömer Madra.
Ü.Ş.: ...ve destekçimiz Jale Karabekir'e teşekkür ediyoruz programa başlarken.
Evet, bugün New York'ta Birleşmiş Milletler Genel Kurulu devam ediyor. Her yıl olduğu gibi 21 Eylül haftasında İklim Haftası da devam ediyor. Dün Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın da konuşması vardı. Liderler konuşuyor bir taraftan. İlk gün açılışta António Guterres konuştu. Bunlarla ilgili haberlerimiz var.
Ama onlara geçmeden önce bir anmayla başlayacağız. Bir kötü haber aldık. İklim alanındaki en önemli isimlerden biri olan Dr. Joseph Romm, ABD'de Pennsylvania Üniversitesi'nde Bilim, Sürdürülebilirlik ve Medya Merkezi'nde kıdemli araştırmacı olarak çalışıyordu. Bir fizikçi aslında. Joseph Romm geçen hafta, ayın 14'ünde, 66 yaşında hayatını kaybetmiş.
Joseph Romm'u, Açık Yeşil'in ilk yıllarını izlemiş olan dinleyicilerimiz varsa, ismini hatırlarlar. Çünkü neredeyse her hafta ve Açık Gazete'de de sürekli, her gün Joseph Romm'un Climate Progress'te yaptığı haberleri, yazıları takip ederdik. Yani Ömer Abi, hatırlarsan 2000'lerin ikinci yarısında aşağı yukarı öyleydi.
Ö.M.: Bill McKibben ve Joseph Romm.
Ü.Ş.: Evet, Joseph Romm'un o zamanki, 2000'lerin ikinci yarısı ve 2010'ların başındaki katkısı çok büyüktür. Sonradan bu Climate Progress blogu, onun yürüttüğü Think Progress'in altındaydı. Uzun süredir ses çıkmıyordu oradan da. Kontrol ettim, Think Progress 2019'da kapanmış, Climate Progress ise daha da önce yani 2010'ların ortalarında inaktif olmuştu. Ama Joseph Romm'un hem bilimi, hem politikayı takip eden müthiş, çok önemli bir katkısı olmuştu.
Bir sürü de kitabı var. Kendisi aslında bir fizikçi ve ilk başta nükleer savaş tehdidi konusunda çalışmış. Lisansı ve doktorası MIT'den, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nden. Ardından Bill Clinton'ın başkanlığı döneminde Enerji Bakanlığı'nda görev yapmış. Bakan yardımcılığına vekâlet etmiş bir dönem. Hatta Kongre önünde iklim değişikliğiyle ilgili çeşitli konuşmaları olmuş.
Konuyla ilgilenenler çok yakından hatırlar; Elektrikli Araçları Kim Öldürdü? diye bir belgesel vardı. Onu da yapanlardan biri, filmde de yer alır. Özellikle hidrojenin yani ulaşımda elektrik yerine hidrojenin öne çıkartılmasına karşı daha o yıllarda uyarılarda bulunan, hatta bu konuda The Hype About Hydrogen diye bir kitap yazan bir isimdi. Yani hidrojenin, ne diyelim, abartılması mı?
Ö.M.: Evet, evet.
Ü.Ş.: Ve söyledikleri doğru çıktı. Aradan 20 yıl geçti; bugün özellikle ulaşım alanında hidrojenin öne çıkmadığını görüyoruz. O dönemde hidrojenin öne çıkarılmasıyla elektrikli araçların önünün kesilmeye çalışıldığını savunuyor ve buna karşı uyarılarda bulunuyordu.
İklim değişikliği üzerine de çok sayıda kitabı var. Hell and High Water bunların en bilinenlerinden biriydi. Daha sonra Oxford University Press'ten Climate Change: What Everyone Needs to Know yani İklim Değişikliği Hakkında Herkesin Bilmesi Gerekenler adlı kitabı yayımlandı. Dolayısıyla Joseph Romm'un iklim değişikliği alanına çok önemli katkılarda bulunduğunu söyleyebiliriz.
Aynı üniversitedeki merkezin direktörü Michael Mann de Joseph'in vefatının ardından, bunun hepimiz için tarifsiz bir kayıp olduğunu; iletişim ve bilime dair keskin içgörülerinin yanı sıra iklim bilimi, enerji ve çevre politikaları konusundaki zengin bilgisini vurgulayarak, onun olmadığı bir dünyada kendimizi daha yalnız hissettiğimizi söylemiş. Ben de ölüm haberini zaten Michael Mann'den duydum. Geçen hafta hesabında paylaşmıştı, orada görmüştüm. Joseph Romm'u saygıyla anıyoruz.
Ö.M.: Evet, ona da bir günaydın diyelim.
Ü.Ş.: Evet, şimdi New York'a geçelim. António Guterres'in konuşmalarına geçmeden önce, isterseniz Türkiye'nin COP31 Başkanı olarak öncülük ettiği ve Murat Kurum'un da ilk gün düzenlenen bir etkinlikte açıkladığı elektrifikasyon taahhüdüne bakalım.
Bu aslında zaten biliniyordu. Bonn'da Türkiye elektrifikasyon hedefini yükselteceğini açıklamış, bir hafta sonra Londra'da da Electrify Now adlı bir girişimin kurulduğu duyurulmuştu. Şimdi nihayet New York'ta taahhüdün kendisi açıklanmış oldu.
Taahhüt oldukça uzun ama önemli birkaç noktayı vurgulayayım: Metinde, Uluslararası Enerji Ajansı ve Uluslararası Yenilenebilir Enerji Ajansı'nın yani IEA ve IRENA'nın analizlerinin, küresel ısınmayı 1,5 dereceyle sınırlandırmayla uyumlu patikalarda elektriğin toplam nihai enerji tüketimindeki payının 2035 yılına kadar yaklaşık %35'e, 2050 yılına kadar ise %50'nin üzerine çıkması gerektiğini ortaya koyduğu kabul ediliyor. Yani bu analizlerin esas alındığı belirtiliyor.
Bunun Paris Anlaşması'nın hedefleriyle uyumlu ve Küresel Durum Değerlendirmesi'nin sonuçları doğrultusunda olduğu da söyleniyor. Bu önemli çünkü Küresel Durum Değerlendirmesi, 2023'te Dubai'de alınan ve fosil yakıtlardan uzaklaşma çağrısını içeren karara dayanıyor. Dolayısıyla metin, “fosil yakıtlar” ifadesini doğrudan kullanmadan bu karara gönderme yapıyor. Bence bu yetersiz ama aşağıda, “ilk Küresel Durum Değerlendirmesi'nin sonucuna ilişkin kararı hatırlatarak” denilerek aynı karara ikinci kez atıfta bulunuluyor.
Ancak dikkat çekici bir nokta var: Küresel Durum Değerlendirmesi'nde yer alan yenilenebilir enerji kapasitesinin üç katına, enerji verimliliğindeki iyileşme hızının ise iki katına çıkarılması hedefleri anılırken fosil yakıtlardan uzaklaşma ifadesine yer verilmiyor.
Ö.M.: Çok ilginç bir şey. Nasıl olabiliyor ikisi?
Ü.Ş.: Şöyle söyleyebiliriz: Daha fazla ülkenin destek vermesini sağlamak, özellikle de fosil yakıtlardan bahsedilmesini istemeyen ülkelerin imzasını alabilmek için böyle bir tercih yapılmış olabilir. Ama diğer taraftan, konsensüs gerektirmeyen bir taahhütte bile bu kadar dikkatli davranılması, COP31 Antalya'ya geldiğinde bu konuda hiçbir şey söylenmeyeceğinin habercisi de olabilir. Bu iyi bir şey değil çünkü fosil yakıtlardan bahsedilmeyen bir COP daha yaşarsak bu bir geri adım olacak; bunu sürekli tekrarlıyoruz.
Birazdan bir haber üzerinden bu taahhüde yönelik eleştirilere de bakacağız. Taahhütte, elektriğin nihai enerji tüketimindeki payının %35'e çıkarılmasının tamamen temiz enerjiden sağlanması gerektiğine dair açık bir ifade yok. Bununla birlikte, “yenilenebilir enerjinin yaygınlaştırılması ve enerji verimliliğinin iyileştirilmesine yönelik mevcut çabaları tamamlayabileceğini ve güçlendirebileceğini kabul ederek” deniyor. Dolayısıyla yenilenebilir enerjiye bir gönderme var ve bu önemli. Ancak yalnızca yenilenebilir enerjiden söz edilmiyor. Ülkelerin ulusal koşullarına uygun olarak farklı yollar izleyebileceğine ilişkin bir ifade de var. Bu da kapıyı yalnızca yenilenebilir enerjiye değil, diğer enerji kaynaklarının kullanımına da açıyor.
Bunun üzerine bir gelişme daha oldu. COP31 Başkanı Murat Kurum, 21 Eylül'deki aynı açıklamada bu hedefin yanında iklime duyarlı yapay zekâ konusunda bir “Antalya Yapay Zekâ Taahhüdü” oluşturacaklarını da açıkladı. Anladığım kadarıyla henüz taahhüdün kendisi ortada yok. Muhtemelen yapay zekâ kullanımının enerji tüketimi ve emisyonlar üzerindeki etkilerini dikkate alan bir girişim olacak. Baktığım kaynaklarda çok fazla ayrıntı göremedim; belki haftaya bunu da konuşuruz. Ama Antalya'dan bir yapay zekâ taahhüdü çıkacak gibi görünüyor.
Elektrifikasyon taahhüdüne yönelik eleştirilere gelirsek, Climate Home News'da dün yayımlanan haberde oldukça eleştirel bir başlık kullanılmış: COP31 elektrifikasyon taahhüdünün temiz enerji taahhüdü içermediğine dikkat çekiliyor. Kampanyacılar ve uzmanlar, ülkeler bu hedefe yalnızca temiz enerji kullanarak ulaşmayı kabul etmedikçe taahhüdün emisyonları azaltmadaki etkisinin sınırlı kalabileceğini söylüyorlar.
Bu arada Uluslararası Enerji Ajansı da elektrifikasyon konusunda önemli bir rapor yayımladı. Elektriğin dünyadaki toplam nihai enerji tüketimindeki payı şu anda yaklaşık %23. Ajans, mevcut teknolojilerle bunu %33'e çıkarmanın mümkün olduğunu ve COP31'in %35'lik hedefinin de ulaşılabilir olduğunu söylüyor. Ancak mevcut politikalar devam eder ve yeni adımlar atılmazsa bu payın 2035'te ancak %30'a çıkacağı belirtiliyor. Yani %35'e ulaşabilmek için daha hızlı hareket etmek gerekiyor.
Uluslararası Enerji Ajansı'na göre %35'lik hedefe ulaşılması durumunda, fosil yakıt ithal eden ülkelerin toplam faturası dünya genelinde yaklaşık 400 milyar dolar azalabilir. Türkiye de fosil yakıt ithalatçısı bir ülke olarak bundan yararlanabilir. Fatih Birol, Orta Doğu'daki çatışmaların yol açtığı yüksek fiyatlar dikkate alındığında bu tasarrufun 500 milyar doları aşabileceğini söylüyor.
Ancak burada önemli bir eleştiri var. Yenilenebilir enerji kurulumları hızlı ilerliyor gibi görünse de mevcut hızın sürdürülmesi, 2035'e kadar elektrifikasyon hedefini karşılamaya yetebilir fakat emisyonların azaltılmasına aynı ölçüde katkı sağlamayabilir. Dolayısıyla asıl söylenen şu: Elektrifikasyon hedefi önemli ama bunun mutlaka fosil yakıtlardan çıkışla birleştirilmesi gerekiyor.
Örneğin Beyond Fossil Fuels yani Fosil Yakıtların Ötesi Ağı'ndan Duygu Kutluay'ın bir notu var elimde. Henüz basında yayımlanmadı sanıyorum. Şöyle diyor: “Elektrifikasyon karbonsuzlaşma ile eş anlamlı değildir. Küresel ölçekte elektrifikasyon gündeminin fosil yakıtlardan çıkış sürecinin önüne geçmemesini sağlamalıyız.”
Ö.M.: Bu önemli bir uyarı çünkü elektrifikasyon, bir aldatmaca demeyeyim ama bir yanılgıya yol açıyor.
Ü.Ş.: Örtmece gibi oluyor aslında.
Ö.M.: Evet, örtmece gibi oluyor. Sanki karbonsuzlaşmanın bir parçasıymış, bir ekiymiş gibi gözüküyor.
Ü.Ş.: Tek başına elektrifikasyonla olmaz, bunu taahhüdün içinde de söylemeleri gerekirdi. Yani, "Biz böyle bir taahhüt veriyoruz ama tek başına elektrifikasyonun karbonsuzlaşmayı sağlayacağını iddia etmiyoruz" demeleri gerekirdi; bunun yanında fosil yakıtlardan uzaklaşmak gibi yapılması gereken diğer şeylerin de sayılması gerekirdi. Bunu söylemeden, bir tür “kampı genişletelim” anlayışıyla hareket etmek tabii Türkiye'yi yanlış bir yere götürebilir.
Ö.M.: Evet, çünkü Fosil Yakıtların Ötesi Ağı kampanyacısı Duygu Kutluay da açıklamasında, elektrifikasyonun iklim eylemi için güçlü bir itici güç olabileceğini ancak COP31'in ana gündem maddesi hâline gelmesi durumunda, dünyanın acilen ihtiyaç duyduğu iklim hedeflerine ulaşma çabalarını gölgede bırakabileceğini söylüyor. Bu önemli bir uyarı olarak kabul edilebilir ve Türkiye için de bir turnusol kâğıdı.
Ü.Ş.: Evet, “Türkiye her iki gündemi birlikte ilerletme sorumluluğuna sahiptir,” demiş Duygu Kutluay. Bu gerçekten önemli. Uluslararası Enerji Ajansı'nın elektrifikasyon raporu da önemli; ona belki daha sonra daha detaylı bakarız.
António Guterres de artık ayrılıyor, değil mi? Genel Kurul'daki son konuşmasını yaptı. Yine bayağı zehir zemberek konuşmuş. Ama onun yerine gelecek kişi kim olacak ve iklim değişikliği diyecek mi acaba? Büyük kaygılardan biri de bu galiba, değil mi Ömer Abi? Evet, Guterres'in konuşmasına biraz bakayım. Ömer Abi galiba hattan düştü. O gelene kadar devam edelim.
António Guterres, 10 yıl Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri olarak görev yaptıktan sonra Genel Kurul'daki son konuşmasında, süper güçlerin tek başlarına güvenliği garanti altına alacak teknolojik güce sahip olmadıklarını söylemiş. “Dünyanın fay hatları çatlaklardan kanyonlara dönüştü,” demiş. Her zamanki gibi yine çok güçlü bir söylem. “Savaşlar yıkıcı sonuçlarla patlak verdi, iğrenç bir zulümle sürdü. Siviller hedef alındı, insan hakları çiğnendi, açlık bir silah olarak kullanıldı. İnsani yardım çalışanları öldürüldü, uluslararası hukuk bir kenara atıldı,” demiş. Burada doğrudan Gazze'yi kastediyor tabii. İsrail'in adını anmadan, Gazze'deki Filistinlilere yönelik saldırının, Genel Sekreter olarak görev yaptığı yıllar boyunca tanık olduğu hiçbir şeye benzemeyen bir katliam ve yıkım olduğunu söylemiş. Bunlar çok önemli. İklimle ilgili olarak da enerji şirketlerini dünyayı ve atmosferi açık bir kanalizasyon çukuru gibi kullanmakla suçlamış. Yani enerji şirketlerini doğrudan suçlamış; bu da önemli.
Ö.M.: Sesin kesildi Ümit. Ben de o sırada elektrifikasyon bilgi notunun ayrıntılarını ve Fosil Yakıtların Ötesi Ağı'ndan Duygu Kutluay'ın görüşlerini özetleyerek devam etmiştim.
Ü.Ş.: O zaman Guterres'e geçelim.
Ö.M.: Evet, Çanakkale'deki santralin gündeme gelmesi de gayet önemli. Türkiye'nin COP31 Başkanı olarak çözmesi gereken temel çelişkiyi ortaya koyuyor. Yani elektrifikasyon, fosil yakıtların yerini almayı hızlandırmak için mi kullanılacak, yoksa fosil yakıt yatırımları sürerken büyüyen elektrik sistemine ek talep yaratmakla mı yetinilecek? Böyle bir çelişkiye işaret ediyorlar.
Ü.Ş.: Evet, Guterres'in konuşması bayağı zehir zemberek bir konuşma. İstersen biraz ondan da bahsedelim.
Ö.M.: Evet, Trump'ın “Küresel ısınma yokmuş, küresel soğuma varmış,” demesini de biliyorsun.
Ü.Ş.: Trump mı dedi? Ben Trump'ın konuşmasını özellikle okumadım Ömer Abi, inanır mısın? Birkaç yerde karşıma çıktı ama açıp bakmadım. Gerçekten “Küresel soğuma var,” mı dedi?
Ö.M.: Evet, öyle bir ifade kullandı. Neyse, yapılacak fazla bir şey yok herhalde.
Ü.Ş.: Donald Trump'tan hiç bahsetmeden, özellikle süper güçlerin o kadar da süper olmadıklarını ve güçlerinin sınırları olduğunu kabul etmeleri gerektiğini söylemiş.
Ö.M.: Evet, bu da çok önemli. Çünkü son konuşmasında Donald Trump'ın adını tek bir kez bile telaffuz etmedi. Guterres'in 10 yıllık görev süresi sona eriyor; ikinci dönemine seçilmişti. Bu süre boyunca, başta küresel iklim değişikliği olmak üzere oldukça önemli katkılarda bulundu. Bakalım yerine bir kadın seçilecek mi? Bu da tartışılıyor. İstersen konuşmasına biraz daha yer verelim.
Ü.Ş.: Evet, biraz daha konuşabiliriz. Özellikle İsrail'in adını anmadan da olsa çok ciddi eleştirileri var. Gazze'de Filistinlilere yönelik, “Genel Sekreter olarak görev yaptığım yıllar boyunca tanık olduğum hiçbir şeye benzemeyen bir katliam ve yıkım saldırısı var,” demiş. Enerji şirketlerini de dünyayı açık bir kanalizasyon gibi kullanmakla suçlamış.
Ö.M.: Evet, bu çok önemli. Yani "dünyayı düpedüz lağım olarak kullanıyorlar" diyor.
Ü.Ş.: Evet, “Atmosferi lağım çukuruna dönüştürdünüz,” diyor. Bunu daha önce söylüyor muydu, şimdi emin olamadım ama enerji şirketlerine doğrudan böyle bir eleştiri yöneltmesi önemli.
Ö.M.: Bence de öyle.
Ü.Ş.: “İnsanlık eşi benzeri görülmemiş bir tehditler bütünüyle karşı karşıya,” diyor. Fiona Harvey de onunla bir röportaj yapmış.
Ö.M.: Hemen konuşmadan önce, evet.
Ü.Ş.: Evet, konuşmadan önce miydi? Evet. “Bazı insanlar temel sorunun kapitalizm olduğunu söylüyor. Siz ne diyorsunuz?” diye sormuş. Guterres de kapitalizmin kaynakların tahsisi ve yönetimi için iyi bir yöntem olduğunu, ancak ne yazık ki birçok durumda düzenleyici kurumların özel çıkarlar tarafından ele geçirildiğini söylemiş. “Bunun olmamasını sağlamamız gerekiyor,” diyor.
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri'nin de aslında fazla bir gücü olmadığını söylemiş. Bu da biraz üzücü bir itiraf. Genel Sekreter olarak “sadece bir ses” olduğunu ifade etmiş.
Ö.M.: Evet, “Gerçekleri söylemek benim görevim,” diyor. Bence söylediği en önemli cümlelerden biri bu. Ama tabii umutlu olmak için gösterdiği nedenlerin de üzerinde durmak lazım.
Ü.Ş.: Evet, bu arada konuyu değiştireceğim ama bu aslında geçen hafta çıkmış, ben yeni gördüm. Nepal'deki sel felaketine yol açan buzul ve kaya kopmasında iklim değişikliğinin muhtemelen etkili olduğuna dair ilk rapor yayımlanmış. Bunu çok detaylı konuşmuştuk, o yüzden tekrar girmeyeceğim ama bir şey gördüm, söylemek istedim. Kopan buzulun 200 bin metrekare olduğu yazıyor. Ben buna biraz inanamadım gerçi; 200 bin metrekare ne demek, açıkçası gözümde canlandıramadım.
Ö.M.: Ama bunu söylerken şimdi aklıma geldi; bu konuda Açık Gazete'de ilk yayın yaptığımızda metre cinsinden uzunluğu verilen bir buzuldan bahsediyorduk.
Ü.Ş.: Gerçekten inanılır gibi değil.
Ö.M.: 600 metreyi düşünün; yarım kilometreden daha uzun bir buz parçasından bahsediyoruz.
Ü.Ş.: ...ve 200 bin metrekarelik bir buzul, 1.400 metre serbest düşüşle, saatte 110 mil, yani yaklaşık 180 kilometre hızla düşmüş.
Ö.M.: 170.
Ü.Ş.: Gerçekten ancak 10 bin yılda bir olabilecek bir olay olduğu söyleniyor. Yani 10 bin yılda bir gerçekleşebilecek bir şeyin tam da şimdi yaşanmasının tesadüf olduğunu söylemek pek akla uygun olmaz. Bunu da geçerken söylemiş olalım.
Ö.M.: Evet, bir de buna hemen bir cümleyle şunu ekleyeyim: Afrika'da bir ülkede, tam haberi bulamadım ama sen söyleyince aklıma geldi, Nepal-Tibet sınırında yaşanan bu korkunç olaya benzer bir olayın tekrarlanma ihtimalinin oldukça yüksek olduğu belirlenmiş. Haberlerde de vardı.
Ü.Ş.: Evet, şimdi programı yine bir müzikle kapatalım. Bugün politik gündemle doğrudan ilişkili bir şarkı seçtim. İtiraf edeyim, benim aklıma gelmedi; sosyal medyada bir poster gördüm.
Berlin'de biliyorsunuz Sol Parti %25'in üzerinde oy alarak seçimi birinci bitirdi. Elif Eralp'in de koalisyonu kurabilirse Berlin Belediye Başkanı ve eyalet Başbakanı olması bekleniyor. Bununla ilgili paylaşılan bir posterde Zohran Mamdani ile Elif Eralp yan yana konmuş ve üzerinde “First we take Manhattan, then we take Berlin” yazıyordu. Çok iyi bir çağrışım ve gönderme olduğunu düşündüm. Bugün tamamını belki çalamayız, biraz uzun bir şarkıdır ama Leonard Cohen'dan "First We Take Manhattan"ı dinleyerek çıkalım isterseniz. Böylece bu son zafere de bir selam göndermiş olalım.
Gelecek hafta görüşmek üzere, hoşçakalın.
Benzer İçerikler
"Söylemle eylemin birleştirilmesinin ne kadar önemli olduğunun altını çizmek gerekiyor"
Ömer Madra, Ümit Şahin
"Büyük bir riyakârlık kriziyle karşı karşıyayız"
Ömer Madra, Ümit Şahin
"El Niño'ya hazırlıklı olun"
Ömer Madra, Ümit Şahin
"Bizim ihtiyacımız olan petrol baronları değil, güneş baronları"
Ömer Madra